Kutup Yıldızı

10/06/2016

A. Haluk Ünal

Denizciler, seyyahlar binlerce yıl, kaybolmadan menzile ulaşmayı, kutup yıldızı sayesinde başardı.

İnsan teki için de durum farklı değil, eğer hayatta bir menzilin varsa, kutup yıldızın da var demektir.

“Hayat denilen kavgada” kaybolmamanın tek yolu kutup yıldızını kaybetmemektir.

Bence “sanat denilen kavgada da” kaybolmamanın yolu aynı.

Ben kimim?

Bu Dünya’daki varlığımın anlamı ne?

Bu soruyu on binlerce yıldan beri kendimize sorup duruyoruz?

Kendi payıma, bu dünyadaki varlığımın anlamını sorgulamayı bırakalı çok oldu.

Uzun zamandır, varlığıma hangi anlamları katabileceğimle ilgiliyim.

Ancak, kim olduğuma dair merakım hiç bitmedi.

Kim bilir, yazar olmama neden olan, belki de budur.

Aslında, yıllar içinde anladım ki, elimde mukayeseden başka bir araç da yok?

Gerçek şu, mahalledeki veya işyerindeki dedikodulardan hikâyelere, romanlara, oyunlara; porno filmlerden sanat filmlerine, elimizde çok sınırlı bir referans alanı var.

Mukayeseden başka bir ölçü ve değerlendirme aracı olmayan biz aciz yaratıklar, kendimizi anlayabilmek için ötekini bilmek zorundayız?

O nasıl yiyip içiyor, nasıl kavga ediyor, nasıl sevişiyor, nasıl nefret ediyor, nasıl bağışlıyor, nasıl cezalandırıyor, nasıl başarıyor?

Şimdi anlıyor musunuz, neden artan bir tutkuyla hikâye dinliyor, hikâye okuyor, hikâye izliyoruz?

Bu nedenle, “hikâye anlatıcılığı” Dünya’nın en kadim mesleğidir.

Bu gerçeğimiz değişmedikçe de, hikâye anlatıcılarının önemi ve hikâyelerin hayatımızdaki yeri her geçen gün artan bir önem kazanacak.

Senaristin Yolculuğu

Günümüzün hikâye anlatıcıları ise, senaryo yazarlarıdır.

Oyun, roman ve hikâye yazarlarını unuttum sanılmasın. Ama öyle görülüyor ki, oldukça uzun zamandır, önde biz koşuyoruz. Ve maalesef mesafe, gittikçe de açılacağa benziyor.

Bence bunun, bize kazandırdığı bir kutsiyet de yok.

Bu yalnızca, kullandığımız mecralar ve toplumun alışkanlıkları ile sermayenin amaçlarının kesiştiği noktayla ilgili.

Türkiye’de bu anlattıklarımdan çok daha büyük bir sorunla yüz yüzeyiz aslında.

Bu sorunu konuşabilmenin gerektirdiği içtenlik için, bir an gözlerimizi kapatıp, senaryo yazarı olmaya karar verdiğimiz günü hatırlamalıyız.

Sanat ufkumuzun yıldızları, açtıkları yolda tek bir adım atabilmeyi tutkuyla hayal ettiğimiz ustalar kimlerdi?

Shakespeare, Dostoyevski, Çehov, Godard, Antonioni, Pasollini, Tarkowski ve niceleri…

Adını saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce ustanın romanlarını okuyup, filmlerini izleyip, hayaller kurmadık mı?

Siz okullular, yıllarca bu isimleri tanrı katına oturtmuş, gölgesinde endülüjans satan, akademik ruhban sınıfının sunaklarında, Berlin, Cannes ayinlerinde dökmediniz mi yaratıcı kanlarınızı?

Emin olun, kimseyi küçümsemek niyetinde değilim. Biliyoruz ki, sanat taklitle başlar.

Ayrıca, her iki kümeye girmeyen başlangıç anıları da en az onlar kadar samimi, saf, idealist ve tutkuluydu mutlaka.

Asıl sorun, yarışın çıkış anı değil; bulunduğumuz nokta…

O günkü duygularımızı hatırlamak, bulunduğumuz yeri anlamlandırmak bakımından, bu konuda sahip olduğumuz sınırlı mukayese ölçülerinden birisi.

Diğeri de elbette sinemanın uluslararası standartları.

