İki coğrafya, çok katmanlı strateji.

08/08/2016

A. Haluk Ünal

Yalnız Cumhuriyet değil, bence Osmanlı tarihinin en enteresan darbe girişimini geçiştirdik.

Geçiştirdik diyorum çünkü kriz bu kez, küresel olduğu kadar yapısal ve çok derin.

Elbette tartışacak yığınla soru ve konu masaya yığılmış durumda.

Hala olayın sayısız karanlık ve müphem noktası var.

Kısa süre içinde, üstelik bizim kadar tembel ve okuma, araştırma analiz çabasından uzak bir solun, gelişmeleri tatminkar biçimde analız etmesi ve çareler üretmesi imkansız.

Niye böyle söylüyorum.

Çünkü kısa süre içinde çeviri yazılar, az da olsa Dünya basınını taramakta çalışkan bazı isimler sayesinde, darbenin bağıra bağıra geldiğini görmek mümkünmüş, anlamış olduk.

Ayrıca Öcalan da “İmralı Notları”nda bas bas bağırıyormuş, böyle giderseniz darbe geliyor diye.

Üstelik Öcalan dil de bilmiyor.

En güncel sosyalizan külliyatı çevirilerden okuyup, 35 yıllık siyasal deneyimiyle birleştiriyor ve analizler yapıyor.

Kısacası Türk solu olarak yine fenersiz yakalandık.

***

Böylesi kriz anlarının en büyük yararı örtülü, saklı, gizli herşeyin hızla görünür hale gelmesi.

Kısacası aklı olana önümüzü görmek için son derece zengin bir zemin mevcut.

Ama bu tür bir iş, kişisel çabaları aşıyor; kollektif çalışmaları gerektiriyor.

Bu nedenle ben de hepiniz gibi kısmen karanlıktayım.

Buna karşın biliyorum ki, özellikle örgütlü merkezler, partiler, iddiaları ve üstlendikleri misyon gereği, zifiri karanlıkta bile olsalar, çözüm üretmek, yol haritaları belirlemek zorunda.

Bizim yapacağımız ise kollektif akla, bilgi, belge, öneri sunmak, yılgınlık, korku, endişe bulutlarının dağılmasına katkı yapmak ve kollektif iradeyi güçlü kılacak bir teşviki sürekli kılmak.

***

Blogumu düzenli izleyenler biliyor, iki yıldır HDP’nin  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, ardısıra yapılan siyasi hatalar nedeniyle, değişimin öznesi ve öncüsü olma pozisyonunu geçici olarak yitirdiğini yazıyorum.

Bu rolü tekrar üstlenebilmesi için de kendimce çare olacak önerileri paylaşıyorum.

Uzun uzadıya tekrar etmeyeceğim, merak edenler eski yazılara bakabilir.

Ama bu eleştirinin ana fikrini sabırla yinelemekte fayda var.

Türkiye idari olarak tek bir ülke.

Ancak sosyal, kültürel ve siyasi açıdan çok fazla Türkiye var.

Siyasal strateji açısından ise en büyük ortak bölene bakarsak görürüz ki, telif edilemez, indirgenemez  iki farklı ülke mevcut. Fıratın doğusu ve batısı…

İdari olarak tek olsa da Türk coğrafyası ve Kürd coğrafyası apayrı iklimleri ve tarihleri yaşıyor.

Kürt coğrafyasında 36 yıl önce darbe oldu.

Ve bu darbe dönem dönem güncellendi.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) o günden beri topyekün silahlı direniş içinde.

Gelinen noktada HPG ve YPS/J bütün kırlar ve kentlerde Türk ordusu ile savaşabilecek kapasiteye ulaşmış.

Söz konusu savaş, Suriye’de yaşanan savaşın niteliği, şiddeti ve sonuçları bakımından büyük bir fark arzetmiyor.

Milyonlarca Kürt de bu direnişi; direnişin önüne koyduğu siyasal, kültürel programı (özyönetim ve kollektif haklar) madden, manen destekliyor.

Gündelik hayatta güvenlik güçleriyle, KÖH’ün askeri ve sivil güçleri dışında belirleyici varlık gösterebilen hiç bir güç, hiç bir siyasi odak söz konusu değil.

Bu coğrafyada 35 yıldır ne hukuk, ne anayasa, ne de başka bir kurumdan söz edebiliriz.

