HDP yönetimine açık mektup – 2

12/08/2014

HDP’yi Demirtaşlaştırabilecek miyiz? (*)

A. Haluk Ünal

Düşüncelerimi paylaşmaya başlamadan önce, iki gözlemimi paylaşarak başlamak daha iyi olabilir.

İlk gözlemim;  bence toplum bu seçimde HDP’ye çok önemli bir avans verdi. Ve dedi ki, “eğer Demirtaş’ın imgesini ve pozitif, aleternatif söylemini partinize hakim kılabilir; altını da gerektiği gibi doldurursanız; giderek artan biçimde yanınıza geleceğim.

İkinci gözlemim ise seçim sonuçlarına verilen tepkilerle ilgili.

Seçim sonuçları karşısında BDP kökenlilerde en azından bir burukluk; diğer bileşenlerde ise hafif şaşkınlıkla karışık sevinç gözledim.

Elbette bu bilimsel, kapsayıcı bir veri değil, ama temsili niteliği bakımından çok yanıldığımı da sanmıyorum.

Ayrıca, dağlarda onbinlerce gerillası, ovada yüzlerce belediyesi, parlementoda onlarca milletvekili ve onlarca ülkede milyonlarca diasporası, kendi coğrafyasında %50 lerin üzerinde oy oranı olan (yani örneği olmayan) bir hareketin özneleri,%4 lük bir artışa yüksek bir sevinç gösterse şaşırtıcı olurdu.

Diğer HDP bileşenleri, (öz gücü %1 lerde) %8.5 lara razıyken %10’u yakalamak; doğal olarak büyük bir sevinç ve heyecan kaynağı oldu.

Sakın gözden kaçırmayalım, en büyük sevinci yaşayanlar ise, (benim gibi) ÖDP’nin kuruluşuyla yakaladığı umudu, iki yıl içinde büyük bir hayal kırıklığıyla kaybedip; şimdi yeniden Demirtaş’ta bulan; yüzbinlerce bağımsız, tekil demokrat ve özgürlükçüdür.

Peki değerlendirmemizi hangi kritere göre yapacağız?

Ya da bu üç çok farklı varoluşun sahiplerini birlikte mutlu edecek; sürdürülebilir bir vizyon mümkün mü?

 

Eşitsiz ve Birleşik Gelişme

Ya da dezavantajın avantajı diyelim…

Tıpkı görme engelli birinin işitme yeteneklerinin aşırı gelişmesi gibi.

Çünkü, yukarıda söz ettiğim harmanlanması çok güç üç sosyolji de kısmiliklerinin ve büyüdükleri toprağın engelleriyle malül.

Doğru bir harmanlanma modeli ise bu kesimlerin toplamından çok daha büyük bir enerjiyi ve ortak aklı yaratmamız anlamına gelecek.

Nasıl, Batı coğrafyası onyıllardır Demirtaş gibi bir figürü yetiştiremediyse; Kürt coğrafyası ve Kürdistani politika da, Kürt Siyasi Hareketinin “Demirtaşlığını” ortaya koymasına fırsat verecek kadar büyük bir vesile ve zemin yaratamadı.(Bunun tersi örnekleri de Kürt kardeşlerim bulsun.)

Kürt Özgürlük Hareketi(KÖH), Türkiye toplumunu kucaklamayı hedefleyen bir sosyal siyaset stratejisine karar vermese, bu mümkün olamayacağı gibi; bunu destekleyen, köpürten, besleyen bizler olmasak; şu an fiilen %10, manen çok çok üstünde bir gücü temsil eder hale gelemezdik.

Beş yıl içinde T.C. politikalarını denetleyecek ve reforma zorlayacak %20-25 leri test eden bir güce, Demirtaş’ın tebliğ ettiği sosyal siyaset ilkelerinin altını doldurmadan ulaşamayacağımız da çok açık.

Zaten böyle bir kitlesel güce erişecek siyasi alternatif olmayı planlamadan bütün emeklerin heba olacağını görmemek artık aptallıkla bile açıklanamaz.

 

Önce Ekmek Sonra Ahlak

Geçtiğimiz 2013 ve 2014 Gezi İsyanı, son Yerel Seçim ve dün sonuçlanan CB seçimi ile birinci Cumhuriyet’in kabuğu kırıldı; inkar ettiği bütün kesimler önemli ölçüde toplumsal meşruiyetlerini sağladı. Deyim yerinde olursa bir senaryo finaline ulaştı.

Peki, bundan sonra meşruiyet mücadelesinin yerini ne alacak?

Kaçınılmaz olarak sosyal sorunlar, siyasi ve ekonomik demokrasi talepleri kimlik sorunlarının önüne geçmeye başlayacak.

Ya da kimlik kutuplaşması, sosyal talepleri örtmeye yetmeyecek.

Hangi kimlikten olursa olsun, kimliğimi özgürce taşıyorum, kira vermesem, ekmek almasam, doktora gitmesem, çocuğumu okutmasam da olur diyecek; birini tanıyor musunuz?

Daha kaç dönem, Kürdistan belediyeleri belediyecilikte zafer kazanmazsa, kalıcı olabilir?

