Cehennemin Kapısı, Suriyeleşmek ve PYD üzerine

21/07/2016

A. Haluk Ünal

Ortadoğu’da cehennemin kapısı yeniden Amerika’nın Irak işgaliyle açıldı.

Türkiye’de Ortadoğu’nun bir parçası.

Kapıya biraz uzak oluşumuz, ateşi hemen hissetmemizi engelledi.

Bir önemli engel de Kemalist/Stalinist algımız.

Türkiye’nin toplumsal yapısı çok özel psiko – kültürel bir gariplikle malül.

Pozitivist pederşahilik(Kemalizmin /Stalinizmin) etkisinde kalan kesim (%25-30) ile bu gün dindarlar veya muhafazakarlar diye andığımız, Ortadoğulu karakterini yitirmemiş, geleneksel ve kültürel bağlarını kopartmamış, İslamcı pederşahilik etkisinde olan kesim (%70) arasındaki kimlik algısı, ilişki ve hissediş farkı.

Bu, sosyal felaketler sahnesi olan Anadolu coğrafyasının fay hatlarından en derin ve kadim olanıdır ve Doğuculuk ve Batıcılık, Laiklik ve İslamcılık gibi ikilileri de emer, içerir.

İkinci büyük ve derin fay hattı ise Türk /Kürt eksenindeki siyasal kültürel çatışmadır.

Açılan cehennemin kapısından hayata karışan tüm melanetler Önce Irak, sonra Libya, Mısır, Arap (baharı?) kaosu derken, 2002 den itibaren çok daha içsel bir sürece dönüştü.

Çünkü Türkiye küresel paylaşım savaşının hem nesnesi hem de öznesi.

Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığı gibi havalı bir isim, gerçek  “iş tanımının” cehennemin eşik bekçiliği, ayakçılığı olduğunu kavramalarını engelledi bazılarının.

Misyonun önünde iki yol vardı.

Türk/Kürt ittifakı ya da savaşı.

TC iktidar bloku Kürt Özgürlük Hareketinin bütün olumlu çabasına rağmen ittifaka cesaret edemedi, etmedi.

Cehennemin sıcağı Bakur’u da kavurmaya başladı.

Uzun süre Kürdistan’da yaşanan iç savaşı Ülkenin batısı soğuk bir köşede naklen izledi.

Sonunda “tek gecelik darbe” felaketiyle cehennemin sıcağını Batı da nihayet hissetti.

Gördük ki, otoriter denetimsiz her devlet kendi vatandaşına kıyar, bombalar, kendi uçağını düşürebilir. Kitlesel cinayetleri göze alabilir.

Aslında olup biten bir açıdan çok yalın.

Bilinir, biz solcular birinci Dünya savaşının birinci emperyalist paylaşım süreci, ikinci dünya savaşının ikinci emperyalist paylaşım süreci olduğunu söyleriz.

90 larda “doğu blokunun” yıkılışından beri de üçüncü paylaşım süreci/savaşının içindeyiz.

Kimi siyasi, kimi iktisadi ve nihayet ihtiyaç halinde askeri yöntemlerle sermaye grupları paylaşım mücadelesini sürdürüyor.

Küresel sermayenin savaşı bir anlamda hiç bitmez.

Ama her ülke özelinde bu savaşın, o ülkeye nasıl yansıyacağı, o ülkenin kendi dinamiklerince belirlenir.

Hatırlayın Ergenekon, Balyoz, Oraj vb kaç darbe girişimi, ve hepsiyle mücadelenin yolunu sivil diktatörlükte bulmuş bir karşı kamp.

15 Temmuz darbe girişimi, ülkedeki bütün fay hatlarında birikmiş enerjinin boşalması anlamına gelebilir.

Bu şok dalgası öncü mü, asıl mı, artçı mı henüz bilmiyoruz.

Ama Kürdistanda son altı ay içinde cehennem zebaniliği yapanların, Batıyı da yangın yerine çevirmeye kalkışması bütün enerjinin boşalacağına delalet.

