Demokrasi Cephesi

02/07/2016

A. Haluk Ünal

2015 Temmuzundan bu yana yaşananlar, faşizmin ayak sesleri olarak yorumlanabilecek sayısız alamet üretti.

Bu gelişmenin karşısında “Türk Solu” ve demokrasi yanlıları panik içinde yıllardır erteledikleri “büyük birliğin” arayışı içine girmiş görünüyor.

Rıza Türmen’in çağrısıyla başlayan “demokrasi kurultayı” girişimi söz konusu çabaların en yeni ve ilgi çekeni.

Girişim ilk toplantısını 28 Haziran’da gerçekleştirdi ve bir sonuç bildirisiyle süreci toplumun bilgisine sundu.

Toplantıya katılımın oldukça geniş bir kurumsal çerçevede gerçekleştiği açık.

HDP ve CHP dahil bir çok  parti, STK ve sendika temsilcisinin katıldığı toplantı benzerleri gibi memnuniyet verici elbette.

Ancak benzerleri gibi bir sona gitmemesi için eleştirel bir desteğe gerek olduğuna inanıyorum.

Toplantıdan aktarılanlar, toplantıya katılan kesimlerin bir çoğunun değişik vesilelerle sundukları yaklaşım, büyük çoğunluğun 1900 lerin ilk yarısındaki “faşizme karşı birleşik cephe” taktiğini güncelleme çabasında olduğunu düşündürüyor.

Toplantıda yapılan konuşmalardan aktarılan en veciz cümlelerden birisinin “dar hedef, geniş birlik” olması da bu tahmini doğrular nitelikte.

Toplantıya katılan genç bir arkadaşımla yaptığım sohbette – bu arada arkadaşım 35 yaşında ve toplantı yaş ortalamasının, Tarık Ziya Ekinciyi katmazsak, 60 olduğunu aktardı- sunulan bir çok fikrin bu kuşağa yeni göründüğünü farkettim.

Oysa toplantıya hakim fikirlerin çoğu bence yeni olmadığı gibi; egemen sınıf mevzilenmesini ve siyasal yönelimlerini de farklı okuyorum.

Hedef ne kadar dar?

“Faşizme karşı birleşik cephe” girişimleri Fransa dışında hiç bir ülkede başarıya ulaşmadı. Fransa’da ise eski devletin istihbarat ve askeri güçlerinin içinden bir kesimin öncülüğüyle ve silahlı bir direniş hareketi ile kısmi başarılar elde edildi.

Ne siyasi, ne sosyal ve de iktisadi açıdan günümüz güçler mevzilenmesi ile 1900 ler Avrupasının benzer bir yanı var.

AKP iktidar olduğundan bu yana bu ülkede bir “dar hedef” tarifi çevresinde yürütülmüş, Anti AKP, Anti Erdoğan blok diyebileceğimiz mücadele çabaları muhalefete zaten hakim.

Bu çabaların iktidarın değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramadığı da ortada.

“Dar hedef” bu açıdan da hiç yeni değil.

“Dar hedefi” ister faşist diktatörlük, ister Erdoğanizm olarak tanımlayalım bu ülkede arkasına toplumun %50 sinin şerhen, kerhen veya gönülden rızasını almış, TSK’nın da katıldığı çok yeni bir iktidar blokundan söz ediyoruz.

Bu, dar değil oldukça geniş, büyük ve yeni bir hedef.

Üstelik, NATO’cu Batı’cı TSK Erdoğan’ı, teorisyenini kovdurup, dış politikada bütün tükürdüklerini yalayacak bir “U” dönüşüne ikna etti.

Rusya ve İsrail’in ardından, yaz sonuna kadar Sisiyle öpüşüp, Esadla kucaklaşmasına da şaşırmayacağız.

Çok yakında “monşerler” de dış işlerindeki masalarının tozunu almaya başlayabilirler.

Kısacası devlet, dış politikada fabrika ayarlarına dönüyor.

Bu, elbette içeride faşizan kıyım politikalarının bitmesi anlamına gelmiyor.

Tersine iktidarı gereksiz sorunlarla boğuşmaktan kurtarıp, içeriyi düzenlemeye daha fazla odaklanmanın imkanlarıyla donatıyor.

Hayali Cihan değer

Verimli ve başarılı bir muhalefet için TSK ile AKP nin ittifakının siklet merkezini farklı okumak gerektiğine inanıyorum.

Osmanlı’dan bu yana bu topraklardaki en önemli fay hatlarından birisi Batıcılarla İslamcılar gerilimidir.

Tarihen ilk kez bu iki kanat ittifak içine girdi.

