BDP/HDP Yönetimine Açık Mektup

26/04/2014

HALUK ÜNAL

BDP ve HDP nin değerli aktivistleri

Ben ve benim gibi onbinlerce özgürlükçü demokrat vereceğiniz kararları, atacağınız adımları dikkatle izliyor ve umutla bekliyoruz.

Bu ülkede ilk kez, tarihi ve uluslararası anlamda özgürlükçü demokrat bir siyasetin kitleselleşme imkanlarını kanıtladınız. Bu yönde çok önemli bir umut yarattınız.

Bu sürecin asıl öznesi olan Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), kendi coğrafyasında sağladığı başarıyı bütün Anadolu ve Mezopotamyaya taşımaya karar verdiği andan itibaren, bizler de kendimizi kaçınılmaz olarak, bu sürecin doğal unsurları olarak görmeye başladık. Artık yalnızca ezilen bir ulusun mücadelesi karşısında ezen ulus aydınlarının ilkesel duruşu ve görevlerinden öte, bu çaba bizlerin de çabası oldu.

Dilerdim ki, ben ve benim gibi, henüz hiç bir hukuksal ve organik bağı olmaksızın, kendisini bu sürecin doğal parçası sayanların sesini duyabileceğiniz, öneri ve düşüncelerini alabileceğiniz araçlara, mecralara sahip olsaydınız. Ama ne yazık ki henüz yok; neyse ki iletişim, bilişim çağındayız ve bu tür eksikleri aşmanın sayısız yolu yordamı mevcut.

Kişisel blogumda (https://unalhaluk.wordpress.com)bir dizi yazıyla seçim ve sonrasında yaşanacağını tahmin ettiğimiz sürece dair görüşlerimi kısmen dile getirmiştim. Yazının bütünlüğü için, burada bazılarını özetlemekte yarar görüyorum.

Bizlerin KÖH’nin dip akıntılarını görmesi mümkün değil. Değerlendirmelerimizi bu akıntılar kuvveden fiile, yüzeye yansıdığında algılayabilir, anlamlandırabiliriz.

Bizler için 2012 Newrozunda ilan edilen yeni strateji, bir paradigma değişikliğinin de ilanı anlamına geliyordu.

Geleneksel ulus devlet hapisanesi ve mezarlığı yaratma kolaycılığı yerine Anadolu/mezopotamya’da bir demokrasi bahçesi inşa etmek diyebileceğim çok daha zor, karmaşık, bir o kadar da doğru ve onurlu bir seçim yapılmış; bu yolculuğa bütün Anadolu halkları, emekçileri, ezilenleri davet edilmiş oldu.

Henüz Anadolu halklarının büyük çoğunluğuna anlatılamamış olsa da söylenen çok sarih. Bu yolculuğun kutup yıldızı adem-i merkeziyetçilik (özyönetim) kavramıyla tanımlanıyor.

Söz konusu değişime, paradigma değişimi adını verebilmemin nedeni de bu.

Bu ülkede yüzyıldır unutulmuş, unutturulmuş bu kavrama, bir tarz-ı siyaset olarak, yerel yönetimlerden başlayarak hayat vermeye başlamak, çok açık ki, tarihsel bir kırılma noktası.

Bu yolculuğun yarına dönük bütün cazibesi ve büyüsü de burası.

 

AMACA UYGUN ARAÇLAR

Çok kısaca özetlemek gerekirse, sosyalizmin büyük yenilgisi, bir hipotezin tez gibi ele alınmasıyla başladı. Egemen sisteme ait araçlarla alternatif bir yaşam kurulabileceği su-i zannıyla da mantıksal sonuçlarına ulaştı.

Şimdi yeniden özgürlükçü demokrat bir siyaset bu topraklarda, amaca uygun araçlar inşa etmeye çabalıyor. Para merkezli bir Dünya’ya karşı, insan merkezli yaşam alanları yaratma çabasında.

Vicdanını ve ahlakını yitirmemiş hiç kimse bu çabaya bigane kalamaz.

İşin en önemli tarafı, bu çaba, doğası gereği, her yurttaş için anlaşılır, somut, faydaları tanımlanabilir bir niteliğe sahip. Belki, en radikal yanı da bu.

 

BDP/HDP

Amacım kendi kendimize keyf bahşetmek değil elbette. Bir farkındalığı test etmeye ve paylaşmaya çalışıyorum. Eğer bu saptamalarımda farklılık, çelişki görmüyorsanız, “birleşme” sürecine ilişkin söylemek istediklerim de kolay anlaşılacak umudundayım.

