Savaşın Cepheleri (Savaşa Girdik mi) – 2

30/07/2015

Suruç katliamını izleyen günlerde hükümete bakılırsa “bütün terör örgütlerine topyekün bir savaş” açmış olduğunu iddia ediyor.

Erdoğan kliğinin İD le asli olarak hiç bir sorunu olmadığını geçtiğimiz iki yıl içinde gördük.

Yeni iktidar bloku, 2012 den bu yana kendi tabanını konsolide etmek ve demokrasi güçlerini sindirmek için seçtiği gerilim siyasetinin 7 Haziran’da kendi sonunu hazırlayacak bir süreci yarattığını açıkça gördü.

HDP, %13 oy almakla kalmadı %20 lere tırmanabilecek bir sempatiyi de yaratmayı başardı.

Erdoğan kliği için çok daha büyük kabus, Kürt toplumunun tarihte ilk kez tek bir partide, HDP çatısı altında konsolide olmasıydı.

Edoğan kliği için mayıstan itibaren hedef, çözüm sürecini çöpe atıp, KÖH ile topyekün savaşa girişmek, burdan kendi iktidarlarını devşirmek oldu.

Seçim sürecinde çözüm sürecini bitirdiklerini Erdoğan’nın ağzından Bilal’in anlayacağı açıklıkta duyduk.

Buna parelel olarak gladyo HDP seçim bürolarına ülkücüleri sürmeye başladı. HDP’ye toplam 200 saldırı yapıldı. Bütün bunlar HDP ve PKK’yi kışkırtmaya yetmeyince, Mersin ve Diyarbakır bombalamaları geldi.

Özellikle Diyarbakır ve sonrasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin disiplini, sağduyusu karşısında ellerinde kalan tek yola başvurdular.

90 lı yılların inkar ve imha politikalarına dönmek. Kandil’i, Medya savunma alanlarını uçaklarla, toplarla ateşe boğmak. Şehirlerde HDP üyelerine dönük kitlesel tutuklamalarla bir insan avı başlatmak.

Amaç çok açık; Kürt silahlı güçlerinin yeniden silahlı mücadeleyi başlatmasını; kentlerde de Kürt toplumunun hareketlenmesini, sokağa inmesini sağlamak.

Erdoğan kliği bu toplumun hafızasına da hakaret edebileceğine inanıyor belli ki. Yüzlerce kez denenmiş, PKK’nin bu güne oranla askeri olarak çok daha zayıf olduğu dönemlerde bile hiç bir işe yaramamış bombardımanlarla probaganda yapıyor.

Erdoğan kliğinin çok iyi bildiği ve test ettiği bir gerçeği Türklerin bir kısmına anlatmak gerekiyor. Özellikle de bazı demokrat yazarlara.

Bu liberal, demokrat yazarlardan 2010 daki fay kırılmasında kırığın AKP tarafında kalanların elitizme açtıkları haklı savaştan yeterince nasiblerini almadıklarını düşünüyorum.

Dahası Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili gerçekten büyük bir bilgisizlik içinde olduklarını görüyorum. Yani bu konuda da ciddi bir tembellikle malüller benim gözümde.

Hepinizin hali vakti yerinde kalkın gidin, gezin, görün, bizzat konuşun, tartışın.

Ayrıca bilgisizliğiniz öyle derin ki, Öcalan’ın Türkiyelileşmek politikasını Ortadoğululuktan çıkış diye okumuşsunuz. Bu okumanın altında “beyaz Türk”lüğünüz yatıyor arkadaşlar. Meğerse Türkiye’nin bir Batı ülkesi olduğunu sananlardanmışsınız.

Hiç değilse Öcalan’ı okuyun. Entellektüel ahlak -düşmanın bile olsa- eleştirilenin kendi önermelerini esas almayı şart koşar.

Öcalan, Bağımsız Birleşik Kürdistan hedefinden, bunu başaramayacağı için değil, savunmalarında açıkça belirttiği gibi reel sosyalizmle, merkeziyetçilikle, modernizm ve ulusçulukla çok radikal bir biçimde yüzleştiği için vazgeçtiğini anlatıyor.

Çünkü okumuş olsanız, hala sadık olduğunuza inanmak istediğim entellektüel ahlakınız gereği, orjinal iddialar üzerinden süreci okumaya çalışır, mesnetsiz kanaatleriniz üzerinden yorum yapmazsınız diye düşünüyorum.

Rojava’ya gidip inceleseniz, T.C. probagandalarından sandığınızdan fazla etkilenmiş Kürt algınızdan uzaklaşır; PKK’nin ortaya koyduğu hipotezin, nasıl bir teze dönüştürülmeye çalışıldığını görürdünüz. Başarır veya başaramaz, katılırsınız veya katılmazsınız, ama tartışmayı sürdüreceğiniz zemin bu perspektifin ve Rojava uygulamasının ta kendisidir.

Şunu artık anlayın, asıl kontrol edilemez güç yeni iktidar bloğudur.

PKK ise kontrol edilebilir bir güçtür.

