Yeni Seçim Kampanyamız Hayırlı Olsun -2

02/07/2015

A. Haluk Ünal


Boşuna tartışıyoruz.

DEVLET yeniden oyun kurucu olarak öne çıktı.

Meclis başkanlığına CHP’den Baykal’ı MHP’den Ekmeleddin’i, AKP’den de İsmet Yılmaz’ı öne sürdü.

Her üç adayın profiline dikkatli bakın; üçü de sınanmış “DEVLET ADAMLARI” dır. Hepsinin ortak özelliği de partilerinin değil DEVLET’in ulu çıkarlarını kollamaktır.

Yani meclis başkanının bu kadar kritik bir işlev kazandığı koşulda, her halükarda DEVLET, kendi adayını garantiledi.

DEVLET, ya da bir başka ifadeyle geleneksel iktidar bloğu, 2002 yılından başlayarak kırılmalara uğramış; 2010 referandumu ile tümüyle dağılmıştı.

Söz konusu kırılma ve dağılmanın nedeni, iki kadim dinamiğin, müslümanların ve Kürtlerin dayatılan politikayı kabul etmemesi; ve nihayet ikibinlerden itibaren birer oyun kurucu olarak sınıfların karşılıklı ilişki ve çatışma alanında kendilerine yer açabilecek güç ve örgütlülüğe ulaşmalarıydı.

Dağılan geleneksel tarihi blok, hem İttihat Terakki Cumhuriyeti’nin – askeri cumhuriyet de diyebilirsiniz- genlerini taşıyordu; hem de sevgili Seyfi Öngider’in (bkz:siyasihaber.org) analizinde resmini çektiği üzre soğuk savaş döneminin ihtiyaçlarına göre de yapısal değişikliklere uğramıştı.

İttihat Terakki modernist milliyetçiliği, Anadolu’da yaşayan 72 milletin, en kanlı, en vahşi biçimlerde kültürel ve ekonomik soy kırıma uğratılarak, “Türk milleti” adı altında “Türk milli burjuvazisi” yaratılması diye özetlenebilecek bir ekonomi politiğin arayüzüydü.

Bu ekonomi politiğin dağıttığı rant, rüşvet, statü ile, söz konusu kimliğin taşıyıcısı olmuş kitleler, bu politikaların da onay mercii oldu elbette.

Bu gün Laisizmin arkasındaki kibir, elitizm, kör direnç salt bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda dağıtılan rüşvetlerin eseri.

Siyahlara, pleblere böyle bir laisizm uymayacağı için, farklı milliyetçilikler daha uygun formlar yarattı.

Milliyetçi müslümanlık, milliyetçi solculuk, pleblerin itirazını kucakladı. Onları sistemin dolaylı onay mercisi haline getirdi.

Şöyle başınızı çevirip, bütün Ortadoğu’ya bakarsanız, Baas siyasetinin de bundan farklı olmadığını görürsünüz.

Bütün bunların ortak paydası, siyasetin ve toplumun omurgasını askeriyenin oluşturduğu bir ulus devlet; bu ulus devletin mücavir alanındaki zenginliğin paylaşılmasını sağlayan “özel” ve “kamusal” tekeller. Ve bu zenginliğin yönetiminde, paylaşımında değişik boylarda ortak edilmiş, rüşvete bağlanmış toplumsal tabakalar. Ahlaken münfesih bir orta sınıf.

Ahaliye ise her ülkenin kendi özelinde bir çimento bulunur nasılsa…

Küreselleşme, bütün Dünya’da olduğu gibi Ortadoğu’da da milliyetçilikle birlikte ulus devlet döneminin sonunu getirdi.

“Ulusal sınırlar” temelinde oluşmuş, egemen sınıf blokları, yapay olarak oluşturulmuş sınırlarla birlikte dağılıyor.

Kağıt üzerinde kalmış sınırların ayırdığı toplumlar birbirleriyle iletişime girip, birbirlerinden güçlü bir biçimde etkileniyorlar.

