Ağustos Seçimi ve Solun İletişimi (*)

25/09/2014

A. Haluk Ünal

Solun tarihen iç gerilimlerinin en önemlisi, kendimize atfettiğimiz yüksek haklılık ve doğruluk ile, siyasi yelpazenin kitlesel olarak en küçüklerinden biri olma gerçeğimiz arasında vücut buldu hep.

Üstelik, merkeziyetçi, tekçi, erkek ve otoriter geleneğimiz bizi Kemalizmle, milliyetçilikle akraba kıldığı halde kitleselleşme, Cumhuriyet tarihi boyunca en temel sorunumuz olmayı sürdürdü.

Bu gerilimin çözülme ihtimali ile iki kez karşılaştık. İlki 68 isyanı ve 73 parlemento seçimlerinde Ecevit’in aldığı yaklaşık % 33’oy; ikincisi de yine birbirinden ayrı düşünülemeyecek Gezi İsyanı ve 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın aldığı yaklaşık % 10 oy.

Çok farklı iki dönem ve birbirinden çok farklı siyasal çizgilerden bahsettiğimin farkındayım, ancak bu yazının amacı bakımından da önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.

68 hareketi zamana karşı dayanıklılığını, her konuda olduğu gibi, iletişim alanında da kendi dilini, söylemini, imge ve simgelerini, kendi hikayelerini ve kahramanlarını, kitleler tarafından, pratik eylemin içinde yaratmayı başarabilmesiyle kazandı.

Üstelik, bir soyutlamanın, iletişim kavramıyla ele alınan bir tasarımın ürünü de değildi.

Ancak hareket, yarattığı kitlesel birikimi kendi yarattığı kitlesel bir potaya taşıyamadığı için, “Demokratik Sol” konseptini ortaya atarak, kendisiyle akraba söylem ve imgelere sahip olduğunu ima eden CHP’ye teslim etmek durumunda kaldı.

Nasıl ki, Ecevit’in yükselişindeki 68 rüzgarının etkisini görmezden gelemezsek; Demirtaş’ın başarısındaki gezi rüzgarı etsini de görmezden gelemeyiz.

Üstelik bu kez akrabalık imasından öte, Gezi isyanının taleplerini program olarak kabul eden bir parti söz konusu.

 

Probagandadan İletişime

Türkiye Solunun tarihini iletişim anlayışı açısından dönemlere ayırabilir miyiz?

Bu konuda yapılmış bilimsel bir araştırmanın bilgilerine sahip olmadığım gibi, böyle bir araştırma var mı ondan da emin değilim.Bu nedenle gözlemsel, iğretileme bir dönemselleştirme yapmaya çalışacağım.

Bence Türkiye’de solun, Cumhuriyetin kuruluşundan 1990 lara kadar olan dönemini probaganda kavramı çerçevesinde ele almak ve incelemek gerekir.

Kavram latince; konuştuğumuz anlamıyla ilk kullanımı da 30 yıl savaşları öncesinde Papa tarafından kurulan ve misyonerliğin merkezi kurulu olan “İnancı Yayma Meclisi’ne (Congregatio de Propaganda Fide)” dayanıyor.

Daha sonra Amerikalılar anlamını değiştirmeden kavrama sahip çıkıyor ve birinci Dünya savaşında kendi savaş politikaları ve bu doğrultudaki çalışmalarında kullanıyor.

Bu güne kadar ulaşan kullanımı ise, kavramı ABD den alıp, kendi hükümetinde bir Bakanlığa adını verecek kadar işlevselleştiren Hitler ve onun Probaganda bakanı Göbels’e ait.

Aynı kavramın solun literatürüne tartışılmaz bir biçimde girmesi, 1917 Rus devriminden sonra. Ruslarla birlikte bir de kardeş ediniyor kavramımız; ajitasyon.

Probaganda faliyeti istisnasız, partilerin içindeki özel organlarca; parti devletlerinde ise bu organların devletleşmiş biçimlerince yürütüldü. Probagandanın içeriği, malzemesi bu organlarca tasarlandı ve üretildi.

