Vadeli Ölüm, Peşin Ölüm[*]

05/09/2015

Fıratın Batı’sında ölüm vadelidir.

Vademiz dolunca ölmek isteriz.

Vademizi bekleriz, hatta vademizi uzatmak isteriz.

Sanki kazık kakacakmış gibi bu Dünya’ya, atlatacakmış gibi azraili, neler neler yaparız.

Sıradışı bir hastalık gelip, yakamıza yapışmamışsa, ölüm bizim her gün yüzleştiğimiz bir hakikat değildir.

Aylarca, yıllarca kendi ölümümüzü hiç aklımıza getirmeden yaşayabiliriz.

Oysa, Kürdistan’da ölüm, vadesini beklemez, peşindir.

Doğduğunuz gün, umudunuzun, yaşama sevincinizin yanıbaşında peydah oluverir.

Her gün, her gün hatırlatır kendini.

Resmi olmayan tarihe göre bu yüzyıldır böyle.

Benim tanıklığım 80 lerle başlıyor.

Evet “bu ülkede Kürtler herşey olabildi, yalnızca Kürt olmalarına izin vermedik.”

Elbette devletin halklara mezalimi yalnız Kürtlerle sınırlı değil.

Ama şu an onları konuşuyoruz.

Çünkü son 20 yıldır bütün halkları konuşabiliyorsak, herkes biraz daha kimliğine sahip çıkarak yaşayabiliyorsa, bir kısmımız soyadlarımızı, asıl adlarımızı gizlemekten vazgeçebildiysek, Kürt halkının boyun eğmemiş olması sayesinde değil mi?

Boyun eğmediğinde hakaret gelir, eziyet gelir, ve sonunda ölüm gelir başucuna oturur.

Kürt ( ha keza Yunan, Ermeni, Yahudi, Alevi) değilsek, hiç birimiz, böyle bir varoluşu hayal bile edemeyiz.

Kimliklerimizden, inançlarımızdan kaynaklı “Saklı Hayat” larımız olmadı hiç birimizin.

Doğduğumuz günden itibaren kulağımıza fısıldanmadı; varoluşumuzun inkar edileceği.

Hayatımızın en saygıdeğer kişilerinin gecelerce köy meydanında kar kış demeden çırılçıplak süründürüldüğüne tanık olmadık.

Bize bok yedirilmedi, inancımızı, direncimizi kırmak için.

Babalarımız, yüzlerce kez dayak yemedi, gözlerimizin önünde.

Eşlerimize, çocuklarımıza tacizi, tecavüzü tanımadık.

Köylerimizin yakılacağı, bir gecede pabucumuzu alamadan, kendimizi büyük bir şehrin kıyısında bulacağımız hiç anlatılmadı masallarda.

Her gün umuda uyanıp, kapının dışında bekleyen hakaretle, eziyetle, tehditle yüzleşmek nasıldır; hayal edebilir misiniz?

Büyüdükçe, evimizin, komşumuzun duvarında sayısı artan delikanlı kadın ve erkek resimlerini merak etmedik hiç.

Çoğumuzun ebeveynleri, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, vadeleriyle göçtü bu dünyadan.

Bu gün her Kürdün evinde duvarlar şehit resimleriyle dolu.

Ve her gün artıyor resimler…

Hadi geçtim öncesini, kendi tanıklığımla konuşayım, 80’lerden bu yana öfke biriktiriyor bu insanlar.

Ölümle umut, iç içe, birlikte yaşıyor, hemen her Kürd’ün hayatında.

Her gün umuda uyanıp, kapının dışında bekleyen ölümle yüzleşerek sürdürmek hayatı; nasıldır; hayal edebilir misiniz?

Sanmayın ki, “Türk”iyeyi anlatıyorum. Bu İran’da, Irak’da, Suriye’de de böyle; hem de onyıllardır.

Rojava’da her evde en az iki üç şehit resmi asılı.

“Allah sırasıyla ölüm versin, kimseye evlat acısı tattırmasın” der müslümanlar.

Ölüm, Ortadoğu Kürt coğrafyasında, her ailede sırayı bozmuş.

Kimi gün Saddam’ın suretinde, kimi gün Esad’ın suretinde, kimi gün Mollaların suretinde, kimi gün Erdoğan’ın suretinde, gelmiş ölüm.

Bebek, çocuk, genç, yaşlı ayırdetmeden.

Ölüm, Kürdistan’da vadesiyle gelmez, peşindir herzaman.

Böyle bir hayatı hayal edebilir misiniz?

Bunun sonu topluca çıldırmak mıdır?

Kürt halkı topluca çıldırmıyor oysa.

Ben bilgeliklerinin, digerkamlıklarının, insanlıklarının tanığıyım.

