Rojava Günlüğü – 9

28/03/2015

Haluk Ünal

 

Kobane toprağına ayağımı bastığım andan beri koca bir dağı delmiş gibiyim. Kasım başında Kobane’ye girmek için yaşadıklarımdan sonra, bu bir zafer.

Elbette buranın Şirinleri oturup beklemiyor; öbür taraftan dağı deliyorlar; onlara çok şey borçluyum.

Kobane kapı tr.

Yine tek başınayım. Kameraman da, sesçi de benim. Umarım, yönetmenlik yapmaya zaman olur.

Yanımda gelecek tek bir profesyonel bulamadım. Bulunabilir miydi emin de değilim. Kim bunca riski, tehlikeyi göze alır bizim sektörde? Ya da Rojava kimin umurunda? Büyük çoğunluğu çöp ürettiğinin bile farkında olmaksızın, bu çöplerin sağlayacağını sandıkları kariyer ve şöhret imkanları için birbirinin gözünü oymakla meşgul.

Bir sinema sanatçısı, ya da sanatçı, yaşadığı ülke de dahil, parçası olduğu büyük coğrafyanın kaderini belirleyecek bir savaştan ilham almaz mı? Bu savaşı anlatmak için yanıp tutuşmaz mı? Neye yarayacak onyıllarca biriktirdiğimiz yetenek ve deneyim? Neyse…

kobane kapı kb

Nasıl bir yağmur, fırtına; gözümüzü açamıyoruz. Aylardır Rojava’da böylesini görmedim. Kobane halkına Newroz keyfini bile çok görüyor gökyüzü.

Yanımdaki genç savaşçı, itirazımı duymuş olmalı. “Biz bu yağmura, fırtınaya rağmen DAİŞ le başa çıktık; bu gün bayramımızı kutlamaya engel olmaz merak etme.”

IMG_2023 IMG_2024

 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçekten de kimse umursamıyor; bir santim yerinden kımıldamaksızın, sanki hava günlük güneşlikmiş gibi saatlerce slogan atıyor; bütün konuşmacıları can kulağıyla, özellikle de Cemil Bayık’ın Kandil konuşmasını, Öcalan’ın Amedde okunan mektubunu naklen dinliyor.

Toplantı sonuna doğru Kanton Başbakanı Enver Müslim’in çağrısıyla bütün konuklar araçlara doluşup, başbakanlığa geçiyoruz.

Başbakanlık binası Kobane’deki durumun özeti gibi.

IMG_2030

IMG_2032

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Su yok, elektrik yok, yiyecek bile çok zor bulunan şeylerden.

Bu durumun bir kaç aylık bir mesele olduğunu da sanmayın. 2,5 yıldır süren kuşatmadan sözediyoruz. Çepeçevre düşman.

 

 

İŞİD/DAİŞ, binbir adlı bu düşmanın en son şekli. (Toplumsal hassasiyetler ve algılar ne garip; apırsanız da köpürseniz de burada herkes çeteyi, kulağınızı tırmalayan kısaltmasıyla anıyor; DAİŞ.)

İŞİD nedir, nasıl ortaya çıktı vb. gazetecilerin işini gazetecilere bırakıp, sadece çok çarpıcı bir entrika hikayesi, sivriltenlere tek tek batan sağlam bir kazık olduğunu söyleyip geçeyim. Siz de sıranın kimde olduğunu düşünün.

Ama sonuç olarak bin bir adlı bu lanet, doğudan, batıdan, güneyden, kuzeyden her üç kantona da nefes aldırmamış.

Elbette adımızı taşıyan devlet de bu yıkımın ebeliğini yapmış, beşiğini sallamış durmuş. Bu ayrıcalıklı utanç verici bilginin, “uzun adam”ın tutkuyla ilan ettiği “düştü düşecek” müjdesine içkin olduğunu tahmin etmek zor değil.

