İktidarın yolu

29/06/2016

Ali Rıza Tura’nın siyasihaber3.org da yayınlanan yazısında çekmiş olduğu büyük resim, içinde bulunduğumuz süreci ve iktidarın hedeflerini gayet iyi özetliyordu.

Bu gün çoğu sol yayında hakim olan görüşten farklı olan tasvire eklenmesi gereken en önemli nokta, başkanlık sisteminin Yeni İktidar Bloku(YİB) için vadettiği olası anlamlar ve imkanlardır.

Ben, açık bir diktatörlüğün bu sürecin olası finallerinden biri olduğunu düşünsem de, bu gidişin tüm faşizan karakterine rağmen ille de faşist bir diktatörlüğe çıkacağını düşünmüyorum.

Şu sıralar çok yaygınlaşan faşizm tahminlerini bir olasılık ve uyarı olarak okumayı kabul ediyorum. Ama, sürecin otomatik olarak faşist bir diktatörlüğe çıkacağını söyleyenlerin, egemen sınıf bloku ve küresel sermayenin, Türkiye’de faşist bir devlet ve toplum kurgusundan ne fayda sağlayacaklarını açıklanmasını beklemek hakkımız.

Faşist ve/veya açık diktatörlükler sermayenin büyük krizlerinde, iktidarları tehdit altında olduğunda seçtikleri bir yoldur.

Başarmalarının koşulu da topluma büyük ve inandırıcı vaatler sunabilmelerinden geçer.

Bütün açık diktatörlüklere baktığımızda – buna kendisine sosyalist diyen ülkeler de dahil- topluma büyük bir istikrar, kalkınma, güçlü bir gelecek vaadiyle mümkün oldu.

Şu an için misak-ı milli sınırları içindeki çatışmayı belirleyen Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ile Devletin savaşıdır.

Bu savaş çıktı çıkalı egemen sınıfların otoriter güvenlik politikalarının Batı’da her türden muhalefeti sindirmeye ve susturmaya yeterli olduğunu gördük.

Kürt coğrafyasında ise, seçtikleri politikanın hiç bir işe yaramadığını, sürdürülebilir olmadığını da gördük.

YİB’in açık diktatörlüğe doğru atacağı her adımın istikrarı daha da bozacağını, iç çatışmayı daha da büyüteceğini görmek için kahin olmak gerekmiyor.

En önemlisi de, bütün “ulusal” siyasi senaryoların tabi olduğu Ortadoğu bölgesel denkleminde YİB’in denklemin dışına düştüğü herkesin malumu.

Ulus esaslı kurulmuş küresel düzen ve iş bölümleri açısından bir ülkenin uluslararası siyasette işe yaramaz ve sorunlu hale gelmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu bakımından bölgesel denklemde üstüne düşen çok önemli rolleri oynayamaz duruma gelmesi bir yana, 12 yıldır yeni bir nitelik kazanmış olan egemen sınıflar arası savaşın devleti darmadağın ettiğini, kullanılamaz hale getirdiğini; toplumsal çimentonun dağılmış, kutuplaşmanın had safhaya yaklaşmış olduğunu da farkedersek, devlet aklı/üst akıl açısından sorunun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

Sokakları paramiliter güçlerin işgal ettiği, tek partinin ülkeyi yönettiği, bütün ülkenin olağanüstü halle (sıkıyönetimle) yönetildiği koşullarda yaşayan, barut fıçısı gibi bir uç karakolunu kim ne yapsın?

Böyle bir ortamda PKK savaşı iyice büyütüp yaygınlaştıracak, onunla silahlı mücadele birliğine girmiş olan Türk sol grupları da bu tempoya ayak uydurmaya gayret edecektir.

Böyle bir hayatın maliyetini, – zaten bir çok açıdan parlak günlerini kaybetmiş – 2016 gerçekliğinde hangi hazine taşıyabilir?

Stratejik derinliğin faturasını Davutoğlu’na yıkıp; nasıl süratli ve süfli bir U dönüşü içinde olduklarını da birlikte izliyoruz zaten.

Başından beri boşa kurulmamış olan “küçük amerika” mecazını gerçeğe dönüştürecek bir adım için koşullar çok uygun.

İki buçuk partili bir sistem zaten ilk kez tartışılmıyor.

Bu ülkenin tarihi iki ana akımı olan (biri kurucu ve iktidar, diğeri muhalif ve müttefik) Cumhuriyetçilik ile İslamcılık kendi tarihi birikimlerini ve cemaatlerini yıllardır değişik biçimlerde güncellediler.

Milliyetçi cephe hükümetlerinden hiç bir zaman kurtulamadı bu ülke.

Askerin partisi CHP de hala %25 oranını koruyor.

Bekir Ağırdır’ın Ruşen Çakır’ın programında verdiği rakamlara bakarsak – belirli kimliklere sıkışmış olan iç siyasette- %15 Kürtler, %35 sekülerler %50 de islamcı, muhafazakar ve milliyetçiler.

Bu denge her zaman muhalefeti bastırmak için yeterli oldu.

Tek sorun çok partili parlementer sistemin yarattığı istikrarsızlıktı.

Özal döneminden bu yana bu konuda devlet katlarında sayısız tartışma ve plan yapıldığını biliyoruz.

Batı kampı, NATO ve müttefikleri açısından da bu tercih edilebilir bir model.

Kanun kuvvetinde kararname yapma yetkisiyle tahkim edilmiş bir başkanlık sistemi, YİB’in en az sorunla toplumu yönetebileceği, korktuğu tek radikal değişim odağı Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı en geniş toplumsal mutabakatı yaratabileceği en rasyonel yol.

Oysa HDP, sol ve muhalif çevrelerin yayınlarına baktığımızda süreç bütün olasılıkları ile ele alınmıyor. 

Tersine, “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” ezberi, muhalefetin bütün taktiğini belirler durumda.