Burada karşılıklı bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için, varoluşumuzun temeli olduğunu iddia ettiğimiz işimizin tanımını da yapıp, öyle devam edelim.

Senaryo; her filmin bestesi ve güftesi, her filmin mimari planı, her filmin ilk kontratıdır.

Şimdi, herkes kendisine sorabilir, ben kimim ve ne yapıyorum?

Geldiğim nokta ile hayal ettiğim arasında uyum var mı?

Adına senaryo denilen bir metni yazıyor olmaktan çok, sinema sanatında bu kadar temel, bu kadar önemli bir yere sahip olan senaryonun tanımına uygun bir faaliyet yürütüyor muyum?

Kutup yıldızım yerinde duruyor mu?

İstisnalar hariç, hayır dediğinizi duyar gibiyim.

Senaryoyu tanımına uygun bir konuma yerleştirmemiş bir sektörde, tanıma uygun bir faaliyet çok zor elbette .

Türkiye’de milyonlarca yapıyı da mimarlar değil, taşeron müteahhitler, kalfalar, mühendisler yaptı.

Referans düşmanlığı, “ben yaptım oldu”culuk, fıtratımızda var.

Buna ikamecilik de diyebilirsiniz.

Türkiye’nin lokomotifi inşaat sektöründe olduğu gibi, mimarın yerine mühendisi, mühendisin yerine kalfayı, girişimcinin yerine taşeronu ikame etmek.

Şimdi bir kez daha sorabiliriz, biz kimiz, ne yapıyoruz?

Biz Kimiz?

Bu sektörün senaryo yazarlarını nasıl sıfatlandırabiliriz?

Münevver? Sanatçı?

Kendimize istediğimiz gibi keyif bahşetmekte özgürüz; ancak terimlerin sözlük anlamına baktığımızda ne varoluşumuzun, ne eğitimimizin ne de var olan faaliyetlerimizin uymadığını görmek için asgari dürüstlük yeterli bence.

Bütün iddialar, kanıtlanıncaya kadar yalandır.

Bir insan tekini alıp, onun özelinde insanlığın varoluşuna dair temelleri sorgulayan, kahramanın ruhunun derinliklerinde bizi dolaştıran, izleyiciyi kendisiyle yüzleştiren, yeni bir sorular havuzuna yuvarlayan, klişelerden uzak bir eseriniz var mı?

Eserlerinizin ortaya attığı sorular kimleri rahatsız etti bu güne kadar?

Faaliyet gösterdiğiniz sanat/zanaat alanında yeni bir bilgi ürettiniz mi? Ya da üretimine katkı yaptınız mı? Üretim sürecine her hangi bir yenilik, yeni araçlar, kavramlar ekleyebildiniz mi?

Sanatsal yaratının geldiği noktayı sorgulayan, anlatım yollarını yapı bozuma uğratmaya çalışan, mimariye, dile alternatif üreten bir eseriniz var mı?

Yukarıda söylediğim gibi iddialar kanıt gerektirir.

Acaba bir gün tarihçiler, yaşadığımız zaman dilimi için kanıtlanamamış iddialar; kanatlanamamış düşler mezarlığı derler mi?

Resmettiğimiz Dünya?

Açık ki sorular ne kadar doğru, yanıtlar ne kadar güzel olursa olsun, insanı tanımlayan tek şey faaliyetinin muhtevasıdır.

Bir başka deyişle, nasıl dünyalar yaratıyor, insanı ve hayatı nasıl resmediyoruz?

Türkiye Film Sektörü 70’lerin ilk yarısında başlayan büyük ve uzun kriz dönemini, 90’ların ikinci yarısından itibaren geride bıraktı ve yeni bir döneme girdi.

Yılda 70-100 sinema filmi 70-100 de TV dizisinin çekildiği ve 40 milyon biletin kesildiği bir süreci yaşıyoruz.

Son 20 yılda film sektörünün lokomotifi olan TV dizilerinin durumu ortada.

İstisnalar dışında, yalnızca iki ana türde yazıldı bütün diziler: Alaturka sitcom ve Brezilya dizisi (soap opera)…

Her iki türün de klişeleri belli.

Yine istisnalar hariç, iki veya üç kuşak senaryo yazarı son yirmi yılı yalnızca bu klişeleri düşünerek, bu klişelerle yatıp, kalkarak, kanalların veya taşeron yapımcıların kapılarında geçirdi.