Bu sürece ilişkin tartışmaları olabildiğince yakından, ulaşabildiğim bütün mecralardan izlemeye çalışıyorum. Tartışmalarda kaygı verici bir yön gördüğümü söylemek zorundayım.

Sürecin öznelerinin büyük çoğunluğu, birleşme problematiğini yalnızca BDP ve HDP yi oluşturan örgütleri veri alarak sürdürüyor.

Oysa önceki yazılarımda da altını kuvvetle çizdiğim gibi, bu birleşme esas olarak KÖH ile Batı’da yaşayan yüzbinlerce tekil özgürlükçü demokratın birleşmesi olmadıkça, yeni bir ÖDP den öte gitmesi zordur.

Kurucularından olduğum ÖDP’nin ne tüzüğü ne programında sorun vardı. ÖDP nin tükenmesi, %70 ini oluşturan bireysel, bağımsızları %30 u oluşturan örgütlerin yönetmeye kalkması ve rekabetiyle gerçekleşti. ÖDP projesinin aldığı en yaşamsal darbe ise, birinci yıl ortalarında parti meclisine sunduğumuz, “bütün işkollarında bütün ÖDP bileşenlerinin ortak çalışma grupları oluşturması”na dair, önergenin bir kesim tarafından engellenmesiydi. Tepede birleşen örgütlerden irice bir tanesi, tabanda taraftarlarını bizlerle karıştırmak istemiyordu. Bence Parti, o gün bitti.

“Biz o süreçten de ders çıkarttığımız için, bu kez çatı partisi ve kongre siyaseti (HDK) modelini geliştirdik” dediğinizi duyar gibiyim.

Söz konusu modelin ders çıkartmak, samimiyetle yeni bir yol aramak olduğundan kuşku da duymuyorum.

Ancak yapılan tartışmaların argümanları (ve arkada bıraktığımız seçim sürecinde gözlediğim çalışma tarzı) kaygılarımın temel nedeni. HDP ne olacak sorusuna verilen yanıtlar, Organik Parti mi, Çatı Partisi mi, Blok partisi mi soruları çevresinde dönüyor. Geçtiğimiz günlerde bütün HDP bileşen temsilcilerinin katıldığı (İMC TV)bir programda, tartışma bu kavramsal çerçeveyi aşamadı.

Benim açımdan daha şaşırtıcı olan, bütün bu sürecin asli örgütlenmesi HDK olmasına rağmen tartışmaya hakim olan, kongre siyasetini geliştirmek ve ihtiyaçlara uygun hale getirmek, hiç konuşulmadı.

Eğer “her amaç, ona uygun araçlarla inşa edilebilir” ilkesini paylaşıyorsak, bu tartışmayı yürüten bütün örgütlerin merkeziyetçi örgütler olduğu gerçeğini unutamayız. Yani paradoksal bir durumla karşı karşıyayız.

Niyet ne kadar iyi olursa olsun, şu anda HDK bileşeni merkeziyetçi örgütler, adem-i merkeziyetçi bir örgütlenme modeli tartışmıyor.

Yüzbinlerce bağımsız tekil demokratla nasıl bir modelle birleşeceğinizi de tartışmıyor.

Birleşme, güç dengeleri, KÖH ile diğerlerinin güç dengesizlikleri vb. tartışılıyor.

Üstelik sanki HDK bünyesindeki BDP ile diğer örgütlerin ortak örgütlenme modeli tartışılır gibi tartışılıyor.

Oysa sorun çok yalın.

KÖH’ün 30 yılda ulaştığı düzey, yarattığı birikim, ademi merkeziyetçi bir eksende, Batı’da yaşayan bütün renklerden demokratlarla nasıl paylaşılacak? Nasıl bir ortak mücadele zemini yaratılacak?

Yaygın ağlar/şebekeler (network) biçiminde örgütlenen, adem-i merkeziyetçi bir model nasıl inşa edilecek?

Yüzbinlerce tekil, bağımsız, müslüman, sosyalist, kemalist veya liberal demokrat bu zeminde kendisini nasıl ifade edebilecek, nefes alabilecek ve bu büyük çabaya katkı verebilecek?