Sonuç olarak 90lara kadar, kendisine sosyalist diyen ülkelerin etkisi altındaki bizler de bu kavram çiftini aynı yöntemlerle ve sadakatle kullandık. Hem de ne yazık ki, ilk verilen ve sonra hiç değişmiyen anlamıyla: inanç yaymak…

90lı yıllarda, küresel sermayenin, bütün kapalı toplumları “açık topluma” dönüştürme ve küresel pazarın parçası haline getirme politikasının sonuçlarıyla tanıştık.

Eh ortada bir pazar ve de müşteri varsa, bir de pazarlayan olmalıydı. Halkla ilişkiler ve Reklam, tanıtım kavramlarının hayatımıza yaygın ve güncel anlamıyla bu dönemde girdi.

Amerikalılar, Hitler ve Stalin ve soğuk savaş döneminde bütün olumsuzlukları görülmüş ve eskimiş, yıpranmış probaganda terimini bırakıp, onun daha şık ve sivil olan “Halkla İlişkiler”i devreye çoktan sokmuştu. Dahası en genel adıyla hizmet sektörünün lokomotifi olan bir meslek alanını ve sektörü de beraberinde yaratmışlardı.

İşin özü değişmese de yöntem ve araçlar incelmiş, çeşitlenmiş, ve zenginleşmiş; veri araştırma şirketleriyle tahkim edilmişti.

Devletler ve siyasi partiler de artık veri araştırma, Halkla ilişkiler ve reklam şirketlerinden oluşan bir sacayağı ile toplumla ilişki kurmaya başladı. Adına da “siyasal iletişim” denilmeye başlandı.

Elbette bir çok konuda olduğu gibi Türkiye’de bunun da öncülüğü Özal’a ait. 80 ve 90 lar bütün partilerin Amerikan tarzı halkla ilişkileri öğrendiği yıllar oldu.

Solun iletişim tarihi de bu dönemin kültüründen payını alacaktı.

Devrimin Aşkla iletişimi

1995 yılında ÖDP’nin kuruluşu bir çok konuda olduğu gibi bu alanda da yeni bir döneme geçilmesi anlamına geldi.

Bizler de yeni iletişim modelini çok başarılı bir biçimde kullanmış, karşılığını da bir bakıma almıştık.

Ancak probaganda döneminden kalma zihniyetimiz değişmediği için, Aşkın ve Devrimin Partisi gibi romantik bir sloganla

hala toplumun en geniş kesimlerine değil, solun kitlesine ve askeri darbe sonrasında sol örgütlerden uzaklaşmış kesimin geleneği elden bırakmadan yenilenme talebine hitap ediyorduk.

Teslim etmeliyim ki, bir ilkti ve Türkiye solunun tarihindeki en viral, en zekice tasarlanmış ve başarılı kampanyaydı.

Bizim sermaye partilerinden farkımız, onlar gibi büyük bütçelerimizin olmayışı; katkı veren reklam ajansının gönüllü olması, ve en önemlisi de nabza göre şerbet dağıtmıyor olmamızdı.

Hırant’ın Arkadaşları

Solun iletişim serüvenindeki ikinci önemli dönüm noktası bence, kendilerini Hırant’ın arkadaşları başlığı altında kimliklendiren önemli bir kısmı iletişimci olan sivil insiyatifin çalışmasıdır.

Prekarya, yeni zanaatkarlar veya altın yakalılar, hangi adı severseniz farketmez; ağırlıkla kültür endüstrisinde konumlanan, marifetlerini kiralayarak varolan, gezi isyanına tamamiyle damgasını vuracak olan sosyolojiye ait bağımsız bireylerin öncülük yaptığı ve hala tüketilmemiş bir süreçten söz ediyorum.

Bu evrede Liberal model de geçerli değildi artık. Ortada ne bir parti, ne bir merkez ne de bir ajans söz konusuydu. Hareketin fikri takibini sağlayan, koordinasyonunu yapan ve görünür olmamak için azami özeni gösteren öncüleri vardı.

