İslam boşluğu mu, insan boşluğu mu?

03/05/2015

A. Haluk Ünal

Yarımünevver bir geleneğin belirlediği fikriyat dünyamızda, yazılarını zihin açıcı, ilham verici bulduğum az sayıdaki aydından birisi de bence Mücahit Bilici.

Taraf Gazetesi sayesinde yazılarıyla buluşma imkanına sahip olduğum Bilici, son aylarda Rojava’dan izleyebildiğim kadarıyla, çok önemli tartışma başlıklarını ya da çerçevelerini ele alıyor.

Bu yazılar üzerine yazan, tartışan kim var bilmiyorum. Korkarım, aktüel politika hepimizi öylesine kuşatmış durumda ki, istim çok arkadan gelecek yine.

Bu gün yazdığı yazı da bence çok önemli. (link) Önce Bilici’yi okumanızı da ayrıca öneririm. Alıntılar yazının yerine ikame edilsin istemem.

Bilici, tezinin temel önermesini birinci cümleden ortaya koyarak başlamış yazıya: Türkiye’de sol İslam’la barışmayı başaramadığı için yerli olmayı başaramadı.”

Buradan başlayan fikri silsile, yazının son cümlesinde hedefe ilişkin önemli bir tespitle de bitiyor : “Türkiye solunda kocaman bir İslam boşluğu olduğu için, dindar duyarlılıkta büyük bir sol boşluğu oluştu. Türkiye’de İslam’ın içinden vahşi bir sağ parti çıktı. İslam’ın sağ yani inşaatlardan nefes alamayacak kadar dolu bir meydanken, İslam’ın solunda ise devasa bir boşluk var.”

Solun yerlileşmesinin, yerelleşmesinin evrensel olabilmesi açısından da aşil topuğu olduğunu kabul ediyorum.

Ancak bu noktada soldan ne anladığımız, kimi sol kabul ettiğimiz çok önemli.

Türkiye’de “sol” kendi dışındaki bütün kimlikler gibi büyük bir değişim içinde. Ve henüz değişimin de başında. HDP, bu değişimin ilk meyvelerinden.

Önümüzde yürünecek daha epeyce uzun bir yol var.

Burada ikinci önermeye geliriz.

İktidar alternatifi olmanın yolu “islamın solundaki boşluğu doldurabilmek mi;” çok emin değilim.

Öncelikle “İslam’ın solunda bir boşluk” var mı; çok kuşkuluyum.

Eğer varsa bunun anlamı -benim sınırlı dini bilgi ve görgü dağarcığımda- İslam içi bir reform anlamına geliyor ki, böyle bir görevi üstlenmek, siyasetin taşıyamayacağı bir sorumluluk.

Bir komünistin topluma faydalı birşey üretemeyeceğine kolayca inanabilen; fikirler dünyasını zararlı ve yararlı fikirler olarak tasnif eden, üstelik zararlı fikirlerin öyle ya da böyle halledilmesini meşru gören bir zihniyete, ancak İhsan Eliaçık donanımıyla konuşabilmek gerekir ki, sol, bunu istese de daha uzun süre başaramayacaktır.

Bunu istemeli miyiz; kendi payıma bundan da emin değilim.

Bir inançsız olarak, bir inancın içinden konuşmayı anlamlı bulmuyorum. Bir inanç sistemini doğrulamayı da anlamlı bulmuyorum.

Ama geçmişten farklı olarak saygılı olmayı çok önemsiyorum.

Dahası, geçmiş “solculuğumun” elitizminin, inananları küçümseyici bakışının utanç verici olduğunu kabul ediyorum. Ve bunun nedenlerini tartışmayı çok önemli buluyorum.

Burada sesli düşünmeye kısa bir ara verip, bir anektod aktarmak istiyorum.

Son beş ay içinde, Rojava sınırlarında genç Kürt militanlarıyla tanışma şansım oldu.

20 li yaşlarını süren bu gençler her geçe sınır tellerinde ölümle dans edip, insan, silah, cephane, ilaç, ve savaş için her ne gerekiyorsa ülkemiz askerlerinin ölümcül tehdidine rağmen, sınırın öte yanına ulaştırıyorlardı.