Daha kaç seçim, popüler bir dille ve halkın temel ihtiyaçlarını yanıtlacak, nasıl bir ekonomi politikası; nasıl bir eğitim politikası; nasıl bir sanayi politikası; nasıl bir enerji politikası; açılımı yapmadan idare edebiliriz?

 

Vaadettiğimiz yaşamı önce içimizde kurabilecek miyiz?

Selahattin Demirtaş’ın kampanya sürecinde, kendisine sorulan bir soruyu; “Biz Türkiyelileşmiyoruz, Türkiye’yi HDP lileştirmek istiyoruz”diye yanıtlamıştı.

Şimdi buna o gün Demirtaş’ın söyleyemeyeceği cümleyi de ekleyebiliriz: peki HDP yi “Demirtaşlaştırabilecek miyiz”?

Diyebilirsiniz ki, Demirtaş’ı seçen akıl bunu da başaramaz mı?

Başarmayı çok istese de bence ciddi engellerle karşı karşıya.

Ama ben kendi payıma yaşayarak gözlediğim çok çapıcı bir örnekle yetineyim.

2014 yılında, gezi sonrasında, önüne Türkiye’nin ana muhalefeti olacak bir kitleselleşme hedefini koymuş bir partinin iletişim ve medya işleriyle ilgili görevlendirdiği büronun adı “Basın Yayın Probaganda Bürosu” olabilir mi?

Yani bir tarafta KÖH gibi Dünyalı bir organizasyon; bir yanda Türk solunun 90 lardan başlayan yenilenme süreçlerinde imzası olan bir kadronun bir arada olduğu HDP, 30 Mart yerel seçimlerine ve CB seçimlerine soğuk savaş döneminden kalma basın, yayın, probaganda terimleriyle nitelediği bir büroyla girmiş olabilir mi?

Eğer parti, her iki seçim sürecinde benimsediği iletişim stratejisine ve elindeki araçları kullanmakta çağın gereklerine uygun davransaydı; basit bir adlandırma hatası der geçerdik. (Ayrıca adlandırmada hatanın anlamını da hepimizden daha iyi anlatacak donanımda bir topluluktan söz ediyorum.)

Zaten şu anda aldığımız oy da en az bir kaç puan daha yukarıda olabilirdi.

Yerel seçimlerin iletişimi başarılı değildi, biliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimindeki başarı ise, büyük ölçüde seçilen seçim stratejisi ve sayın Demirtaş’ın profesyonel iletişimci gibi çalışan aklı, mizahla beslenen zekası, basireti ve insan sesi çıkarabilme yeteneği ile ilgilidir bence.

Ayrıca ileri sürdüğüm eleştirinin parayla pulla da ilgisi olmadığını belirteyim.

Tamamiyle biraz sonra biraz daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım yaklaşım ve zihniyetle ilgili.

Örneğin HDP gibi elinde Birer milyon kişilik dört merkezi mecrası, yüzbinin üzerinde milletvekillerinin kişisel hesapları, dost TV, Radyo ve internet haber siteleri, genç, yetenekli ve çalışkan bir ekibi olan her modern kurum, bütün bu imkanları tek merkezden, planlı ve senkron kullandığında, sosyal medyayı sallar, her gün TT olabilirdi.

 

İletişim=Örgütlenme=İletişim

Gezi isyanı, örgütlenme ve iletişim tarzı, başlıktaki önermenin önemini, bir kez daha, tartışılmaz biçimde kanıtlanmış oldu.

Bir kez daha dedim, çünkü bu ilke, yeni keşfedilmedi. Aslında bu, 1900 lerin başında bütün dünya solunun bildiği bir prensip. Ama ne yazık ki, bu da unutulmuş bir bilgiye dönüşmüş.

Sosyalist olduğunu iddia edenlerin tamamının hatırlaması gerekir; Lenin, örgütünü kurmadan önce medyasını kurdu. Ve partiyi bu ana mecra çevresinde örgütledi.

ana mecra olarak yarattığı medyaya da katiyen probaganda görevi vermedi.

Tersine ısrarla, altını çize çize, sosyal demokratların siyasi faliyetlerinin muhtevasının “gerçekleri açıklama kampanyaları” olduğunu anlattı.

Hatta, Iskra(Kıvılcım) adını verdikleri gazeteye öyle bir gazetecilik itibar hedefi koydu ki, “egemen sınıf fraksiyonlarının bitmez tükenmez kavgalarında birbirlerine devlet sırlarını silah olarak çekmek istediklerinde, kendi basınları buna alet olymayacağı için, Iskra’nın bu tür belgeleri yayınlayacak tek mecra olarak güven yaratmasının öneminden söz ediyordu.

Bu argümanı gelenekçi dostlar için hatırlattım.

Gezi kültürüne ve yarına bakanlar için bunu günümüzde nasıl anlamak gerektiği, asıl önemli konu.

 

Aslolan Yöntemdir

Bu noktada Türkiye’de kullanılan siyasal iletişim modellerine kısaca göz atmak lazım.

