Tanrıçalar Birliği

05/07/2016

“Artık yola çıktım diyenler, yolun imgesini de kurmuşlardır. Ve gitmeyi becerebilirlerse eğer, bütün yollar ile menziller, bu imgeyle yaşanan çatışmalar içinden geçer. Yolcu bunu göze alabilendir.”

L. Wittgenstein

jineloji dergi kapak


A. Haluk Ünal

Ben yakıştırmadım, kendileri böyle söylüyor.

Yekitiya Star, KJA Star… Starlar, İsis’in, Lilith’in kızları…

Yazının girişindeki alıntıyı kendilerine yakıştıran da onlar.

Zaten bu yazıdaki konumum, ne tartışmacı ne yorumcu.

Yalnızca bir nakilan ve tanığım.

Bu, bazen öğrenmenin iyi bir yoludur…

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) 2000 lerin başından bu yana kadın merkezli bir harekete dönüştü.

Öcalan’ın savunmalarında ortaya koyduğu “yeni paradigma” hem hareketin hem de kadınların yolculuğunda çok radikal değişimlere neden oldu.

Bu gün KÖH, Ortadoğu ve Mezopotamya’da oyun kuruculardan biri.

Yaşadığım toprağı, kişisel hakikatimi bu kadar belirleyen bir özneyi anlamaksızın yaşamak, bana uymazdı.

Bu nedenle elimden geldiğince kalemimi ve kameramı, bu anlama ve öğrenme sürecine vakfettim, bir süredir.

KÖH’ni bütün yönleriyle anlamaya ve tanımaya çalışıyor olsam da elbette beni en cezbeden yanı, tarihin ilk “kadın devrimi” iddiasını ortaya koymaları.

Söz konusu iddia, lafta, kağıt üzerinde filan kalsa, çok da umurumda olmazdı doğrusu.

Ama gerek Rojava’da gerek Bakur’da gördüklerim konuyu bütün ilgi alanımın merkezine yerleştirmeye yetti.

Çok sevdiğim deyimle, kelam, vücud bulmuş durumda.

Artık, partisiyle, hareketiyle, ordusuyla, Ortadoğu ve Mezopotamya orjinli bir kadın devriminden söz etmek mümkün.

Bu sürecin biz Türklere ulaşan en önemli ürünlerinden biri de Jineoloji adlı dergi.

nimet

Derginin kapağında 3 aylık bilim ve kuram dergisi yazıyor.

Az önce 2. sayısını bitirdim. (Haziran-Temmuz-Ağustos)

Birinci sayı bittiğinde bir tanıtım yazısı ile dayanışma gösterme heyecanı ve hevesimi teskin eden,  zaten “sol yayınların” ve Batılı feministlerin bu “kadın işi”ni hakkıyla yapacağı düşüncesiydi.

Aradan geçen aylar içinde gördüm ki, hakkında dişe dokunur tek bir yazı, eleştiri yazılmadı.

Zaten bu kadar heyecan duymama neden olan da aslında derginin bi “kadın işi” olmaması.

Daha doğrusu Kürt kadın özgürlük hareketinin (KKÖH) “kadın meselesini” “kadın meselesi” olmaktan çıkartıp, ana akım tarihi, felsefi, bilimsel, politik bir  meseleye dönüştürmüş olmasıydı.

“ Kapitalist modernite sisteminin kaynağı olan uygarlığın kodlarının ve pratiklerinin kadın, kadın, yaşam ve toplum düşmanı olduğu çok net. Kadın, toplum ve yaşam bilimi olan Jineoloji ile tarihten bu güne direnişini gerçekleştiren, ancak bir sistem haline gelemeyen ahlaki politik toplumun dokusuna uygun cevaplar bulmaya çalışıyoruz” 

Derginin 8 Martta yayınlanan ilk sayısında, editoryal metin böyle başlıyor.

Kavram, 2008 yılında “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi kitabı ile” gündemlerine girmiş.

Böylece 2000 lerde başladıkları kazının kapsamı değişmiş.

Eğer erkek egemenliğinin binlerce yıldan bu yana hüküm sürdüğünü, kadının ilk sömürge olduğunu, söz konusu zihniyetin aydınlanma çağına da damgasını vurduğunu; rönesans ve reformun erkeklerin öncülüğünde gerçekleştiğini, modernizm ve pozitivizmin (buna batı merkezciliği de ekleyebiliriz) erkek ırkçılığının perspektifi olduğunu düşünüyorsanız; bütün tarihin, bir “resmi erkek tarihi” olduğunu da kabul etmeniz gerekir.

Böyle baktığınızda şu ana kadar bütün sosyo ekonomik formasyonların omurgasını oluşturmuş; binlerce yıldır varolan iktidarların, nüfusun bir yarısını, diğer yarısı aracılığıyla köleleştirebilmesini sağlamış; tarihi, sosyal ve politik egemenliği ele alışınız da farklı olacaktır, haliyle.

Kısacası, feminizmin bütün mirasına da sahip çıkan, bütünsel, disiplinler arası bir fikri hareketi kurmak için kolları sıvamış durumdalar.

Söz konusu fikir hareketi somut bir politik, siyasi ve askeri sürecin ürünü olduğu ölçüde, açık ki, çarpan etkisi de değişmeye başlıyor.

Bakur’da  DTK ve direniş, Rojava’da Kobane zaferi ve anayasa oluyor.

Bütün sosyal mücadeleler tarihinin ve Marksizmin kadın bakışıyla eleştirisi söz konusu.

Böylece, 12 Eylül 1980 ağır yenilgisinin ardından 1990 sonrası duvarın altında kalarak yaşadığımız bozgunla hala yüzleşememiş bir coğrafyanın solcusu olarak, duyduğum heyecan daha da yükseliyor.

Bana sorarsanız umut verici bir biçimde, tutkuyla, “Yeni Paradigma”nın alt metinlerini yazıyor, söz konusu çerçevenin içini dolduruyorlar.

Bu noktada yazıların ruhu, tekelcilikten, tek doğruculuktan çok uzak.

Şu ana kadar okuduğum en güçlü çoğulculuk tanımı, Jineoloji’de karşıma çıktı.

Kaynakçaları da çok geniş.

Kaynakça zenginliği, kazının büyüklüğünün de kanıtı.

Hepimize yeniden Özgürlükçü düşüncenin kaynaklarını, temellerini hatırlatmakla kalmıyorlar. Toplam cehaletimiz, kuraklığımız ve tembelliğimiz içinde bilgi sevginiz kurumadıysa, ölmediyse, yeniden kımıldadığını hissetirecek bir ruh üflemeyi de başarıyorlar.

Akıllarına sağlık.