İsimleri, telefonları olmayan gölge insanlar. Rojava zaferinin kamera arkası kahramanları. Bu gençlerle zaman içinde dostluklar oluştu aramızda. Bir Kasım günü, harran güneşi, bir çadırın önünde kaçak çay içiyor cigaralarımızı tellendiriyor, sohbet ediyoruz.

Bir ara susuldu. Ikimiz de iç konuşmalara daldık. Sonra sessizliği delikanlı bozdu. “Abi inançlı mısın?”

“Hayır – dedim- inançsızım”

Yine kısa bir sessizlik.

“Abi işin çok zor be. Her gün anlam yaratmak için ne mücadele veriyorsundur kimbilir?”

O anın üzerine sayfalarca yazabilirim, elbette buna kalkışmayacağım şimdi. Ama ezberinizin bozulması böyle birşey işte.

Sonra bu an üzerine çok düşündüm. Bir çok çıkarsama yaptım.

Ama en önemlisi şuydu çıkarsamalarımın, HDP hayatımda ilk kez bu delikanlılarla birlikte politika yapma şansını sunan partiydi artık benim için.

Bu nedenle, – haksızlık ediyorsam kusura bakmasın- Bilici’nin satırları bana fazlaca İslamın içinden verili bir bakış gibi geliyor.

Tıpkı bizim eski zamanlarda İslamla ilişki meselesinin “önemini” farkettiğimizde, “sosyalizmin içinden” bakarak çözüm üretmeye çalıştığımız gibi.

Oysa islamın solundaki boşlukla uğraşmak yerine, bu delikanlılardan öğrenmek, bana çok daha verimli bir çaba gibi geliyor.

Böyle bir inançlıyı kim kazanmış, nasıl kazanmış anlamak; asıl o toprağı sulamayı, toprağın her karışında böyle delikanlıların çoğalmasının yolunu öğrenmek; bana daha anlamlı geliyor.

Çünkü geleneksel solculuğun sorunu bence İslam’ın soluna aday olmamak değil, hayatın içinde olmamaktı.

Bu noktada Bilici’nin şu satırlarına küçük bir düzeltmeyle tamamiyle katılırım:

“-Türkiye’nin solcuları değil – Türk solcuları genelde sermaye ve bürokrasi elitlerinin iyi niyetli çocuklarıdır.”

Özellikle de 12 Eylül öncesi için bu, son derece geçerli bir saptamadır.

Solun belirleyici kadroları, fikriyatını kuranların neredeyse tamamı, o zamanlar küçük burjuva dediğimiz, şimdi orta sınıf olarak adlandıracağımız bir sosyoloji ve kültürel iklimin çocuklarıdır. Memurlardır, devlet işletmelerinin kalifiye işçileridir.

Ama Türkiye solu dediğimizde ve günümüzü de içererek konuşmaya başladığımızda Kürt Özgürlük Hareketi ile birlikte bu tablo çok büyük bir değişime uğrar.

BDP seçmen profillerine baktığımızda bu ülkenin en yoksul, en az eğitimli, inançlı kesimlerini görmeye başlarız.

Dahası dünün Stalinist Kürt siyasi hareketi, bu gün milyonlarca inançlı insanı sola taşıyan; feodalizmin göbeğinde tarihin en büyük, demokratik, seküler kadın örgütlenmesini yaratan, ekolojist cinsel özgürlükçü, çoğulcu bir toplum inşasına kolları sıvamış durumda.

Bu nedenle Bilici’nin “Kürtlere ve Alevilere tutunan Türk solu” saptaması da eskimek üzere. Bu saptamanın geçerli olduğu uzunca bir dönem elbette var.

Ama ne zaman KÖH, Kürdistani siyasetin yerine enternasyonalist, çoğulcu bir siyaseti ikame etti, o günden beri yepyeni derslerle yüzyüzeyiz. Artık bir harmanlanmadan söz etmek çok daha doğru olur kanısındayım.

