Kış Uykusu:Bir Çürümenin Anatomisi

16/06/2014

A.Haluk Ünal

Film bittiğinde, Sevgili Nuri Bilge ve Ebru Ceylanla meslektaş olmak yerine, keşke sinema yazarı olsaydım, diye düşündüğümü itiraf etmeliyim.

Yine de diğer filmlerde olduğu gibi ilkelerime sadık kalıp, bir başka film hakkında yazmayabilirdim.

Ama geçtiğimiz pazar günü 14.30 seansında, onyıllardır işletmecilerinin zihniyeti ve klostrofobik yapısıyla, çok mecbur kalmadıkça gitmekten zerre hazzetmediğim Beyoğlu Fitaş sinemasının nerdeyse boş koltukları yazmayı benim için nerdeyse bir görev haline getirdi.

Film boyunca ekonomi yapmak için açılmayan klimalar, bütün ricalara karşı umursamaz idarecilere rağmen filmi soluksuz izleyip, çıktığımızda yakın bir dostumla üzerine saatlerce sohbet edebildik.

Sonuç olarak bu yazı bir film eleştirisi değil, bir izleyicinin çok sevdiği bir filmden çıktığında hissedip, düşündükleriyle; izlemeyenlere telaşlı bir çağrıdan ibaret.

Bu nedenle son sözümü önce söyleyebilirim. Filmi büyük perdede 5+1 ses düzeninde izlemeyenler çok şey kaçırmış olacaklar. Bu nedenle mutlaka sinemada izlenmesi, kaçırılmaması gereken bir film.

kış uykusu 4

Sevgili Nuri Bilge Ceylan’ın, Üç Maymun filmiyle birlikte, yeni bir anlatı kulvarına girdiği hepimizin malumu.

Bu kulvarın bence en ayırt edici özelliği, – sinematografik niteliklerinin yanısıra – yerli sinemamızda bireyi merkeze alan ve ona derinlemesine bakmaya çalışan seçimi.

Bir başka ifadeyle mikro kosmosa bakan, orda evrensel sorular soran bir yaklaşım.

Ceylan sinemasının son üç filminde de bu özellik hikayelerin temelini oluşturuyor.

Paranın ve varoluş sorunlarının, buna bağlı çatışmaların izini sürüyor.

Karakterlerinin, ihtiyaçlar ve para eksenli çatışmaları içinde yaşadıkları derin yabancılaşmayı ve anlamsızlığı seriyor gözlerimizin önüne.

Ya da başlığa koymayı seçtiğim terimlerle bir çürümenin anatomisini resmediyor sürekli.

Bu nedenle de kelimenin doğru anlamıyla her üçü de yeni (politik) gerçekçi sinemanın öncülerinden.

Politikayı parantez içine aldım, çünkü aslında her filmin politik olduğuna inanlardanım.

Ancak parantez içinde bile olsa doğru anlamıyla politik filmler olduğu vurgusunu yapmayı da gerekli görüyorum.

Henüz az sayıda olsa da bu tarz filmleri, bu güne kadar “sosyalist gerçekçilik” zihniyetinin egemen olduğu politik sinema kulvarına yöneltilmiş güçlü bir teklif olarak kabul etmeyi tercih ediyorum doğrusu.

Çünkü yeni politik sinema “özel olan politiktir” gerçeğini estetiğinin temeli yaptığı ölçüde hayatı anlamayı ve açıklamayı çok daha mümkün kılacak.

Bütün iktidar ilişkilerinin temelinde, en az sınıflar kadar, bireyler arası iktidar mücadelesinin yattığını da gösterebilmesiyle kendisini, didaktik ve indirgemeci bir sinemadan ayırt edebilecek.

Öte yandan Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu’nu Üç Maymun’dan ayıran çok temel bir özelliğin altını kalınca çizmek şart bence: Çehovyen uslup…

Bu basit bir fark değil bence, çürümenin anatomisini anlatmanın en etkili ve evrensel yollarından biri.

Çehov malum, klasik tiyatroda çok önemli bir dönemeç. Yenilikçi modern tiyatronun öncülerinden.

Bertolt Brecht’in devrimine kadar klasik tiyatroyu neredeyse bütün mantıksal sonuçlarına ulaştıran, ya da ulaştırılacağı yolların haritasını sunan belki de ilk yazar.

Kendi çağının hakim sınıfının çürüyüşüne hümorla bakar Çehov. Eserleri, yabancılaşmanın, anlam yitiminin, iki yüzlü ihtiras ve ihanetlerin minimalist, üç boyutlu, başarılı tasvirleridir.

Kış Uykusu, Ceylan sinemasının yukarıda özetlediğim bütün özelliklerinin en rafine biçimde bir araya getirildiği yeni bir çıta.

Yolculuğunu izlediğimiz temel karakter Aydın, Cumhuriyet aydınının da nitelikli bir temsili bence. Elbette biz yolculuğa ölüm anında katılıyoruz.

kış uykusu 2

Çürümenin nerdeyse bütün mantıksal sonuçlarına ulaştığı bir aşamada, çürümenin anatomisine bakmaya başlıyoruz.

Cumhuriyet aydınının çürümesi ve ölümünün imgesi, habitatı Çehovyen usluba uygun, son derece başarılı bir biçimde kurulmuş.