Çünkü Rojava Anayasasında vücut bulan Öcalan perspektifini doğrulamanın peşindeler. Yani kendilerini bağladıkları ve bir anayasa düzeyinde somutladıkları toplum tahayyülleri var.

Dünya’nın tek kadın ve ekoloji merkezli, en demokratik, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi anayasasını yazmış bir siyasi akıldan söz ediyoruz.

Eğitim sistemleri üç resmi dil, Arapça, Kürtçe, Süryanice, iki seçmeli dil, İngilizce, Fransızca üzerine kurulu.

Belediye başkanları seçimle işbaşına geliyor.

Parlementoları da bütün partilerin özgürce katıldığı seçimlerle oluşuyor.

Yönetim mahalle komünlerinden (meclisler) başlayarak merkeze doğru gelişiyor.

Mahalle komünlerinin kararlarına anayasaya aykırı olmadıkça hiç bir merci karışamıyor.

Cezire Kantonu’nda belediye başkanları ve valiler seçimle işbaşına gelebiliyorken; (bizdeki görev tanımlarına yakın görevleri var) Afrin’de valilikler yok. İki dereceli seçim yapılıyor.

“Yani somut koşulların somut tahlili” KÖH için hala temel bir ilke.

İdari yapılanma da %50 kadın kotasına uygun.

Emniyet eş müdürleri, trafik eş müdürleri, gümrük eş müdürleri…

Siz bu mantığı bütün yönetim kademelerine zihninizde uyarlayabilirsiniz.

Toplumun kaderini de (PYD değil), parlementoların (çoğunlukla değil) mutabakatla aldıkları kararlar belirliyor.

Bizdeki gibi para merkezli değil, insan ve ekoloji merkezli dayanışmacı, eşitlikçi bir ekonomi inşa etmenin çabası içindeler.

Bu çizgileri 1995 lerden bu yana Öcalan’ın geliştirdiği felsefi özeleştiri ve alternatif Radikal Demokrasi ve Demokratik Konfederalizm perspektifinden mülhem.

Türkiye’de de HDP çizgisini doğrulamak doğrultusunda kendilerini açıktan bağladılar. Yani, iyi ya da kötü bulun, eleştirinizi yöneltebileceğiniz somut ilkeler sundular.

Oysa bu gün Erdoğan kliğinin iktidar ve güç talebi dışında hiç bir ilkesi olmadığını açıkça görüyoruz.

Yani PKK  iki kırmızı çizgiyi benimsediğini ilan etti.

Birisi Rojava siyaseti diğeri HDP siyaseti.

Eleştiri bu çizgilere uyup uymadığı üzerinden yapılırsa kendinizi İktidar bloğundan ayırabilirsiniz.

Siz hala 20 yıl öncesinin PKK siyle tartışıyorsunuz. Böylece istemeseniz de Yeni İktidar Bloğunun değirmenine su taşıyorsunuz.

Elbette sizin siyasal körlüğünüzden daha önemlisi şu ki, eğer PKK söz konusu kırmızı çizgileri aşmak zorunda kalacağı türden bir savaşa zorlanırsa ne olur?

Benim baktığım ve okuduğum yerden, iki polisin kabul edilemez karanlık infazı PKK’nin Erdoğan’ın açtığı savaşa yanıt vermesi anlamını taşımıyor.

Ben böyle bir provakasyona gelmemiş olacaklarını umarak diyebilirim ki, PKK’nin ve YPG nin İD canilerini ağır malubiyetlere uğratan askeri yeteneklerinin geldiği noktada Erdoğanın savaşına PKK’nin topyekün askeri yanıtını bilmek istemezsiniz, emin olun.

Irak Şam İslam Devleti

Yeni İktidar Bloku/Erdoğan kliği tam da istediği yönde bir savaş siyaseti geliştirirken belli ki, beklemedikleri gelişmeler oldu.

İD ile hükümet arasındaki ittifakın gereği olan İncirlik üssünün koalisyon güçlerine kapatılması, TSK nın ve güvenlik güçlerinin İD güçlerine dokunmama politikası sürdürülebilir olmaktan çıktı.

Buna neden olan baskı ve sıkışmışlığın tamamını görmemiz, bilmemiz mümkün değil. Ama sonuçlara baktığımızda Erdoğan kliğinin katiyen istemediği bir noktaya hızla savrulduğunu görebiliyoruz.

Her ne kadar hala İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsalar da İD’in sınır geçişlerini engelliyor ve Türkiye içindeki örgütlülüklerine şefkatli operasyonlar yapıyorlar.

Ama İD, PKK ye benzemez, bu kadarı bile ona savaş açmak anlamına gelir. Hele yarın İncirlikten kalkan koalisyon uçaklarının YPG ye vereceği destek Türkiyeyi geri dönülemez biçimde İD’in öncelikli hedefi haline getirecek.

Bu nedenle (IŞ)İD gerçeğine biraz daha derinlemesine bakmakta yarar var.

