Gezi gibi barışçıl isyan hareketleri neden devrimcidir?

13/05/2014

Gezi gibi barışçıl isyan hareketleri neden devrimcidir?

Günümüzde şiddet devletin, siyasetin hizmetinde bir araç değil artık. 20. yüzyılda şiddet öyle boyutlara ulaştı ki, bizzat siyaseti yok etmesine ramak kaldı. Marksist düşünür Etienne Balibar, geçenlerde İletişim Yayınları’nca Türkçesi basılan ‘Şiddet ve Medenilik’ kitabında bu argümanı ileri sürüyor. Kitabın tezlerinden yola çıkan bir sempozyum, Balibar’ın da katılımıyla, 7-10 Mayıs’ta Fransız Kültür Merkezi ve Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşiyor.

09 Mayıs 2014 Cuma 10:18

Fotoğraf: BERGE ARABIAN

BARIŞ YILDIRIM
baris2000@gmail.com

Hareketlerin ortak yönü, barışçı isyanlar olmaları. Bu hem koz hem zaaf. Böylesi bir hareketi polis şiddetiyle bastırmak mümkün – Türkiye’de de olduğu gibi. Ancak bu bastırmayı dünya çapında meşru bir hamle olarak sunmak imkansız. Dolayısıyla bu hareketlerin en devrimci yönü, karşı-devrime meşruiyet alanı tanımamaları.

Günümüzde şiddet devletin, siyasetin hizmetinde bir araç değil artık. 20. yüzyılda şiddet öyle boyutlara ulaştı ki, bizzat siyaseti yok etmesine ramak kaldı. Marksist düşünür Etienne Balibar, geçenlerde İletişim Yayınları’nca Türkçesi basılan ‘Şiddet ve Medenilik’ kitabında bu argümanı ileri sürüyor. Kitabın tezlerinden yola çıkan bir sempozyum, Balibar’ın da katılımıyla, 7-10 Mayıs’ta Fransız Kültür Merkezi ve Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşiyor. 11 Mayıs’ta ise Balibar, Cezayir Restoran’da bir panele katılacak. İlk kez İstanbul’a gelen yazarla şiddet karşısında siyasetin imkanlarını konuştuk.

  • Kitabınızın özünü oluşturan ‘aşırı şiddet’ kavramını açabilir misiniz?

Batı’nın siyaset felsefesi geleneğinde, şiddet ve siyaset birbirine zıt konumlandırılır. Buna göre siyasetin amacı şiddeti ortadan kaldırmaktır. Siyaset adalet ve hukukla ilişkilendirilir; kent yaşamında uyumun kaynağı olarak düşünülür. Şiddet de siyaseti, yurttaşların bir arada yaşama imkanını yok eden unsurdur bu çerçevede. Elbette bu geleneğe istisna teşkil eden bazı filozoflar siyasetin şiddeti içerdiğini ifade ettiler. Örneğin Marx şiddetin, mevcut toplumun içinde saklı yeni toplumu ortaya çıkardığını savundu.

Gelgelelim, günümüz dünyasında şiddeti topyekün ortadan kaldırma fikrinin bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Şiddetin olmadığı bir siyaset ancak hayal olabilir; kaldı ki şiddet salt yıkıcı bir unsur da değil. Sorun, benim ‘aşırı şiddet’ olarak tanımladığım ve siyaseti yok eden koşulların ortaya çıkması. O noktada bireyler, gruplar şiddetin kurbanı, mahkumu haline gelir. Öyle ki, siyasetin şiddeti değil şiddetin siyaseti kullandığı bir durumda buluruz kendimizi. Yanlış anlaşılmasın, burada kötülüğün metafiziğine soyunmuyorum; ben bir rasyonalistim. Gençken olduğu gibi şimdi de Marksistim -her ne kadar Marksizmin tek başına yeterli olmadığını düşünsem de.

  • Aşırı şiddet ne şekilde çıkıyor karşımıza?

Bugün aşırı şiddetin üç tipiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum: Birincisi, küreselleşen kapitalizmin yarattığı aşırı şiddet. Dostum Bertrand Ogilvie, kapitalizmin artık ‘kullan-at’ insanlar ürettiğini belirtiyor. Güvencesizlik dev boyutlarda; insanlar tüketilip bir kenara atılıyor. Tamamen faydacılık ve üretkenlik üzerine kurulu bir ekonomi, insanı ve çevreyi yok ediyor.

İkinci tip ise topluluk temelli şiddet -etnik, dini, milli… Kolektif kimlik, topluluğun ilkeleri obsesif bir biçimde sahiplenilince, her öteki, her tür fark katlanılamaz hale geliyor. Kriz zamanları bu tür şiddet iyice sertleşiyor. Örneğin günümüz Fransa’sı hasta bir ülke. Kendini rasyonel, laik, cumhuriyetçi addeden Fransız devleti, doğu Avrupa’dan gelen hepi topu 20 bin Roman’ın müthiş bir tehlike teşkil ettiğini savunuyor. Eski İçişleri Bakanı, bugünün Başbakanı Manuel Valls, Romanların ‘asimile edilemez’ olduğunu ilan etti. Araplar, Müslümanlar ve Musevilere yönelik de benzer söylemlerle karşılaşıyoruz. Ancak azınlıkların şiddetten ari olduğunu düşünmemek lazım: Onlar da mesela aralarındaki kadın ve eşcinsellere karşı şiddete başvurabiliyor.