Sarayın refleksleri ve OHAL, sarayın süreçten ne kadar korktuğunu, nasıl komik duruma düştüğünü gösteriyor.

Korku ve façası bozulmuşluğun öfkesiyle karşı saldırıya geçtiğinizde, elinizin ayarı da kalmaz.

Sarayın da elinin ayarı olmayacak.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar buldukları “çare” , korku ve nefretin yönettiği bir sınırsız tasfiye süreci (ki çok hızlı gelişiyor) devletin son çivisinin de çıktığını görmemizi engellemesin.

1917 ihtilali gibi çok iyi örgütlenmiş ve çok seçkin kadrolara sahip bir devrim bile Çarlık bürokrasisini olduğu gibi devralmaya mahkum olmuştu.

Peki Erdoğan ne yapacak?

Bir yere kadar Fetullahçı kadrolarla idare etti.

Döndü yeniden Ergenekoncularla ulusalcılarla çalışmaya başladı.

Şimdi de ergenekoncu, ulusalcı, Fetullahçı, koalisyonundan canını zor kurtardı.

Baş yaveri darbeci çıktı.

Artık AKP de demiyelim; malum Erdoğanistlerle ne yapacak?

Devlet dev bir makine ve yetişmiş eleman ister.

Uzun konu ama uzatmayalım, Erdoğan’ın işi çok çok zor.

Devlet darmadağın oldu. %50 ile de yeni bir teşkilatı esasi yaratamazsın.

Yaratırım sanırsan, altında kalırsın, ülkenin de senin de felaketin olur.

Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkan, demokrasi diye idam isteyenler de AKP kitlesinin bir kısmı. Dindarların kafası da en az laiklerinki kadar karışık.

Bunu Arınç kendi dillerinden ifade etti. “Hadi ben geç öğrendim ahmak diyebilirsiniz, ama CB ve BB de benimle birlikte öğrendi.”

Demek istiyor ki, bizi iteleyip, Peygamber katına oturttuğunuz kutsal lider de aslında bir faniymiş. 12 yılda geldiği yer de bu kadar çürükmüş.

Bu 12 yıl boşa mı gitti acaba?

Öte yanda CHP kitlesinin de kafası çok karışık. Depresyonları çok derin.

Bu 12 yıldaki üçüncü darbe girişimi olduğuna göre, üçüncü travma diyebiliriz.

15 Temmuz gecesi “ulan bari şu Erdoğandan kurtulsak” demeyen laik elini kaldırsın.

Tutunacak dal kalmadığı gibi, partinin tepesindekilerin Erdoğan ile nasıl tuhaf bir işbirliği içinde olduklarını da görüyorlar, sanırım.

Şimdi Türkiye’ye bir PYD lazım.

Suriyeleşme sürecinde henüz bütün coğrafya savaş alanı haline gelmemişken elimizi çabuk tutmak şart.

Ne yazık ki HDP, Cumhurbaşkanlığı seçiminde genel çerçevesiyle tanıttığı, alternatif, kimlikleri aşan, yeni toplumsal sözleşme ve yeni Türkiye tahayyülünü bir kenara bırakıp, içindeki beyazlardan ve sol liberallerden etkilenerek “seni başkan yaptırmayacağız” stratejisine saplandı kaldı.

Ulusalcıların, CHP lilerin koç başı oldu. HDK projesi çöpe gitti.

1 Kasım’da artık devletin saldırısı altında savunmaya geçmiş, seçim kampanyasına bile açıkça savunma pozisyonunu yansıtmıştı : inadına barış, demokrasi…

Son altı ay içinde de artık HDP den çok, çıkan ses BDP dir.

Bütün bunlar HDP’nin bu ülkenin en onurlu, ilkeli, samimi, değişime öncülük edebilecek partisi olması gerçeğini değiştirmiyor.