Erdoğan arkasına yüzde ellisini de alıp, TSK ve Cumhuriyetçi/Laikçilerle ortaklık içinde.

Askerin baktığı yerden bu buluşmanın hayal bile edilemeyecek bir buluşma olduğu çok açık.

Tarihen hep %30 la yönettikleri şirketi bu kez %70 le yönetmeye başladılar.

Hayali Cihan değer.

Bu işbirliği hem çok ciddi gerilimleri barındırıyor hem de çok güçlü bir birlik imkanını.

Böyle bir iktidar alanı genişlemesi, bir yandan düne kadar, iktidar alanı dışından, iktidara yönelen baskı olarak varolan bir çok yerel ve küresel sorunu, iktidar alanının içine taşıyor ve iç gerilimin unsuru haline getiriyor. Bir yandan da her iki taraf için de göz kamaştırıcı bir güç alanını vaat ediyor.

Milli Güvenlik Kurulu kendisini bu güç alanının vücut buluşu olarak yeniden ve çok daha güçlü bir biçimde tahkim ediyor.

Çıkış, çok katmanlı birleşik bir stratejide

Böylesi geniş, tarihte ilk kez karşılaştığımız türden bir iktidar bloku karşısında “FKBC” ezberlerimizle, “dar hedef, geniş birlik” önermeleriyle muhalefeti  konsolide dahi edemeyiz.

Çok katmanlı birleşik bir stratejiye ihtiyacımız var!

Stratejilerimizi belirlerken her haneye dokunan somut sorunları ve gerilimleri temel almak zorundayız.

Şu anda en kitlesel ve aktüel iki çatışma hattının, yaşama biçimi ve Türk Kürt çatışma eksenlerindeki kutuplaşmanın aşılması en acil ihtiyaçlarımızdan biri.

Bunun için bütün kimlikleri aşan, İslamci, Laik, Türk, Kürt barışının ve ittifakının çok yönlü somut kazanımlarını topluma anlatabilen ulusal bir kampanyaya ihtiyacımız var.

Her iki çatışma da mecazen değil reel olarak ekmeğimizi küçülten, ailemizi küçülten, hepimizi yakan bir muhtevaya sahip.

Bütün bunları birleştirecek tartışma zemini ise demokrasi vb. kavramlar değil Anayasa/yeni bir toplumsal sözleşme teklifidir!

İkinci acil ulusal kampanya eğitim alanında olmalıdır.

Liseli gençlerin estirdiği rüzgara  yelken açan tek bir muhalefet odağının bile olmaması, onları yalnız ve desteksiz bırakmış olmamız bile, muhalefetin toplumu okumaktan ne kadar uzak olduğunun üzücü bir kanıtı değil mi?

Oysa bu gün en beyazından en siyahına en inançlısından en inançsızına her hanede – zengin çocukları hariç – çocuklarının eğitim sisteminde hiç bir şanslarının kalmadığı, geleceklerini yitirmiş oldukları bilinmiyor mu sizce?

Bu mesele çağın kriterleri bakımından, bu ülkenin geleceğini konuşan herkes için birinci mesele değil mi?

Sonuç olarak adını ne koyduğumuz önemli değil. Demokrasi cephesi, kurultayı, barış bloku vs.

Ama içini nasıl dolduracağımız çok önemli.

Üç şart üç soru

Söz konusu birliğin topluma yeni bir birlikte yaşama sözleşmesinin ana ilkelerini, çerçevesini sunması; yeni bir eğitim sistemini anlaşılır dille açıklaması ve güçlü bir talebe dönüştürmesi asgari zorunluluklardır.

Üçüncü asgari zorunluluk, böyle bir güç merkezini içe dönük bir dilden kurtarıp, özellikle dindarları kazanacak bir dile kavuşturmaktır.

Bunu başarabilmenin etkili modeli de Batı’da, kurumları değil, bireyleri esas alan bir meclisler ağından geçecektir.

Kurumlar bu kez kurumsal çıkarlarını, kimlik beyanı sloganlarını bir kenara koyup, bayraklarını kurumlarında bırakıp, ortak bir kurultay programını ve bayrağını benimsemek zorundadır.

Biz de bir koalisyonuz, karşımızdaki güç de bir koalisyon.

Her kim ki, koalisyonunu büyütür, diğerinin iç gerilimleri büyür ve bölünür.

Siyasal odak demek siyaset yapan odak anlamına gelmez mi?

Siyaset, toplumun sloganlarımızı, teorik mülahazalarımızı benimsemesiyle mümkün müdür?

Siyaset, toplumun kahir ekseriyetinin temel aldığı yaşamsal ihtiyaçlar ve beklentiler üzerinden yapılmaz mı?