Oysa dağılan ulusal egemen blokların fraksiyonları da eski güçlerini, zenginlikleri elde tutma arzuları kadar, geçmiş suçlarının ortalığa döküleceği endişesiyle de her türlü çılgınlığı yapmaya hazır görünüyorlar.

Bu nedenle de savaş, bölgede kolayca kurulan geniş bir mutabakat alanı oluşturuyor. Çünkü savaş zemini silahlı insan müfrezelerini öne çıkartıyor.

Bütün ulus devletlerin omurgasını askerlerin oluşturduğu bölgede, yine askerlerin borusunun öteceği sessiz bir mutabakat adım adım gelişiyor.

Son MGK toplantısıyla Türk ulusal devletinin içindeki bir kesimin savaş mutabakatına çok istekli olduğunu ve katılmaya hazırlandığını gördük.

“Asker istemiyor, hükümet zorluyor” teranesi bence tipik “askeri alo fatih” iletişiminden başka bir anlam taşımıyor.

Eskiler buna kayıkçı kavgası da der. Savaş, askere her koşulda yarar, ama faturasını ödetecek birileri olduğu koşulda.

Bu kayıkçı kavgası da sonradan faturanın kime ihale edileceğine ilişkin bir peşrev.

Elbette askeriyenin tümünü bir çuvala koymak ne mümkün ne de gerçekçi.

Ama öyle görülüyor ki, Erdoğan ile TSK da güçlü bir kesim aynı çuvala girmeye hazırlanıyor.

Hatırlamakta fayda var. Yiğit Bulut, “bağımsızlıkçı” diye anılan, tarihimizde ilk kez Shanghay beşlisi’ne yaklaşan, sonra da darbe girişimlerinde bulunup, “Ergenekon” başlığı altında tasfiye edilen askeri kesimin organik aydını iken, aynı tezlerle Erdoğan’ın koruması oldu.

Erdoğan’ın açık açık Putin’e “bizi de alın artık” dediğini de bir kaç kez duyduk.

Ergenekon sanıkları tahliye ediltikten sonra da Erdoğan soluğu Harp okulunda almış, sıkı bir özeleştiri yaparak, “eski düşmana” el uzatmıştı.

Bunların güncel iz düşümü, Dağlıca’da atışlı sortiler yapıp, devletle imzalanmış, Dolmabahçe’de ilan edilmiş ateşkes protokolünü fiilen bozan uçaklar; Suriye sınırına yapılan yığınaklar ve bilumum savaş naraları. Meclis başkanlığı seçiminde kirli MHP AKP ittifakı. Arkasından görünen savaş hükümeti gölgesi.

Henüz savaş bataklığının içine çekilmemiş olan ülkemizi, yokuş aşağı bu batağa sürüklemelerinin de iki sebebi var, bence.

Birincisi ve en önemlisi, Ergenekoncu askerlerin 50 yıllık darbeci pratiklerinin ekonomisinin açığa çıkma korkusu ile Erdoğan’ın yüce divan korkusunun ortaklaşması.

İkinci sebep ise, Kürt Özgürlük Hareketinin HDP ve PYD gibi iki yerel demokratik bloğun oluşmasına vesile olarak, gayrı milliyetçi, gayrı cinsiyetçi, gayrı merkeziyetçi bölgesel bir gücün ortaya çıkmasına neden olması.

Bu nedenle bu gün Sırrı Süreyya Önder’in ufukta görünen “tekrar seçim” için yeni bir “demokrasi bloğu” önerisi çok anlamlı.

Savaş bloğuna karşı barış, tekçi faşizan cepheye karşı demokrasi isteyenlerin bloğu. Eminim ki bu gerilim, bütün partileri dikine keser hale geldi artık.

Milliyetçilik ve darbecilikle akamete uğramış demokrasi devriminin önü açılırsa, ancak böyle açılacak.