Aslında açık bir diktatörlük ve savaş var.

Diktatörlüğün sıfatını tartışmayı ise bu yazı itibariyle konu dışı sayıyorum.

***

Türk coğrafyası, Fırat’ın batısı ise şeklen de olsa parlementonun ve 4 partinin olduğu, aşırı bir polis şiddeti altında da olsa sokak gösterilerinin yapılabildiği, büyük bir caydırıcılık altında olsa da sosyal medyanın yoğun biçimde çalıştığı, tutuklama ve gözaltı tehditleriyle de olsa bağımsız tek tük basının varlığını sürdürmeye çalıştığı bir iklim.

Kısa süre önce de yine kanlı bir darbe girişiminin sahnesi oldu.

Yalnız batıda mı oldu derseniz, evet fiziksel olarak sahne batıydı, derim.

Çünkü bizlerin batı illerinde yaşadığı hiç bir şey Kürt coğrafyasında ilk kez yaşanmadı.

Orada hiç bir şeyin değiştiremeyeceği kadar “mükemmel” darbe koşulları zaten yaşanıyordu. Müesses nizam, ve müesses nizamın siyasal, kitlesel temsilcisi üç parti Kürt coğrafyasındaki darbenin son güncellenmesi konusunda tam bir anlaşma içindeydi.

Aylardır tanklar yürüyor, ağır silahlar, toplar ve uçaklar şehirleri dövüyordu.

Belli ki, Amed’de başlayan darbe, istenen başarıyı sağlayamayınca, batıya sirayet etmiş, darbeciler bölgesel yetkilerine Ankara’yı da eklemek istemişler.

Ancak buradaki darbeyi, Ankara’ya taşımak konusunda, henüz tam olarak bilmediğimiz nedenlerden ötürü büyük koalisyon çatlamış.

Bu vesileyle koalisyon güçlerinden biri, diğerleriyle tarihi hesabını da görmek istemiş.

Ve bu odak (şimdilik kod adı FETO cular olan bir koalisyon) “yenildi”.

Sarayın içinde olduğu koalisyon “kazandı”.

(Bu analize de bu yazıda yer yok ama bir noktanın altını çizmeden geçmek de olmaz. FETO cular da Ergenekoncular da soğuk savaştan kalma aparatlar.)

***

Böyle baktığımızda, her ne kadar darbe kısmi bir eşitlenme yarattıysa da, Kürt coğrafyasında yaşayan kitlelerin birincil, baskın talebi öz yönetim ve kollektif kimlik hakları.

Türk coğrafyasında yaşayan kitlelerin birincil, baskın talebi ise istikrar, iş, ekmek.

Bu, yıllardır böyleydi, şimdiden sonra da temel eğilimlerin değişeceğine ilişkin hiç bir işaret yok.

Son darbe girişimi bir tek konuda iki coğrafyaya ortak bir zemin sundu.

Yeni bir anayasa.

Erdoğan’ın bütün konuşmaları içinde anahtar cümle “devleti sıfırdan kuracağız” olsa gerek.

Anayasa, bu ülkenin elbette kuruluşundan bu güne temel sorun.

Son darbeden sonra ise artık kaçınılmaz biçimde acil bir gündem olacak.

Devletin çöktüğü, yönetenlerin yönetemez olduğu, Kürt coğrafyasında yönetilenlerin de yönetilemez olduğu bir zeminde yaşıyoruz.

Türk coğrafyasının ezici çoğunluğu ise bu halde yönetilmeyi  kabulleniyor.

Bu nedenle bir önceki yazılarda çok katmanlı bir stratejiden söz etmiş; merkezinde alternatif anayasa teklifimizin durduğu bir stratejiyi tartışmaya çalışmıştım.

Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Önce Demokrasi yaklaşımlarını da eksik ve yanlış bulduğumu yazmıştım.

Demirtaş geçtiğimiz günlerde bir yol haritasından söz etti ve anayasa tartışmasına baz olarak da 1921 anayasasını andı.

Yol haritasını geniş bir katılım ve kollektif çabayla belirleyebilir, merkezine de Rojava anayasasının (adı şart değil) mantığını manzum olarak yerleştirebilirsek, yeniden gerçek bir alternatif haline gelebiliriz.

(FKBC ve “Önce Demokrasi” ezberlerimiz üzerine tartışmayı sürdüreceğim.)