Şehirde yüzbinlercesi varken neden atmosfer olarak kasaba, derseniz; bu seçimin de son derece yerli yerinde olduğuna inanıyorum.

Çünkü Cumhuriyet aydını, kasabalı bir yarı münevverdir.

Anadolu/Osmanlı toplumunun gerçek entelijansiyasını barındıran Ermeni, Rum ve Museviler halledildikten sonra geriye kalan entellektüeller, ya tek tük canını kurtaran, ya da kimliğini saklayarak yaşamaya mecbur edilenlerden ibaret.

İttihatçı gelenek ise kendisinden neşed eden, sonraki bütün kuşaklara zihniyetini devretti.

Aydın devletin, kırbacını sırtından eksik etmediği bir görevlisi, ideolojik askeri olarak varoldu.

Yani yaratıcı bir özne değil, bir yorumcu.

Bu nedenle Aydın karakterinin yaratıcı bir alanda varolan ama asli varlığını yorumcu olarak tanımlayacağımız bir meslek erbabı olarak (oyuncu) olarak tanımlanması, ele alınan arketip için en uygun seçimlerden bence de.

Keyfli bir tartışmaya neden olsa da, henüz kesin bir yanıt bulamadığım tek nokta, kahramanımızın kendisini (otelinin adı) Şekspirin ünlü oyun kişisi Otello ile özdeşleştirmiş olmasından türeyen sorular.

İmgeye salt Aydın’ın kendisini trajik ve ünlü bir oyun kişisiyle özdeşleştirmesi, diye bakarsak ortada bir soru olmazdı.

Ama malum Otello’nun iktidar sahibi bir siyah olduğunu hatırladığımızda; Türkiye’nin çok güncel tartışmalarından birisine de gönderilmiş oldum : beyazlar ve siyahlar…

Ceylanların düşüncesini bilmiyorum; ama benim baktığım yerden Cumhuriyet yarı aydınında görülen en yaygın sorun, Maykıl Jeksın sendromu.

Beyazların arasına katılmak ve bir beyaz olarak kabul edilmek.

İşte kesin yanıtını bulamadığımız da Ceylanların hiç bir tesadüfe yer bırakmayan tasarımlarında bu imgenin durduğu yer?

Filmin aydın eleştirisinin en güçlü yanına gelelim. Ya da “özel olanın ne kadar politik” olduğu meselesine…

Eril bir kahramanın eşiyle olan ilişkisi. Otello’nun bir tiradı bence bu ilişkiyi çok güzel özetliyor bence.

“Neden, ruhum, aklımdan çıkmamalı, neden.
Siz el değmemiş yıldızlar söyletmeyin beni!
Nedeni önemli. Ama kanını akıtmayacağım yine de;
Yara izi bırakmayacağım onun kardan beyaz cildinde,
O ak mermerden yapılmış heykeller kadar pürüzsüz teninde.
Işık sönsün, sonra da – sönsün ışığı!
Ama ölmeli, yoksa baştan çıkarır başka erkekleri.”

Buradan baktığımızda film, aynı zamanda bir cinayetin de anatomisi.

Genç bir kadının ölüsünün de anatomisine bakıyoruz. Hatta bence mecazen, kadın zaten can çekişirken, erkeğin yastığı yüzüne bastırdığı ana tanık oluyoruz.

kış uykusu 3

Filmin başarılı sinematografisi üzerine yine söylenecek çok şey yok.

Son filmde diğerlerine göre, karakter çalışması çok daha mükemmelleşmiş.

Filmin çok başarılı bulduğum yönlerinden birisi de diyaloglar. Karakterizasyon çalışmasının tamamlayıcı ama çok önemli unsuru olarak, yalınlık ve gündelik dilin içinden kuruluşuyla filme çok şey katıyor.

Bütün oyuncuların ustalıklarını ortaya koyduğu harikulade performanslarla, çok iyi yazılmış diyaloglar, bu diyalogların ancak usta oyuncuların ağzında kazanabileceği uyum, filmin yalınlığı ve sinematografisi ile birleştiğinde ortaya senfonik bir yapı çıkıyor.

Biz izleyiciye de böyle bir senfoni karşısında Nuri Bilge, Ebru Ceylan ve Zeynep Özbatur’un şahsında şapkalarımızı çıkartmak, film hakkında keyfli sohbetler kurmak kalıyor.

Burada hazır yarı aydının anatomisi demişken, son olarak Ceylanların yaptığı ek bir katkıya da değinmeden geçemeyeceğim.

Türkiye sineması, son yirmi yıldır sinema okulu mezunlarının, yani mekteplilerin elinde. Ancak trajik biçimde de orjinallik ve yaratıcılık bakımından derin bir sefalet içindeyiz.

Bunun temel nedeni, sinema okullarının ruhban sınıfı ve bu sınıfın varlıoğını sürdürebilmek için Avrupa sinemasının yaratıcılarını tanrı katına taşıması. Böylece taklitçi nesiller yetiştirmesi.

Bunun tipik sonuçlarından biri olarak, arka bahçemiz bir taklit eserler ve iyi fikirler mezarlığı.

Dileyelim Ceylanların da öncülerinden olduğu bu yeni gerçekçi ve “politik” akım orjinalliğin önemini gençlere hatırlatır. Sinema okullarında bir devrim olur, putlar yıkılır, ruhban kovulur, yerli sinemamız onlarca Ceylan yaratır.