Geleneksel ‘Türk Devleti’nin Çıkmazı

19/03/2016

A. Haluk Ünal (unal.haluk@gmail.com)

Başlığı Beyaz Türklerin, ya da Türklerin çıkmazı diye de atsam iddiamın özü değişmezdi.

Çünkü son gelişmeler gösterdi ki, Beyaz Türkler, Türkler, “ne mutlu Türk’üm diyenler”in önemli bir çoğunluğu aynı hizaya gelmiş durumda.

Yeni Devlet çizgisinin arkasında sıralanmış, bir ağızdan konuşuyorlar.

Çünkü çok korktular, korkuları her geçen gün artıyor, sinizmleri tavan yaptı…

Kaybedecek neleri var büyük çoğunluğunun bir ev bir araba, bilemedin bir kaç ev bir kaç araba.

Aydın, entellektüel geçinenleri kürsülerini, küçük iktidarlarını kaybetti ya da kaybetmek üzere.

Çünkü inandıkları hiç bir şey yok.

İnançlarını, umutlarını çoktan kaybetmişlerdi aslında.

Küçük burjuva avuntularıyla treni sallayabildikleri ortamı da yitirince, farkındalıkları da tavan yapmış belli ki.

Uzun lafın kısası bu topraklarda 90 yıldır “devlete endeksli” yaşamış, varoluşunu devlet ideolojisinden radikal bir biçimde ayıramamış herkes, “yeni” Devlet siyasetinin arkasında toplandı.

Kimi kuzuların sessizliği içinde, kimi dua ediyor.

İstikrar, huzur ve geleceğe dair son umutları da bu yılın başından itibaren tükendi.

Bundan sonrası Birinci Cumhuriyet ve ikinci Cumhuriyet’in yandaşlarıyla birlikte defin törenidir.

Bu, bir mecaz değil, hakikatin ta kendisidir bence.

Bu nedenle hakim siyasetin de ömrü, geleneğin can çekişmesi kadar olacak.

Neden mi?

Bir toplumun yaşama dinamiği, değişim ve gelecek tahayyüllerinde saklıdır.

Söz konusu toplumu yönlendiren umutlar, beklentiler, gelecek hayalleri, bağlandıkları vaadler, değişimin, gelişimin motorudur.

Bir toplumu, bir halkı veya birlikte yaşayan halkları uluslaştıran, milletleştiren yani toplumsal çimento olan bu ruhtur.

Bu ülkeyi birlikte tutan ve tutabilecek olan çimento var mı?

“Son Türk Cumhuriyeti” sınırlarında yaşayan toplumun durumuna bir bakın.

Yok edilmekten kurtulmuş, sağ kalabilmiş az sayıda Ermeni, Musevi ve Rumlar; “ne mutlu Türküm” diyerek aslını inkar etmeyi tercih etmiş, böylece istikrarı ve huzuru bulabileceğini sanmış olan onlarca küçük millet, sosyalistler, İslamcılar ve Kürtler.

Kabaca vektörel güçler bunlar.

İçlerinde hangisinin bir davası, toplumda ruh yaratabilecek, gelecek umudu sunabilecek bir vaadi vardı?

Türkiye toplumunu yeniden bir millete dönüştürecek ruhu kim yaratabilir?

Türklere ve “ne mutlu Türkümcü”lere bakalım?

Bu kesimlerin 90 yıldır “muasır medeniyet seviyesi” denilen kişiliksiz, kompleksli bir Batı’cılık dışında hiç bir davaları, gelecek tahayyülleri yok.

Gelecek tahayyülü ve davadan “çocukları iyi bir okula yollama, bir ev bir de araba, yazları 15 gün tatil” anlamadığımı hatırlatmatmakta yarar var.

Bu kesimi gölgesinde yaşadıkları devletle birlikte hiç insanlığı onurlandıracak her hangi bir alanda, bilim, felsefe, kültür, sanat, bir yarışa katılmak için çabalarken gördünüz mü?

Hiç birinin oy verdiği partilerin programlarında böyle hedefler gördünüz mü?

Bütün Türk basınını tarasak, bütün siyaset külliyatımızı tarasak, bu eksiklik ve yoksunlukla yanıp tutuşan bir parti, örgüt vb. hatırlıyor musunuz?

Seçim kampanyalarında insanlığın gerçek bir sorununa el atmış olanını hatırlıyor musunuz?

Bilim ve teknolojide büyük yatırımlar ve hamleler, kültürel başarılar, sanat alanında büyük hamleler, Dünya standartlarında sentezlenmiş, çok nitelikli bir eğitim sistemi, enerji politikası, sağlık sistemi, konut sorununa insani bir çözüm politikası?

Türk faşizmini Avrupa faşizmiyle kıyaslasak, topluma sunduğu vaatleri, hayalleri kıyaslasak, bizimkiler sefil ve cahil kalır, hiç kuşkunuz olmasın.

