soma’nın arkasındaki organize suç zinciri

21/05/2014

haluk ünal

bu gün türkiye’nin bir iş cinayetleri cenneti olması sistematik bir suç organizasyonu ile mümkün oldu.

suç organizasyonu, söz konusu planı 24 ocak 1980 yılında, açık açık ilan etti ve uygulamaya soktu.

o güne kadar türkiye cumhuriyetinin zorunlu olarak tercih ettiği, karma ekonomi, ithal ikameci denilen ekonomik model görevini tamamlamış; özel sektörün kendi gücüyle başaramayacağı bütün yatırım alanlarında, kamunun yani bizim vergilerimizle büyük yatırım ve sermaye birikimleri sağlanmış; artık bunların özel sektöre devredilmesi zamanı gelmişti.

öyle de yaptılar. ANAP, CHP, DSP, MHP değişik rollerde, değişik zamanlarda ama tümüyle el birliğiyle 24 ocak politikalarını bütün mantıksal sonuçlarına taşımak için üzerlerine düşeni yaptılar.

zaten kapitalizmin devletçi modeliyle, piyasacı modeli arasındaki fark da esas olarak budur.

bu nedenle dünya’da hiç bir devlet yoktur ki, özel sektörün zayıf olduğu, kendi gücüyle altına giremeyeceği yatırımları üstlenmemiş ve zamanı geldiğinde özel sektöre devretmemiş olsun. hiç bir devlet yoktur ki, sermaye sınıfını, kamu kaynaklarıyla sistemli olarak palazlandırmamış olsun.

türkiye’de de herşey planlandığı gibi, amacına uygun biçimde gerçekleşti. kamusal kaynaklar, yani bizim paramız, bizim paramızla yaratılmış değerler, özelleştirme politikaları adı altında, yok pahasına özel sektöre devredildi.

buraya sığmaz, uzun bir tartışma, ama değinmeden geçmek de doğru olmayacak. bu operasyonun algı yönetimi “devletçilik eleştirisi” üzerinden yürütüldü ve bu sayede toplumun geniş kesimlerinin rızası sağlandı.

algı yönetimi, çok doğru tespitlerden hareketle, çok büyük bir yalanın yutturulması üzerine kuruluydu.

tespit doğruydu, ekonominin %70 ini elinde tutan kamu iktisadi devlet teşekkülleri, asker sivil oligarşisi hegemonyasının arpalığı ve güç kaynağı durumundaydı. ülkede 70 yıldır hükmünü sürdüren seçkin beyazlarla maykıl jeksın sendromuna yakalanmış siyah elitin işbirliği zemini buydu.

yeni çağ, piyasa ekonomisi, liberalizm safsatalarıyla örtülen ise, patronun kamu veya özel olmasının asli mesele olmadığı gerçeğiydi.

üretim sürecinde kamusal denetimin olması veya olmaması arasındaki büyük fark, “sattırmamcı”larla “beni sat kendini sat herşeyi satcı” ların kör dövüşünde görülmez oldu.

taraflarca, hepimize toplum yararı gibi yutturulmaya çalışılan bu kavganın aslında bir patronaj kavgası olduğu, ölüm vuruşunu kavganın halkçı sanılan tarafı yaptığında apaçık görünür oldu. ölümcül vuruşun, kavganın taraflarından birine değil; ülkenin %99 una yapıldığını sanırım yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

kemal derviş çıkıp geldi, 15 günde 15 yasayı yaptı, sistemi küresel sermayenin isteğine tam uygun hale getirip gitti.

bu yalanı o dönemde açığa düşürecek tek güç sosyalistler olabilirdi, olmalıydı. her şey gözümüzün önünde, ayan beyan olup bitmişti. sosyalizm sandığımız şey merkezinde insanın olmadığı, doğaya düşman vahşi devlet kapitalizminden başka bir şey değildi. perestroyka dönemi ve sonrasında, muazzam kamu kaynakları kgb ve bürokrasi arasında paylaşılmış, yeni burjuva sınıfı ortaya çıkmıştı. türkiye’deki tek fark, zenginliği devralanlar, bürokratlar değil, küresel sermayenin yerli uzantılarıydı.

ama bunu itiraf edecek entellektüel donanımımız da, cesaretimiz de yoktu. bu donanım ve cesarette olanları da meşhur klişelerle susturdular: 5.kol, hain, sağ sapma…

 

suç organizasyonunun ikinci kritik hamlesi

asli mesele patronun kim olduğu değil, demiştim.