Kürt Özgürlük Hareketiyle Türk demokrasi hareketi bu ülkede devletin bir kulpunu tutmaya devam ediyor.

Bu darbe, karşı darbe, süreçlerinde hala devletin ve toplumun önünde Kürtlerle ittifak mı, savaş mı ikilemi duruyor.

Üstelik son altı ay, savaşın kazanılamayacağını gösterdi.

Türk Kürt ittifakının nasıl bir gelecek yaratacağını anlatmanın tam zamanı.

Peki PYD Suriye’de ne yapıyor?

Suriye’de PYD’nin zaferinin askeri olmadığını, asıl başarının siyasi başarı olduğunu görmeksizin ne dediğimi anlamak mümkün olmayacaktır.

Üstelik iddia ediyorum ki, silahlı başarıya rağmen siyasi hatalar yapsalardı, bu gün oldukları yerde olmayacaklardı.

Elbette PYD’nin başarısı üzerine uzun analizler gerekir. Ama bu yazının amacına ve sabrınıza uygun olmak bakımından, PYD ‘nin başarısını özetlemeye çalışayım.

PYD “yeni paradigmayı” çok iyi anlamış ve başarıyla uyguluyor.

PYD, 2011 den bu yana eğitim ve kültürel gelişmişlik bakımından Türkiye toplumuna kıyasla çok eğitimsiz bıraktırılmış Rojava ve Suriye halklarına çok somut bir gelecek/Suriye tahayyülü sunmayı başardı.

Teklif ettiği anayasa aynı zamanda bir programdı.

Nasıl bir Suriye, Nasıl bir Rojava, nasıl bir rejim, sorusuna verdikleri yanıtlar, eğitimsiz bırakılmış kitlelerce anlaşıldı ve inandırıcı bulundu.

PYD kadın mücadelesini merkezine aldı. İslamcı Pederşahiliğin müthiş yaygın olduğu bir coğrafyada bütün genç kadınlara, ve kız çocuklara güçlü bir alternatif haline geldi.

Aile ici şiddet, erkek egemenliği konularında kadınların güvencesi haline geldi.

PYD kendisini sırtından hançerleyen yerleşimlerde bile, bu yerleşimleri özgürleştirip, hangi milletten olursa olsun, kaçan halkı geri çağırmayı başardı.

Bu tür yerlerde silahlı koruyucu bir rol üstlenmek yerine (ki bu genellikle iktidarcı güçlerce tercih edilir)  öz yönetimin ve öz savunmanın somut faydasını gösterdi. Eğitim, ve silah verdi.

PYD demokratik islamın biricik temsilcisi oldu. İslami topluluklar onların siyasi ahlakı, tutarlılığı ile İslami yorumlarına birlikte baktı.

PYD eğitim sistemini her çeşit milletin mutlu olduğu uluslararası standartlarda organize etmek istediğini bu yönde çaba içinde olduğunu gösterdi.

Ekonomide demokrasinin mümkün olabileceğinin kanıtlarını sunmaya başladı.

Önceliğim savaş demedi, belediyeciliğin, kültürün, ekonominin, eğitimin, sağlığın ve konutun bir arada yürümesi gerektiğinin farkında olduğunu gösterdi. İnandırıcı çabalar içine girdi.

Ademi merkeziyetçiliğe ve kadın erkek eşitliğine inandığını idari sistemi kurarken kanıtladı.

Ortalıkta başkanlar, sayınlar yerine, her düzeyde hevaller gezecek bir atmosfer yarattı.

Nerden mi biliyorum?

2014 Kasım – 2015 Temmuz arasında oradaydım. Hepsinin tanığıyım.

Şu anda temmuz 2016 ve herşey çok hızlı gelişiyor Rojava’da.

HDP bence PYD çizgisini Türkiye’de var etmek üzerine kuruldu ve hala bunun tek adayı.

Yeter ki KÖH’ün iyi bildiği sıkı bir özeleştiri süreci başlatalım.

Bilmem katılır mısınız?