Elbette bilginin tek ve önemli eksiği, “uzun adam” ve benzerlerinin hiç bilmediği ve tanışamadan göçüp gideceği özgürlük tutkusu.

O tutku yalnızca Enver Müslim’in gözlerinden değil; koca salonun tavanında kocaman sarı bezden bir yamanın; havan, doçka, biksi, kaleşnikof delikli pencerelere cam yerine kapladıkları naylonların arkasından da bize bakıyor…

IMG_2031biIMG_2033

İki katlı bu bina 24 saat süren inanılmaz bir çatışmaya sahne olmuş. Üst katta başkanlık odasında 10 kadar YPG/YPJ savaşçısı, alt katta, bahçede, çepeçevre mahallede İŞİD çeteleri.

İşte o özgürlük tutkusu, irade üstünlüğü kuşatmayı kırmayı başarmış. Geride kalansa delik deşik duvarlar, kırık dökük cam ve kapı pervazları, kullanılamaz hale gelmiş, odalar, cihazlar, bilgisayarlar, tuvalet ve mutfaklar.

Enver Müslim, sıcak, içten karşılamasını “ Az ötede Amed’deki Newroza katılmak yerine buraya geldiniz. Sizleri misafir olarak görmüyoruz. Hemşehrilerimizsiniz.”diyerek bitiriyor.

Bir çok konuk bu konuşmaya karşılık veriyor. Duygularını, dileklerini dile getiriyor. Benim de birşeyler söylememi beklediğini hissediyorum bakışlarından; sırılsıklam, çamur içindeyim, sert ve soğuk rüzgarın sersemliği çökmüş üstüme; böyle anlarda konuşmak, duyguları kelimelere dökmek çok da zor üstelik.

Tanık olduklarıma sıfat bulmakta, tasvir etmekte zorlandığımı; içimin hayranlık ve saygıyla dolu olduğunu, söyleyebiliyorum.

Sonra da çay ve felafel dürüm servisi başlıyor. PYD basın sözcüsü korumayla birlikte çayları dolaştırırken, dışişleri bakanı elinde şeker arkalarından geliyor. Biz “ne mutlu türk olanlar”ne zaman böyle yöneticilere layık olacağız? Ne zaman hak edeceğiz bu ayrıcalığı?

Toplantı bitiyor, yavaş yavaş kapının önüne çıkıyoruz. Rüzgar hafiflemiş biraz, yağmur durmuş.

Bu güzelim topraklarda, hardal çiçekleri sarmış dört bir yanı. Baharın müjdecisi…

IMG_2047

Telefonum çalıyor; Heval Rengin, Cezire Kantonu eski savunma bakan yardımcısı; haber almış olmalı, beni arıyor. Açıyorum; “Heval Haluk, Neredesin?”

Heval, yol arkadaşı demek. Ama siz kardeş, arkadaş, dost, can, diye tercüme etseniz de yanlış olmaz. Bu sihirli kelime, bütün hiyerarşileri silip atıyor; sayınları, pek sayınları, aman efendimleri, yaman efendimleri yok ediyor.

Az sonra bahçe kapısından, o güzel gülüşüyle, sıcacık, kırk yıldır görmediğim kardeşim gibi giriyor, Heval Rengin. Kucaklaşıyoruz. Türkçeyi iyi anlıyor; çat pat konuşabiliyor.

Yeni görev yeri Kobaneymiş meğerse.

İçim parçalı bulutludan, güneşliye dönüyor. Ayaküstü bir sohbetin ardından, ertesi gün Savunma Bakanlığında buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Gün bitmek üzere, birlikte geldiğimiz heyetle vedalaşıyorum. Benim gibi her türden marifet sahibine kılavuzluk ve ev sahipliği yapan Mustafa’nın arkasına takılıp, nasıl yürüdüğü meçhul bir minibüse binip, kalacağımız eve doğru yola çıkıyoruz. İçimin günden geceye dönüşüne Gece Yolcuları eşlik ediyor: “Kendine İyi Bak.”