şimdi de asli meselenin ne olduğunu söyleyelim : asli mesele üretim sürecinin nasıl örgütlendiğiydi.

tam da bu noktada küpühanelere sığmayacak bir tartışma külliyatı olduğunu bilsem de iktisatçıların hoşgörüsüne sığınarak, anlaşılır bir basitlikte söylemeyi tercih ederim. (patronların olmadığı ve patronların olduğu, tamamiyle teorik, üretim organizasyonu tartışmasını da şimdilik bir kenara koyuyorum.)

hakim koşullar içinde, üretimin iki türlü örgütlenmesi mümkün.

birisi şu anda varolan, merkezinde insanın ve doğanın olmadığı, tek kriterin para ve kar olduğu tarz.

diğeri ise merkezine insanı ve doğayı koyduğumuz, demokratik ekonomi diyebileceğimiz bir tarz.

bu tarzı uygulamanın ilk adımı, tartışmasız, iş güvenliği, çalışma yasaları, sosyal güvenlik sistemi, sendikal yasalar vb konularda ab standartlarını kabul etmek. (yetmez ama evet. çünkü ab sermayesi doğal olarak neoliberalizm yanlısı. neoliberalizm ile sosyal politikalar mücadelesi sürüyor. bu nedenle ab standarları bu mücadelenin pazarlığıyla oluşmuş durumda.)

patron ister kamu (toplum) olsun, ister özel sektör; üretim süreci, çalışanlar, üretimin yapıldığı yerde yaşayan yurttaşlar, üretimin sonuçlarından etkilenen kesimlerin örgütleri ile sivil bağımsız kamusal kuruluşlarca etkin biçimde denetlenmek zorunda. kamusal denetim olmadıkça, ne yaparsanız yapın, sermaye ve onun partileri, işçi dostu, emek dostu bir devlet ve yasal sistem istemeyecektir.

işte suçun en görünen kanıtlarından biri budur; suç organizasyonunun bilinçli bir biçimde, varolan insan ve doğa düşmanı tarzı tercih etmesi.

akp öncesi bunu değiştirecek fırsat vardı, kullanan olmadı. akp yönetimi askeri vesayet karşısında bunu kullanacak gücü biriktirdi ve ihtiyacı olduğu kadarını da kullanabileceğini kanıtladı. iş sadece emekçilerin çıkarları olduğunda ise durdu; ve arkasını bilinçli bir biçimde getirmedi.

peki, bu süreçte chp ve mhp yönetimleri, milletvekilleri ne yaptı?

kayıtlar ortada. onlar da, insana ve doğaya düşman, para ve kar merkezli, tüsiad ve müsiad ın ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretme noktasında, akp ile büyük işbirliğinin tarafı oldular. olması gerekenin yarısı sayabileceğimiz ab çalışma standartlarını bile savunamadılar.

son yıllarda tek alternatif fikir ve bu fikre uygun sınırlı da olsa zikir, kürt özgürlük hareketinde görüldü.

kısacası, türkiyeli çalışan sınıf, yani %99 un iş cinayetlerinde katli tek bir faille değil, 12 hançerle gerçekleşti. bu bir şark ekspresi cinayeti, toplu bir suç. amaç, 12 eylül öncesinde ülkemiz çalışan sınıfının elde ettiği bütün kazanımların geri alınması.

dün tv de çağdaş avukatlar başkanı selçuk kozağaçlı, savcılığın soruşturmayı aşağıya doğru genişlettiğini, yukarı doğru genişletilmesi gerektiğini söylüyordu.

çok doğru. kozağaçlı suç silsilesinde yakın durduğu kemalist kampı, chp yönetimlerini de kastetti mi bilmiyorum. bence asıl failler, batılı neoliberal devletlerin bile kabul edemeyeceği vahşilikteki bu sistemin yasalarını çıkartanların tamamı, parlemento da. akp, chp ve mhp yönetimleri, milletvekilleri bu suçun toplu ortakları.

elbette hukuk sürecinde pratik, güncel kazanımlar için mücadele çok çok önemli.

ama en az bunun kadar önemli mücadele, daha önce de yazdığım gibi, somanın kefaretini ödemek için, ülkemizi çalışma koşulları, iş yasaları konusunda birinci lige çıkartacak, uzun soluklu, sabırlı ve inatçı bir kampanyayı başlatmaktır.

asıl mücadele, topluma milyonlarca insanın anlayacağı bir tarzda, insan ve doğa merkezli demokratik bir ekonomiyle daha insanca, daha müreffeh yaşayabileceklerini anlatmak, bu amaca uygun bir yasa paketinin parlementodan geçmesi için toplumu ikna etmektir.

ayrıca unutmayalım, iş cinayetlerine kucak açan sistem sadece madenleri değil steril plazalarımızı da kuşatıyor.