Tıpkı birinci kuşak Yeşilçam’ın büyük çoğunluğu gibi modernist, taklitçi, boğazına kadar intihale batmış, toplumsal ve sosyal temsiliyetlere uzaktan bile dokunmayan Dünyalar yarattılar.

Biraz mali olarak iyi duruma gelip, ilk gün hayallerini gerçekleştirmek isteyenler ise, bilgisayarın başına oturduklarında, kalemlerinin de kelamlarının da bu türlerin esiri olduğunu çaresizlik içinde anladılar.

Mecaz yapmıyorum, taşeronların elinde, maden işçilerinden en küçük farkı olmaksızın çalışan film sektörü, yine taşeronlarının büyük kıyımıyla karşı karşıya.

Taşeron sistemi, maliyeti ucuzlatabilmek için bütün kalifiye iş gücünü sıfırlar, önemsizleştirir. Herkes Amasya’nın bardağı olur.

Hal böyle olunca da son yirmi yılın insan kaynağı, zekâsı, yeteneği, bir kaç yılda bir kenara konur ve yenilerine bakılır.

Sinema filmleri de daha parlak durumda değil ne yazık ki.

Önce yıllık 40 sonra 50 son 4 yıldır da 70-100 filme ulaştı üretim kapasitemiz. Bunların 30 kadarı tamamiyle sinema salonları pazarı için üretilen, popüler filmler.  Söz konusu filmlerden yarısı gereğine göre üretildiği için gişe başarısını yakalıyor. Diğer yarısı, bir tür kumarbaz. Piyango bileti alır gibi film yapmaya kalkanlar yani. Bu filmler ya gişe yüzü görmüyor ya da üç beş bin izleyiciyle kaybolup gidiyor. Geri kalanı da festivaller için üretiliyor.

Bunların da içinde en fazla yarısı belirli bir farkındalığa sahip. Geri kalanı ise çöp üretmekten öte varamıyor.

Büyük bir hayal kırıklığı…

Senaryo yazımının uluslararası standartları açısından senaryo denilebilecek çok az eserle karşılaşıyoruz.

Hani iyi bir fikriniz olur da iyi anlatamazsınız. Oysa bu çeşit filmlerde iyi bir fikir bile yok.

Her bir bacasından malesef dünyanın en çarpıcı hikayeleri tüten bu ülke kendi sinemasında yok.

Özellikle de festival filmi türünün taklitçilerinin yazdıkları daha da vahim.

Elbette bir filmin ille de bir hikaye anlatması gerekmez, ama nonfigüratif klip bile çekseniz, anlamsal bir izleği yoksa ona sanat denemediğini biliyoruz.

Yine istisnalar dışında, söz konusu festival filmlerinin mühendislerinin resmettikleri de tanıdığımız bir dünya olmadığı gibi, hiç birimize, “Vay be bilmediğim neler varmış!” dedirtecek bilgi ve sezgiye de sahip değil.

Sinema ruhbanının putlaştırdığı ustalar, bir gün çekecekleri filmden “festival filmi” diye sözeden yönetmenlerin yaşayacağını bilseler, ne tedbir alırlardı bilmiyorum. Ama şu an eminim kemikleri sızlıyordur.

Godard boşuna, “auteur sineması’nı çok yanlış anladılar” demiş olmasa gerek.

İstisna dedim, evet, ne mutlu ki, istisnalar var.

Son yirmi yılda oluşan nicelik ve yatay gelişme, belirli bir niteliği ve derinliği de zorluyor kaçınılmaz olarak.

Bu istisnalar hemen her yıl Dünya’nın önemli festivallerinde boy gösteriyor. Bir Türkiye sineması imajı yaratıyor.

TV kesiminde malum tür, Brezilya dizisi son can çekişmelerini yaşıyor.

Batı’nın oldukça nitelikli yeni yapımlarının yeniden çevrimleri telifleri ödenip (evet yanlış duymadınız, kurumsal eser hırsızlığı dönemi kapanıyor gibi) uyarlanmaya başladı.

Yani orda da taklit eşiğimiz yükseliyor.

Eh sanat da taklitle başlar, taklidin bittiği yerde sanat olur.

Yeter ki, kutup yıldızımızı kaybetmeyelim.