Bunlardan ilki bizim de onyıllarca kullandığımız, merkeziyetçi örgütlenmenin, basın yayın probaganda büroları yaklaşımıdır.

Bu bakış açısı kitlesel iletişimi ajitasyon ve probaganda kavramlarıyla ele alır. Bu jakoben modernist zihniyet parti farkı gütmeksizin, kendi kanatlerini, iletişimin temel malzemesi kabul eder. Parti örgütleri ve üyeleri de bu içeriği tasarlayan mutlak merkezi aklın ileticileridir.

İkinci yaklaşım 90 larda sermaye partilerinin Batı’dan ithal ettiği liberal modeldir.

Parti yine merkeziyetçidir, ancak para gücü partinin amacına uygun bir çok uzmanı partiye kazandırmıştır.

Bu modelin en önemli yeni unsuru veri araştırma kuruluşlarıdır.

Pazarlanacak siyaset bilimsel yöntemlerle, toplumun ihtiyaçlarından hareketle biçimlendirilir. Partinin temsil ettiği sınıfın ihtiyaçları, toplumsal ihtiyaçlarla ambalajlanır.

Partinin ve bu uzmanlar topluluğunun ürettiği içeriği ambalajlayacak bir de reklam ajansı bulunur.

Merkezin ürettiği içerik profesyonel iletişimcilerce ambalajlanır ve paranın satın aldığı bütün mecralarda kullanılır.

Biz de henüz bu zihniyet ve modelin yoksulunu tercih etmekle sınırlıyız. Yani bizim profesyonellerimiz, gönüllü. Ama değişen bişey yok, siyaseti merkezi akıl bilir; profesyonel iletişimciler de bunu ambalajlar, bakışını aşmamıza yardımcı olacak bir modele sahip değiliz.

İletişim, Partinin siyasal çalışmasının ta kendisidir. Çünkü biçim içeriğin somutlanmış halidir.

Bu nedenle iletişimin ilk ve en temel halkası olan iletişim tasarımı, hareketin fikri sermayesinin, partinin fikrini yapan bütün mekanizmaların (buna iletişimcileri ve veri araştırmacıları dahil edin ki, hemen tamamı entellektüel donanımlıdır.) ortak bir zeminde tasarım yapması; kampanyalar tasarlamasıdır.

Sonra her yerelde bu genel tasarımın özelleştirilmesi, çevreden merkeze geliştirilmiş, merkez halkada finalize edilmiş içeriğin, imge ve formların çevre halkalara yeniden tercüme edilmesi gerekir. Ve bu interaktivite ve senkronizasyon kampanya boyunca devam eder.

Bu modelin önermesi; partinin politika üretimi aynı zamanda iletişim tasarımıdır, cümlesiyle özetlenebilir.

Bunun mantıksal sonucu bütün partinin ve çevresindeki halkaların, büyüklü küçüklü birimlerin iletişim dili ve metodlarında birlik, interaktivite ve senkronizasyon sağlanmasıdır.

Akıllı telefonunuzla bilgisayarınızın ve benzer araçlarınızın sürekli birbirini güncellemesi ve interaktif bir ilişki içinde olması gibi.

Ya da Google’ın mutfağındaki yüzlerce uzmanın yanısıra, her kullanıcısının da bir geliştirici, yönetici olduğu gibi.

Merkez yöneticilerinin en akıllı en bilgili en zeki olduğu varsayılan model geçmişte kaldı.

Artık kapitalizm bile örgütlenmede merkez (CEO) yöneticilerden, çalışanlarının yetenek, birikim ve deneyimlerini azami oranda sürece katan modeller geliştirmelerini, değer ve kıymet bilirliği temsil etmelerini şart koşuyor.

Bu söylediğimin anlaşılabilmesi için Gezi isyancılarının sosyal medyada hiç bir merkezi yapıları olmaksızın yarattıkları dil, uslup birliği ve iletişim hızına bakmak yeterli.

Zaten Demirtaş’ın tanıttığı ilkeler, partinin programından alındığına göre, parti de kendisini çok merkezli yaşam gerçeğine uygun, ademi merkezi, liyakat, uzmanlık ve yetenek esaslı organize etmek zorunda.

Katılımcı demokrasiyi de ahlaki bir sebeble değil; toplumun birikmiş en ileri yönlerini birleştirmenin, geliştirmenin ve paylaştırmanın tek yolu olduğu için savunmuyormuyuz?

 

(*) Öncelikle bir ricam var, partide müthiş bir çabayla çalışan aktivistler, bu eleştirilerimin karşısına emeklerini çıkartmasın, ve kişisel olarak üstlerine alınmasınlar, lütfen.Siyasette emek en yüce değer değil, ancak doğru stratejiyle, doğru işbölümleriyle emek değerini, kıymetini bulabilir.Ayrıca zaman birbirimizin sırtını sıvazlama değil, ömrümüzü verdiğimiz bu mücadelede yeniden ele geçirdiğimiz bu tarihi fırsatı hızla kuvveden fiile çıkarabilme zamanı.  Bu nedenle bu dost, hem acı söyleyecek, hem de biraz şeytanın avukatlığını yapacak.