Küçük Kara Balıkların ekibinden kime sorarsanız sorun, iki yıl boyunca Fırat’ın doğusunda tanıştığımız bir kişiden bile kendi dışlarındaki halklara dair tek bir düşmanca söz, öfkelerini yansıtan laf duymadıklarına tanıklık edecektir.

Ama sitem çok duyduk.

“Neden görmüyor bu Türkler halimizi, bir gün bu çirkef onlara da sıçrayacak” diyen çok oldu.

Hep birlikte dua edelim ki, hala çıldırmamış, aklını ve sağduyusunu yitirmemiş bir komşumuz, karındaşımız var.

Ne yazık ki, Devletler, o sarayların sahipleri – Ortadoğulu bütün tiranlar Saraylarda yaşar- onlara evlat acısıyla umudu bir arada yaşatmayı öğretmiş.

Ölüm Kürdistan’da peşin; ama onurlu biçimde yüzleşilmiş, umutla helalleşilmiş bir hakikat.

Onlar için her şehit, geleceğe açılmış bir kapı.

Her ölüm, yarına verilmiş bir söz.

Bitmek bilmez bir halay.

Efsanevi Kobane direnişinin komutanı Heval Dijvar’ın anası, oğlunun yaralandığını duyduğunda, bu dokuz etti, öleceği yok onun diyip, gülebilen bir kadın olmuş, mesela.

Neden hiç bir profesyonel işgalci ordu, veya İslam Devleti katilleri başedemez bu insanlarla biraz anlayabiliyor musunuz?

Kürt silah sevmez, Kürt özsavunmayı bin yıldır öğrenmek zorunda kalmış bir halkın adıdır, ne yazık ki!

Cünkü ölüm, Kürdistan’da vadesiyle gelmez; peşindir, her çocuğun, her gencin, her ebeveynin hayatında.


[*] Son bir aydır, tarihimizde hiç olmadığı kadar iç savaştan söz eder olduk.Kürtlerin dışında kalan hepimiz kimliğimizi taşıyan devletin Kürtlere açtığı savaştan sözediyoruz. Bir an için bu savaşı kim başlattı, Devlet mi haklı, Kürt Özgürlük hareketi mi haklı bir kenara koymayı deneyin. Kürtleri haklı da bulsanız haksız da bulsanız, aslında Ortadoğu’da binlerce yıldır, yerleşik bir halkın geleceğini konuşuyoruz, farkında mısınız? Kazanan da kaybeden de olsalar, kazandıkları da kaybettikleri de gelecekleri olacak.

Peki biz ne olacağız?Bence Kürtler kaybederse bizler de kaybedecek kazanırsa bizler de kazanacağız. Örneğin şu anda savaş yanlıları, Saray devleti kazanıyor, her iki halk ve bütün Anadolu halkları birlikte kaybediyoruz. Bütün halkların kazanacağı, savaş yanlılarının, Saray’ın kaybedeceği bir yolu, yöntemi arıyoruz aynı zamanda. Bu çok zor, çok çetin bir tartışma elbette. Hiçbirimizde de sihirli değnekler, mucizevi taktikler yok gibi görünüyor şimdilik.Ayrıca savaş da tartışma da çok su kaldıracağa benziyor. Ama bizim bu süreçte, özellikle de halklar, onların sözcüleri, öncüleri arasında gelişen tartışmada en önemli ihtiyacımız empati. Özellikle de Türklerin Kürtleri anlaması, hissedebilmesi. Geçtiğimiz yıllar, özellikle de şu son bir ay bu açıdan çok ciddi engellerimizin olduğunu düşünüyorum. Türklerin Kürtleri anlamakta, onlarla empati kurabilmekte ciddi engelleri var. Bunun için en değerli şey, anlatılar, bilgilerimizi, görgülerimizi paylaşmak. Bu noktada biz “Türk” aydınlarına çok büyük bir görev düştüğüne inanıyorum. Ezilen bir halktan kendisini “ezen ulus” bireylerine anlatma önceliği ve çabası bekleyemeyiz, beklememeliyiz ayrıca. Ben de bu bakışın sonucu olarak, – belgeselci olmadığım halde- Küçük Kara Balıklar filmini tasarladım ve öne düştüm, aynı nedenle Ekim sonunda kameramı kapıp, Rojava’ya koştum. Bir hikaye anlatıcısı olarak – makale yazarı olmadığım halde, iyi makale yazarlarının hoşgörüsüne sığınıp- elimden geldiğince blogumda, siyasihaber.org’da Kürtlerle ve süreçle ilgili görgümü, bilgimi paylaşmaya çalışıyorum. Bu çabamı da gücüm yettiğince sürdürmeye kararlıyım. Vicdan sahibi olan her “Türk” aydınına da benzer bir çabayı tavsiye etmek gerektiğine inanıyorum.