Çünkü İD, küresel olarak, bütün Hıristiyan, İslam, Yahudi, kadın, lgbti, demokrat, solcu düşmanlıkarını emebilecek bir psikolojik üstünlüğe sahip. Ve bunu da kanıtladı!

İD, tıpkı geleneksel faşist hareketler gibi, yoksulların, ezilmişlerin, dışlanmışların çaresizliğini büyük bir nefrete dönüştürüyor.

Irkçılığın bütün duygusal zeminini, ötekine duyulan nefreti de ayrıca emip, kendi ideolojik ikliminin parçası haline getirebiliyor.

Bununla da kalmıyor, Türkiye’de çok daha korkunç bir dinamiği tetikliyor. Son on yılda mütedeyinlerle laisistler arasında yumuşayan, geçirgenleşmeye başlayan ilişkileri, görece barışçı iklimi dinamitliyor.

İslamcı faşizme karşıtlık yerine Müslüman düşmanlığını geliştiriyor.

İD’in, geleneksel faşist hareketlerden temel bir de farkı var; milliyetçi değil ümmetçi. Zaten Arap aleminde yüzyıllardır birikmiş hıristiyan düşmanlığı, Batı düşmanlığı şimdi yeni bir nitelik kazanıyor.

Bu düşmanlığın altında milyonlarca yoksul, mülksüz, feodal, eril, tekçi kültürün göbeğinde yaşayan ezilmiş, horlanmış, dışlanmış sünni Arab’ın öfkesi olduğunu bilmek, İD’in sosyolojik tabanınını analiz etmek bakımından çok önemli.

Öte yandan İD’in askeri ve teknolojik kapasitesine ilişkin öngörüde bulunurken ABD özel kuvvetlerince eğitilmiş El Kaide militanlarının, Saddamın 10 yıllık İran savaşı deneyimine sahip subaylarının, Rus ordusunun kabusu Çeçen direnişçilerin biriktirdiği tüm deneyim ve teknolojiyi birlikte düşünmek gerektiği kanısındayım.

Böylesi bir güç Türkiye, Katar ve Suudi Arabistanın da etkin desteğiyle bir kaç ay içinde Büyük Britanya kadar bir coğrafyayı denetlemekle kalmadı; Musul’da Esad ordusunun silahlarını tanklarını ve petrolünü ve bankalarda birikmiş büyük bir parayı ele geçirdi ve kontrol etmeye başladılar.

Hızla ellerindeki petrolü müttefik komşularına sattı ve vahşet devletlerini sürdürülebilir hale getirdiler.

Bütün faşist hareketler gibi yarattıkları “vahşet iletişimi” bütün rakip orduların askerlerinin yüreğine büyük korku salabildi.

Üstelik bütün bu silahların yanına bir de canlı bombaları eklediler.

İnsanlığın geliştirdiği en büyük ve başa çıkması en zor silahın, kendisini bir dava, bir inanç uğruna feda etmeyi göze almış insan olduğunu biliyoruz.

Radikal İslamcı savaşçılar bu silahı kitleselleştirmeyi başardı ve son 15 yıl içinde Ortadoğu da hemen her gün kullandı.

11 Eylül bunun yüksek teknoloji ile birleştirilmiş zirve noktasıydı.

Yani, şimdilik sürdürülebilir görünen, İslamcı faşist bir devletle yüzyüzeyiz.

Hedefleri küresel İslam Devleti, ideolojileri islamın selefi yorumu, paramiliter askeri güçleri, bölgesel bir devletleri, küresel bir iletişim ağları ve milyonlarca sünniden oluşan sosyal bir tabanları var.

İD’in Türkiye dışındaki eylem çizgisine baktığımızda, Yeni İktidar Bloku’nun saf değiştirme halini “ihanet” olarak algılayacaklarını ve Türkiye’yi en ağır biçimde cezalandırmak isteyeceklerini tahmin etmek zor değil.

İD yönetimi Erdoğan kliğinin şu ana kadar kendilerine verdiği desteği hem açıktan ifade ediyor, hem de bu nedenle Türkiyeyi doğrudan hedef almıyordu.

Ancak artık Erdoğan kliğinin İD ile yaptıkları işbirliğinin ulusulararası alanda ortaya dökülmesi ve buna bağlı büyük baskılar karşısında saf tutmak zorunda kalması sonucu, Türkiye de İD’in düşman listesine girmiş bulunuyor.

Bu yeni savaşta kıymeti son derece sınırlı savaş uçakları, top ve tank ateşiyle ilan ettiğimiz bu savaşta Erdoğan kliği her ne kadar İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsa da İD, bütün Türkiye sathında, özellikle de Batı’nın bütün büyük illerinde, sivil hedeflere yönelik intihar saldırılarıyla yanıt verecek; büyük ihtimalle.

Sonuç olarak, Türkiye’nin geleceğini tartışıyorsanız, yukarıda özetlemeye çalıştığım iki çok özel güçle topyekün bir savaşa sokuluyor muyuz, önce buna karar verin.

Ve elbette bu savaşı isteyip istemediğinize de…