Hırant Dink’in ölümüne neden olan siyasal suikastin suçlularını açığa çıkartmayı ve bu yönde toplumdaki duyarlılığı mobilize etmeyi hedeflemiş bireylerin iletişimi, aynı zamanda örgütlenmenin de kendisi haline geldi.

Kampanyanın dili ve uslubu da onu vareden nebula gibiydi, esnek, hareketli ve bulaşıcı…

Gezi ve Sosyal Medya devrimi

Bu tarihçenin şu an için son ve en büyük dönüm noktası, bir çok açıdan olduğu gibi solu iletişim zihniyeti açısından da yeni bir evreye geçirmiş olan Gezi isyanı elbette.

Tamamiyle sosyal medya üzerinden örgütlenen, çağın en gelişmiş dijital araçları üzerinden iletişim kuran ve omurgasını altın yakalıların oluşturduğu bu hareket, gerek örgütlenme, gerekse iletişim açısından yalnıca yerel değil aynı zamanda birbirinden çok farklı coğrafyalarda, birbirinden bağımsız, birbirini taklit edebilen, doğrulayan ve zenginleştiren, küresel bir model.

Farkındayım, bu uzun yazı hala başlığına sadakat göstermemiş gibi görünüyor. Ağustos seçimleri ve Selahattin Demirtaş’ın kampanyasını ve diğer adaylarla kıyasını henüz ele almadım. Tersine böyle bir değerlendirmede kullanacağım bilgi ve ölçütleri ortaya koymayı tercih ettim.

Böylece hem kendi ölçütlerimi ve bilgimi eleştiriye açmış olduğuma, hem de Demirtaş kampanyasının bütün aktivistlerine bir tartışma vesilesi yaratabileceğime inanıyorum.

Elbette başlığa ilişkin hiç bir şey söylemeden bitirmek olmaz. Demirtaş kampanyası, omurgasını varolduğu kadarıyla HDP örgütlenmesinin oluşturduğu bir çalışmaydı.

Hizmet alınan bir veri araştırma şirketi ya da bir ajans yoktu.

Kampanya stratejisi ve İletişim tasarımında, toplanmasına vesile olup, içinde yer aldığım bir gönüllü profesyonel iletişimciler grubu, KONDA’nın yayınlamış olduğu ilgili rapor ve verilerin yol göstericiliği ve yanımızda da köprü olarak HDP’nin “Basın, Yayın, Probaganda Bürosu”ndan sorumlu Başkan yardımcısı aracılığıyla Merkez Yürütme Kurulu vardı.

Zaten gerek partinin programı ve gerek Gezi isyanındaki temsili, gerekse yerel seçimlerde tanınmaya başlayan yaklaşımı önemli alametler olarak belirmişlerdi.

Aynı kollektif aklın, parti içinde ve çekim alanında bir çok aday adayı bulunmasına rağmen, Demirtaş’ta karar kılması ise, Gezi ruhunu ve işaret ettiği modeli benimsemekteki niyetin başarılı bir ifadesiydi bence.

Ancak yukarıda altını çizmiş olmamdan da anlaşılacağı gibi, ne yazık ki henüz, HDP nin kollektif aklı, 21. yüzyılda örgütlenme, iletişim ve örgütlenme ilişkisi üzerine düşünmeye yeterli zamanı ayıramamış. Konuyla ilintili büroyu soğuk savaş döneminden kalma terimlerle adlandırmaları, yani görev tanımı yapmaları bunun en görünür kanıtı.

Diğer adaylar mı; biri geleneksel CHP probaganda kültürüyle liberal model arasında sıkışıp kaldı. reklamcıların elinde perişan oldu.

Diğeri ise bizzat kendisinin yürüttüğü probaganda bakanlığını ne zaman açıklayacak merakla bekliyoruz.

2015 seçimleri de kapıda…

—————

(*) Yazı, 78 liler Federasyonu Yayın organı “Tükenmez” dergisinin Güz 2014 sayısı için hazırlanmıştır.