Ortadoğu’da tekçiliğin dalgakıranı: HDP ve PYD

17/06/2015

A. Haluk Ünal

 

Tekçilik diyince yalnızca “sağcı, dinci, milliyetçi” lerden sözettiğim sanılmasın.

Aynı zamanda solu da bu meseleye dahil etmek şart.

Tekçilik, bütün fikri coğrafyaları, kimlikleri dikine kesen bir zihniyet.

Yurtsever değil, milliyetçi; dindar değil, dinci; insancıl değil, bireyci; barışçı değil, kavgacı; paylaşmacı değil, paracı aidiyetlerin tümü de aidiyetinin tekliğine, birliğine ve dirliğine inanır.

Geçtiğimiz ikiyüz yıl modern sola egemen olan zihniyet de farklı değildi.

Tarihin ve toplumun yasalarını ele geçirdiğini düşünen, üstelik bunun bir bilim olduğunu savunan, bu nedenle kendi doğrularının tek ve biricik olduğundan kuşku duymayan sol, kendi dışındaki solu bile düşman ilan edebildi.

“Tarihin ve toplumun yasalarına egemen olduğumuz için, gelecek zihnimizde bütün berraklığıla belirecek ve öngörülebilir olacaktı.

Olmadı. Hemen bir çok konuda yanıldık, öngörülerimiz boşa çıktı, “halk bizi anlamadı”

Türkiye’de de Kemalist veya Turancı Türkçülük, İslamcılığa alternatif olamayışımızın altında yatan temel neden, çok uzun yıllar, yöntemsel olarak kendimizi ötekilerden ayıramayışımızdır.

Bu açıdan ilk umut ÖDP’nin tüzük ve programında vücut bulsa da, partiye hakim olan yöntem, umudu değil, büyük bir hayal kırıklığı ve güvensizliği kitleselleştirdi.

Kısacası i’lerin noktasını koymak zorundayız.

Tekçilik her zaman otoriterlik, merkeziyetçilik ve cinsiyetçilikle el ele ilerledi, tutkalı da ahlakçılık oldu.

Bu gün HDP’ye oy veren %13.1 Cumhuriyet tarihinde ilk kez bütün biçimleriyle muhafazakarlığı ve tekçiliği reddeden bir kitle olarak tarihi bir önem taşıyor.

Siyasette en temel kriter, bir partinin vaatlerini önce kendi iç yaşamında uygulamasıdır. Bu açıdan da HDP, tutarlı bir ilk.

Bütün vaatlerini iç yaşamında uygulamak konusunda ısrarlı bir eğilimin hakim olduğunu görebiliyoruz.

HDP’nin savunduğu politiko kültürel tarz, aslında günümüz kapitalizminin ulaştığı kötülüklerle, sunduğu imkan ve fırsatlar bakımından da kaçınılmaz.

Altı aydır Dünyanın en şiddetli savaş bölgelerinden birisindeyim. Dünyayla entegre olmamış çok az savaşçı gördüm.

Hepsi de milyarlarca insanın ne kadar çok, çoğul, farklı ve kendine has doğrularla örülü olduğunu an be an izliyor. Tıpkı Türkiye toplumu gibi. Dünya toplumu gibi.

Çok gezen mi bilirmiş çok okuyan mı, derler ya; artık çok sörf yapanı da ekleyebiliriz bu denkleme.

Sınırın öte yanında ise PYD, HDP’nin vaat ettiği “Yeni Yaşam”ı projelendirmeye ve kurmaya çalışan bir parti.

Bu açıdan da Ortadoğu’da bir ilk.

Bu günlerde Kemalist, İslamcı, Muhafazakar, Milliyetçi bütün çevrelerin hormonlu aydınları, ağız birliği etmişçesine açık veya örtük Rojava’da inşa edilen politiko kültürel formasyonu lekelemeye, çürütmeye, kuşku uyandırmaya çabalıyor.

Çabalarının ortaklaşması tesadüf değil.

Bu toplulukların oligarşileri, kendi kitlelerinin en temel insani ihtiyacı tanımlamasını engellemeye çalışıyor.

Herkesin birbirini olduğu gibi kabul ettiği, farklılıklara saygı duyduğu, mahallelerden başlayarak ortak hayatlarını birlikte yönettiği bir yaşam tarzının, varoluşlarını derinden tehdit ettiğinin bilincindeler.

Çünkü bu zihniyet viralleşebilir. İnsanlar bunun temel bir ihtiyaç olduğunu düşünmeye başlayabilirler.

Üstelik bir de kanıtı varsa.

Burada biraz durup bir tanıklığımı paylaşmak anlatmak istediğimi çok daha anlaşılır kılar kanısındayım.

Afrin Kanton Meclisi (parlementosu) toplantısına gittim ve çekim yaptım.

Bu vesileyle Parlemento kadın eş başkanı ile de bir söyleşi yaptım.

Söyleşinin bir yerinde parlemento bileşiminin nasıl oluştuğunu konuşuyorduk.

Haberci veya profesyonel köşeci olmadığım için isimlerini aklımda tutmadım. (filmde kayıtlı) Yanılmıyorsam altı parti ismi saydı. İki ana kimlik; Araplar ve Kürtler ve iki ana cinsiyet.

Söz konusu bütün partilerin, kimliklerin, cinsiyetlerin parlementoda temsil edildiklerini anlattı.

Sayı talep etmedim ama, zaten bileşimin yarısının kadın olduğunu çoktan gözlemiştim.

Kültürüm gereği, “tabi herkes gücü oranında temsil ediliyor” gibi bence soru olmayan bir soru sordum.

Aldığım yanıt şaşırtıcıydı. Eş başkan, gülümsedi ve hayır dedi öyle değil.