  • Aşırı şiddetin bir diğer kaynağının da bizzat devlet olduğunu savunuyorsunuz…

Evet. Büyük siyaset düşünürleri devletin meşru şiddeti merkezileştiren, kontrol eden bir aygıt olduğunu söylemiştir. Oysa bana kalırsa devlet, rasyonel açıdan gerekli olandan daha fazla şiddet uygular hep. Devlet tehdit addettiği gruplardan intikam almaya çalışır adeta. İşin trajik yanı, devlete karşı çıkan devrimci hareketler de bir tür karşı-şiddet uygulamış, bu şiddet devletinkini andıran aşırı boyutlar almıştır. Elbette otuz sene önce “Proletarya Diktatörlüğü Üzerine”yi yazdığımda böyle bakmıyordum meseleye!

Aşırı şiddeti farklı kılan nokta, direnme imkanını tehlikeye atması. Giorgio Agamben gibi değerli meslektaşlarım bunu insanların mutlak kurbanlar haline gelmesi şeklinde anlıyor. Bense direnişin topyekün ortadan kaldırılamayacağını, elimizde çeşitli ‘medenilik stratejileri’ olduğunu düşünüyorum.

– Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi ülkelerde son yıllarda kuvvetli direnişler yaşandı; bunları nasıl yorumluyorsunuz? 

Dostum Alain Badiou, Arap Baharı’ndan sonra yayımladığı kitabında “Tarih yeniden başlıyor!” demişti. Bence bu biraz iddialı bir yaklaşım. Wall Street işgali ancak bir mevsim sürdü ve geriye çok az iz bıraktı. İspanyol ‘Öfkeliler’ hareketinin nefesi kesilmiş gibi. Bunlar örgütsüz hareketler, dahası program ve talepleri de yok. Belki de biraz arkaik olduğumdan, ortada bir program yoksa uzun soluklu siyaset yapılamayacağını düşünüyorum. Hareketlerin ortak yönü, barışçı isyanlar olmaları. Bu hem koz hem zaaf. Böylesi bir hareketi polis şiddetiyle bastırmak mümkün – Türkiye’de de olduğu gibi. Ancak bu bastırmayı dünya çapında meşru bir hamle olarak sunmak imkansız. Dolayısıyla bu hareketlerin en devrimci yönü, karşı-devrime meşruiyet alanı tanımamaları. Dahası, sömürgeciliğin mirası olarak, Akdeniz’in kuzey ve güney kıyıları arasında iletişimi engelleyen bir sınır olduğu düşünülüyordu. Oysa Güney’de ‘medeni’ ve radikal kitle hareketleri ortaya çıktığını gördük; bunların hemen kuzeyde de yansımaları oldu.


‘Yurttaşlık stratejileri keşfetmeliyiz’

  • ‘Medenilik’ kavramınızı biraz açabilir misiniz?

    Günümüz Fransa’sı hasta bir ülke. Kendini rasyonel, laik, cumhuriyetçi addeden Fransız devleti, doğu Avrupa’dan gelen hepi topu 20 bin Roman’ın müthiş bir tehlike teşkil ettiğini savunuyor.

Medenilik günümüzde -özellikle devlet yetkililerince- nezaket, incelik anlamında kullanılarak mesele çok kısıtlı bir düzeye indirgeniyor. Diyelim genç eylemcilerin medeniyetsizliğinden dem vuruluyor. Bense, medenilik ve yurttaşlık kavramları arasındaki ilişki üzerinde duruyorum. Bu noktada ‘yurttaş eylemleri’ kavramını vurguluyorum: Yani şiddeti topyekün reddetmeyen, ama aşırı şiddetin yıkıcı etkilerini kontrol etmeye çalışan eylemler.

Örneğin Türkiye’de devlet ve Kürtler arasındaki iç savaşın etkilerini gidermeye çalışan güçlü bir kadın hareketi var –geçmişte Latin Amerika’da görüldüğü gibi. Barışçı bir çözüm için seferberlik yaratıyorlar: İşte ‘yurttaş eylemi’ ya da ‘medeni eylem’den kastım bu: Şiddeti inkâr etmeden, etkilerini kontrol etmeye çalışmak. Hele hele kadınların geleneksel olarak yurttaş kabul edilmediği bir coğrafyada, bu çok önemli bir çaba. Aşırı şiddet karşısındaki mücadelemizi geçmişteki gibi karşı-şiddete indirgeyemeyiz artık. Bu tür yeni medenilik, yurttaşlık stratejileri keşfetmek durumundayız.