“Türk” Sosyalistler (burada kendimi katabilirim rahatça) duvarın altında kaldıktan sonra, zaten çok geri ve sınırlı olan entellektüel dinamizmimizi de yitirdik. “Devrim” görülebilir bir hayal olmaktan çıktı. Reel politika kaldı. Ordaki durumumuzu da hiç konuşmasak daha iyidir.

İslamcı hareket AKP ile ilk kez tarihinde ilk kez yeni bir gelecek tahayyülünün, büyük vaatlerin öznesiymiş gibi yaptığı, toplumun değişik katmanlarınca böyle de sanıldığı bir on beş yıl sahnedeydi. (Dikkatli bir analiz böyle olmadığını gösterse de toplumun büyük kesimi bunu satın aldı)

Son beş yıl içindeyse AKP, Ortadoğu’da İslamcılığın müslüman kardeşler mihverinde yeni yükselişine kapılıp, Küresel sermayeye kazık atmaya kalkınca, savrulduğu yer, IŞİD ve Ahrar El Şam’ın sponsorluğu oldu.

Dönüp geldiği yer ne idüğü belirsiz bir İslamcılık la harmanlanmaya çalışılan Cumhuriyetin kuruluş felsefesi; tek parti, tek din, tek bayrak, tek şef…

Ergenekonun müşfik kolları…

Nato’nun yeniden ayakçılığı ve kıyakçılığı…

Böyle bir devlet ve ideoloji enkazıyla toplumun çimentosu olmanın imkanı ve ihtimali yok. Böyle bir politikanın sürdürülebilirliği de yok.

Yani bence, eski devletin enkazıyla, yeni iktidar blokunun gidebileceği hiç bir yer yok.

Kapitalizmin rasyonalleri içinde de yok, dışında da yok.

Düne kadar, özellikle 1 Kasım’da bu toplumun çoğunluğunun günü birlik, kısa vadeli hesap yapma alışkanlığı avantajlarıyken, artık dezavantajları olacak, hiç kuşkunuz olmasın.

Geriye kalıyor Kürt Özgürlük Hareketi.

KÖH, şu anda yalnızca bu topraklarda değil, bütün Ortadoğu’da toplumsal çimento olabilecek tek perspektifin sahibi.

Merkezinde ekoloji ve kadının durduğu ademi merkeziyetçi, çoğulcu bir tahayyül insanlığın geleceği için de tek mümkün programın iskeletini oluşturuyor.

HDP, söz konusu perspektifin iyi bir taslağını, bir eskizini sunabildi.

Hayatta imgeler, rol modelleri önemlidir. Demirtaş, bu açıdan hala çok önemli bir temsil değeri.

Kavga tam da burada çıktı zaten.

“Son Türk devletinin/yurdunun sahipleri” KÖH’nin siyasal egemenliğe ortak olma potansiyelini gördükleri anda savaş baltalarını çıkarttılar.

Eğer KÖH geçmişteki gibi, hala ayrılıkçı, tekçi, reel sosyalist bir hareket olsa emin olun bu savaş olmazdı şimdi.

Oysa KÖH, HDP projesiyle, bir kulbunu uzun zamandır elinde tuttuğu iktidarı, birlikte yönetmeye talip oldu ilk kez.

Erdoğan da bir yol ayrımındaydı.

Fıtratı elvermediği için, tarihsel tekçi blokun “liderliği”ni kabul etmeyi tercih etti.

Türk Kürt ittifakı ve birlikte yönetmek yerine, Türk Kürt savaşı siyasetini tercih ettiler.

Bu noktada Demirtaş’ın son analizini de paylaşamıyorum.

Nato, ABD, AB onyıllarca yatırım yaptığı, beslediği ordusunu vahabilerin eline teslim edemez. Etse Mısır’da ederdi.

Suriyeyi bile teslim etmemek için Esad’a razı oldular.

Elbette faşizan bir diktatörlüğün kurumlaşmasına doğru yol alıyoruz, ama vahabi selefi hayaller Erdoğan’a ihtiyaç bittiğinde bir gecede tasfiye edilir.

Biz bildik yüz yıllık İttihatçılarla, karakolcularla başbaşa kalırız.

Kısa vadede, Batı’ya, “Türklere”, Geleneksel devletin çıkmazını, Yeni İktidar Bloku’nun güttüğü siyasetin ülkeyi nasıl Suriyeleştirdiğini iyi anlatmamız lazım.

KÖH’ün sunduğu yeni sözleşmenin (new deal) önemini anlatmayı sürdürmekse şart.

Çünkü Suriye ve Türkiye’de masalar kurulduğunda, masadaki tek bütünsel, anlamlı ve insani teklif KÖH’ün teklifi olacak.

Bu ülkenin geleceğine ilişkin tek anlamlı perspektif de Kürt Türk ittifakı ile özetlenecek.