Hele beş aydır Rojava’da tanık olduklarımla birlikte bakınca, “Türkiyelileşme” kavramının bile KÖH’ün Türkiye’yi de içine alan Ortadoğu merkezli siyasal açılımına haksızlık olacağını düşünüyorum.

Öte yandan Türk solu olarak, attığımız her adımın bundan böyle, Ortadoğu’da hangi karşılıkları üreteceğini düşünmeye başlamadan önce, birlikte mücadelenin Türkiye ufkunu sindirebilmemiz daha mümkün görünüyor.

Biliciyle bazı konularda katılamayışımın nedenini, solun yabancılığının nedenlerine ilişkin tespit farklarımızda görüyorum.

“Solun” bu topraklarda yerli olamayışı, iyi Türkçe konuşan turist gibi oluşu, bence İttihatçı köklerimizle çok ilgili.

Evet Türk solu bence İttihatçıların torunlarıdır.

İttihatçıların başlattığı TC nin sürdürdüğü kıyım, bu ülkede sadece Ermenilerle sınırlı değil.

Aynı zamanda büyük bir kültür kıyımı da yaşandı. Ki, bütün zihniyet evrenimiz bu kültürel soy kırımın travmalarıyla malül.

Yerli olmak, toprağının hakikatini tanımak ve bilmek demek.

Peki bu toprağın hakikatini kim tanıyor, kim biliyor?

Ermeni, Rum,Yahudi, Süryani, Asuri, Laz, Çerkez, Gürcü ve Kürtlerin entellektüel birikimlerinin, edebiyatlarının sanatlarının bilimlerinin topyekün yokedildiği bu toprağın hakikatini hangimiz tanıyoruz.

Türkün balyozunu bu kadar beynine beynine yemiş, kendisine münevver süsü vermiş, bir yarı münevver kuşak, yarata yarata kendi şövenizmini ve oryantalizmini yarattıysa, daha hangi laneti istiyoruz ki?

Onlarca ulusu yok edip kalıntılarından yaratacağın %99 u müslüman Türk ulusu bu işte?

Dünyanın en kötü eğitim sisteminden, en cahil gençliğine, bir enkazın üzerindeyiz.

Yani ne İslamı biliyoruz, ne Hıristiyanı ne de Museviyi; ne bilimi, ne ilimi…

Bu ülkenin gezmediğim şehri kalmadı; kendi güzelim beş ayrı makamdaki kutsal müziğini günde beş kez onbinlerce minareden, bu kadar kötü sesli, bu kadar usulden yoksun insanların kötü hoparlörlerden bağırmasına tahammül edebilen bir inanç kesiminin solundan mı söz ediyoruz?

Bu kadar sinik, bu kadar kendisine dayatılmış yapıntı kimliklerle lanetli, devlet suçlarına ortak bir toplumda yerellik, yerlilik ne demek?

Bir geniş aileden söz ediyor olsaydık, bu ailenin ruhunu nasıl tarif ederdik?

Geçtim peygamberin cenazesini kim kaldırdı, binlerce sahabesi o an neyle meşguldü?

Geçtim İslam’da reform oldu mu; olur mu?

Bunca cinayete susmuş, susmak zorunda bırakılmış bir toplumun ruhu nasıldır acaba?

Kendi sesini, müziğini, şiirini kaybetmiş bir toplumun inancı da ne kadar yaralı ve hasarlıdır acaba?

Dinler de toplumların ruhu değil midir?

Bu ülkede sol orjinal bir politika, bu nedenle çok zor.

Her alanda böylesine referans noktalarını yitirmiş bir ülkede, sol, islam, muhafazakar, reformcu ne anlama gelir? Birşeyin merkezini bilmeliyiz ki sağını solunu bulabilelim.

Ruhunu yitirmiş bir topluma kirletilmemiş, tüketilmemiş anlamlar üretebilmek, sinizminden kurtulacak öz saygıyı ve özgüveni kazandırmak, ve tüm bunları bir din, milliyet ya da cinsiyet yerine insan temelli ele almak.

Kimbilir belki de henüz sadece islamın solu değil, insanlığımız hakikatten uzak ve çok boş.