Milli devlet mi, Dini devlet mi?

13/06/2014

A.Haluk Ünal

 

IŞID’in Musul’u işgaliyle, burnumuzun dibinde yıllardır gelişen bir süreç, bütün Türkiye için de görünür oldu.

Ve ironik bir biçimde bütün insanlığın önüne çok temel bir tartışmayı bir kez daha dayattı: milliyetçilik ve laisizm…

Eğer bu tür meselelerin silahla, şiddetle kesin bir çözüme varmayacağını düşünmüyorsanız, ne alakası var diyip çıkabilirsiniz.

Böyle düşünenler, bir an için – baştan sona yanlış bakışlarının bir sonucu olarak- “kürt sorunu” adını verdikleri meselenin son otuz yılına bile baksalar görecekleri, sorunun silahla çözüleceğini iddia edenlerin kanlı elleridir.

Bu gün Irak ve Suriye’de yaşananların kaynağı ile Türkiye’de yaşanan ve değişmezse daha kötüsü yaşanacak olanların kaynağı aynıdır.

Ekran Resmi 2014-06-13 20.08.22

Sözlüklerde, laisizm ve sekülerizm (biri fransızcası diğeri ingilizcesi) bir ve aynı şeyin adı gibi görünse de gerçek çok farklı.

Laisizm pratikte, yer yüzünün bir imparatorluklar hapisanesinden, uluslar hapisanesine dönüşmesinin eşiğinde, dini devletten uzaklaştırırken , yerine milleti koyma kurnazlığının adı.

Teorik olarak bakarsak, güya o tarihe kadar devletle bütünleşmeş politik bir kurum olan din, politik alanın dışına itilecek; devlet bütün dinlere eşit uzaklıkta bir düzenleyici bir politik kurum olacaktı.

Sermaye dediğimiz her coğrafyada küçücük bir azınlık, devlet bütün kimliklerden arınsa; kendi çıkarını politikaya nasıl tercüme edecekti?

Devlette dinden boşaltılan alan egemen sermaye gruplarının milli kimlikleriyle dolduruldu.

Milliyetçilik ve laisizm ikizi, her milli devletin sınırı içinde yerel sermayenin sınıf çıkarının arkasına milleti dizmesinin kılıfı oldu.

Bizimki de dahil hemen bütün ulusal devletler laisizmin milliyetçi yorumuyla yapılandı. Kendisine sosyalist diyen ülkelerde de dinin ve milliyetin yerini bir başka din, “ideoloji” aldı.

Bu belayı insanlığa musallat eden sermayenin ulus devletlere ihtiyacının kalmadığı son otuz yılda, küresel iletişim devrimiyle dinlerin politik yükselişinin eş zamanlı olması hiç de şaşırtıcı değil.

Çünkü devletten dışlandıklarından beri zafer sahiplerinin bir yalan söylediğini, devletin kimliksizleşmediğini, kendilerinin kovulduğu alana başka bir kimliğin yerleştiğini görüyorlar.

Özellikle kapitalizmin henüz tüketim toplumlarına dönüştüremediği, halkı pazarda öğütemediği coğrafyalarda en ciddi siyasal alternatif politik dini akımlar.

Yoktan varolmadılar, fiziksel şiddet ve sınırlamaların altında mayalanıyor, öfke biriktiriyor; devleti ele geçirecekleri güne hazırlanıyorlardı. Değil mi ki devlet bir kimliği olmadan varolamaz… Milli devlete karşı, dini devlet…

Fiziksel kısıtlar bizzat kapitalizm eliyle aşıldığında bütün mikro kimlikler gibi süratle görünür oldular. Yine kapitalizmin sunduğu imkanlarla örgütlendiler.

11 Eylül bu tartışmayı son derece veciz biçimde önümüze koymuştu aslında. Ama çok az insan bunun farkına varabildi.

Küresel sermaye de süratle ve başarılı bir biçimde bu durumu bir güvenlik meselesi olarak takdim etmeyi başardı.

Tekrar başa dönersek, bugün Irak’da SUriye’de yaşanan bir güvenlik sorunu değil, demokrasi sorunu.

Bu gün ülkemizi de içine alarak bütün ortadoğuyu kuşatan mezhep savaşları, ne askeri olarak ne de “mezhep kutuplaşması” itirazı üzerinden bitirilebilir.

Tek çare alternatif bir birlikte yaşama perspektifidir.

Demokrasiyi ve devleti din, milliyetçilik vb bütün kimliklerin dışında, demokratik olarak yeniden tanımlamaktır.

Bütün dini, cinsel ve milli kimliklere eşit uzaklıkta, hepsinin gerçek güvencesi, özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi bir devlet teklifi masaya konmadıkça, bu savaşlar bitmez.

Bitmeyeceği gibi, asıl kışkırtıcısı olan küresel ve yerel sermaye fraksiyonlarının sütresi olmayı sürdürür.

Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan 72 millet ve yüzlerce dini kümenin kendisini eşit ve güvende hissedeceği bir sözleşme masaya konmadıkça, silah ve petrol tüccarlarının oyuncağı olmaktan kurtulmak bir hayaldir.

Dikkatle bakarsak görürüz ki, böyle bir toplumsal sözleşmenin taslağını Abdullah Öcalan 2013 Newrozunda hepimize teklif etti.

Rojova böyle bir anayasaya sahip olduğu için, kendi içinde yaşayan onlarca kimlik, barış ve güven içinde. Tek korkuları dış tehdit. (Dün T.C idi bu gün IŞID, yarın kim olur bilinmez.)

Bütün ortadoğunun barışa ulaşması, ABD AB’nin, silah ve petrol tacirlerinin hegemonyasının kırılması, yer altı zenginliklerinin önce bu coğafyanın halklarının olması, din ve milliyetçilikten arındırılmış, demokratik cumhuriyetlerin yaygınlaşmasından geçiyor.

Yoksa milli devlet mi dini devlet mi, kırk katır mı kırk satır mı; bayraklarımızı sallayıp, nutuklar atmaya devam ederiz; kapıdaki tehdit, salona girinceye kadar.