Mealen aktarıyorum. “Sandığınız gibi bir sistem kursak, şu anda oturumun ezici çoğunluğu PYD lilerden oluşurdu. Biz burda devrime öncülük ettiğimiz için en güçlü partiyiz.

Oysa biz bunun istismara kapı açmaması için farklı gelenekler yaratmaya çalışıyoruz. Bu nedenle PYD parlementoda ben dahil 2 üyeyle temsil ediliyor. Bunun dışındaki bütün parti, kimlik ve cinsiyetler eşit sayılır. Çünkü biz toplumun ortak çıkarlarını mutabakat kültürüyle çözmenin çok daha sağlıklı olduğuna inanıyoruz.”

Hani bu da mı gol değil, diyesim gelmediyse ne olayım.

Ben bu ayrıntıyı Cizire’de kaçırmıştım.

Orda heen seçim öncesinde bulundum. Anlattıkları da büyük bir PYD üstünlüğü olmasın diye seçimde ittifaklar kurmak istedikleriydi.

Konumun aslı kadın devrimi olduğu için, TEV-DEM sorumlusuyla zor bela bulduğum sohbet imkanını, konumun kıyısında duran meseleler için kullanmak işime gelmemişti.

Ama bu kez her iki tanıklık birleşti ve yeni zihniyetin kanıtlarından birine dönüştü.

Şimdi Enver Müslim’in Tel Abyad için yaptığı açıklamayı da hatırlayın.

Yani Müslim, bir vaatte bulunmuyor, bütün kantonlarda yaptıklarını, burda da halka teklif edeceklerini ve halkın buna ikna olacağını umduğunu söylüyor.

Zengin Cizire burjuvalarının bile ikna olduğu bir tarza yoksullar haydi haydi ikna olur. Çünkü hiç bir halk aptal değildir.

Sadece büyük çoğunluk binlerce yılın sistemsel alışkanlığıyla gündelik düşünür. Çünkü kendisine günü kurtarmaktan başka çare bırakılmamıştır.

Başladığım izleğe dönersem, önce Kobane, sonra HDP’nin seçim zaferi şimdi de Tel Abyad zaferi.

Hepsi de tekçiliğin farklı tandanslarının hezimetidir.

İnsanlar ne yapsın, Dün Kemalist tekçiliğe karşı, reform, demokrasi ve kalkınma vaadeden İslamcıyı destekledi. Ortadoğu’da onlarca yıllık zindan Cumhuriyetleri veya Baas rejimlerine karşı Müslüman kardeşleri alternatif gördü.

Kürt Özgürlük hareketi ve HDP olmasa tekçiliğin ve muhafazakarlığın renkleri arasında salınmayı sürdürebilirlerdi.

Oysa artık çok farklı bir yaşama biçimi teklif ediliyor ve bunu kanıtlayan üç kanton birleşmek üzere.

Kış gelene kadar Kobane ve Afrin’in de birleştiğini duyacağız.

KÖH’ün küresel muhafazakarlık ve tekçilğin Ortadoğu’daki yeni koçbaşına karşı yarattığı hezimet, ortaya koyduğu teklifi de bölgeselleştirecek.

Kendilerine tarihte ilk kez deniliyor ki, bırakın emperyalistler arasında kırk katır mı kırk satır mı oynamayı, gelin ortak zenginliklerimizi ortakça paylaşalım.

Üç beş zenginin köpeği olmak, onların kurduğu oyunun piyonu olmak yerine, kendimiz olalım. Ortadoğu hepimize yeter.

Neymiş efendim Amerika niye PYD’yi seçmişmiş?

Bu arada gazeteciliğin onurunu koruyanlardan bir dostumun Koalisyon güçlerinin PYD’yi örsleştirme benzetmesi var, geçerken ona da bir selam çakmak isterim.

ABD/Koalisyon güçleri, elbet kazananın yanında olacak.

Yani PYD çekicine kendisi örs olmayı tercih etmek zorunda bence.

Bu günler yakında geçecek, AKP nin yarattığı bilgi barajları kısa zamanda yıkılacak.

Hepiniz, koalisyon uçaklarının çoğu kez, özellikle de Kobane savaşının kaderi kesinleşinceye kadar, ne kokmaz bulaşmaz, “dostlar alışverişte olsun bombardımanları” yaptığını dinleyecek, izleyeceksiniz. Ben izledim.

Sonunda, dilerim yakın zamanda, Ortadoğu’da zorunlu bir barış masası kurulacak.

Bu masada iki koltuğun sahipleri şimdiden belli; PYD ve HDP.

Şimdi KÖH Barzani’ye de aklını başına al, bırak küçük hesapları, bak AKP tepelerine kar yağdı, yarın ABD de satıverir kalırsın ortada demeye getiriyor.

Bu sesin Barzaninin kafasında değilse de kitlesinde önemli bir yankısı olacak gibi görünüyor. El sikkesiyle devlet, Amerikan himayesiyle hükümranlık kolay biter.

Zaten Barzani kitlesinin, Şengalden kaçışları, Ezidileri katliamın göbeğine atışları ve bir avuç HPG linin Şengal halkını kurtarışı karşısında utanç duymaması ihtimalini düşünmek bile istemem.

Bütün bu tanıklık ve hatırlatmalardan sonra, HDP kampanyasına dönük olağanüstü geniş ve sistemli provakasyonları bir daha gözden geçirebilir, yorumlayabilirsiniz.

Sonuç olarak, gelecek aylar ve yıllar da size hep aynı ikilemi dayatacak, tekçiliğin türleri arasında mı seçim yapacaksınız, “yeni bir yaşam tarzını” mı seçeceksiniz?