Kasten mi istemeden mi ortaya çıkıyor bilemiyorum, ama bu tartışmalar, HDK’nın BDP dışındaki bileşenlerinin, yeni bir “arayüz yaratmakta” anlamlı bulunduğunu ima ediyor. Herkesi tenzih ederek bunun da söz konusu kurumlara çok büyük bir haksızlık ve yanlış işlev yüklemek olduğunu düşünüyorum.

Biçim, içeriğin en güzel ve tutarlı görünümünüdür. İçeriğimizi ademi merkeziyetçi, programımıza uygun bir ağ örgütlenmesi haline dönüştürmeyi başarabilirsek; yani Gezi ruhuna, söylemine uygun bir öz yaratabilirsek, buna uygun biçimin de süratle vücut bulacağından bir kuşku duymamalıyız?

Seçim deneyimi gösterdi ki, Gezi topluluğuna ulaşabilen söz üretmekte, uslup geliştirmekte önemli sorunlara sahibiz.

En önemlisi de bunu yaratanların kahir ekseriyeti HDK içinde değil.

Öte yandan milyonlarca Batılıya en hızlı nüfuz edebilecek, gezi uslubundan katbekat güçlü sözlerimiz, kanıt değeri taşıdığı için, yerel yönetim pratiklerimizden üretilebilir.

Hareketin aktif ve etkin öznelerinin önünde benim de göremediğim, çözüm bekleyen, onlarca hatta yüzlerce sorun olduğunu tahmin edebilirim.

Ama yeniden yapılanma sürecinde bence iki temel sorun anahtar niteliğinde. Ve bunlara doğru yanıtlar verilemezse, diğer sorunlar da tatminkar çözümlere kavuşamazlar kanısındayım.

Bunlardan birincisi, HDK nın örgütlenme modelidir.

 

ADEMİ MERKEZİYETÇİLİK VE AĞ ÖRGÜTLENMELERİ

Gezi süreci, yarattığı bütün kırılmalara rağmen, arkasında, kendisini tanımlayan derli toplu bir siyasal metin ve politik yapılar bırakamadı.

İstanbul’da 32 ilçede binlerce kişiyle başlayan forumlar onlarla ifade edilecek sayılara düşerek, sönümlendi.

Bence bunun en önemli nedeni, kitlesel ve demokratik siyasetin, internet bazlı iletişim kanallarını (intranet) yaratamamasıdır.

Bu zaafiyetin ilk büyük alameti, Gezi parkındaki kitlenin kendi sözcülerini üretememesi, her gün periyodik forumlarda kendi kararlarını alamaması, Taksim Dayanışmasına bütün yetki ve sözcülüğünü devretmesiydi.

Taksim Dayanışmasının 130 olduğu iddia edilen bileşeni de, Türkiye sol örgütlerinin tezahürleri olarak, fıtratları gereği, bu noktayı asli mesele olarak görmediler.

En tuhafı da facebook ve twitter sayesinde geliştiği ayan beyan olan bu sürece müdahale etmek için çırpınan örgütlü öznelerin, geçtim kendi intranet alternatiflerini geliştirmelerini, twitter, facebook gibi mecraları bile öğrenmekteki isteksizlikleriydi.

Gezi hareketi adem-i merkeziyetçi bir yapılanma olduğu için, kendisine katılan her bir ferdin, her küçük grubun, bulunduğu yerde bir merkez olmasını sağladı. Twitter, facebook da yüzbinlerce merkezin irtibatını, bilgi alışverişini mümkün kıldı.

Peki, böyle hareketlerin genel merkezleri olmaz mı? Elbette olur. Ama söz konusu genel merkezin görevi, milyonlarca küçük merkeze ne yapacağını söylemek, nasıl yapacağını söylemek değildir.

En büyük ihtiyaç, internette gezinen milyonlarca bilginin, hareketin ihtiyaçlarına göre toplanması, tasnif edilmesi, yalınlaştırılıp, milyonlar tarafından kolayca ulaşılabilir hale getirilmesidir öncelikle. Bu, aynı zamanda ortak gelecek için karar alabilecek devasa bir ortak aklın da oluşması anlamına gelecektir.

Aksi halde merkeziyetçi partilerin başına gelen bizim de gelir. Kendisi adına düşünen, kararlar alan güçlü, kadiri mutlak bir merkezle, tembel, isteksiz, atıl bir kalabalığın ilişkisi. Böyle yapılar hem lider öğütme mekanizmasıdır, hem de “tepede yaşanan, belirlenen” iç çatışmalar ve hizipler tarihi.

Hareketin milyonlarca katılımcısı da kriz anlarında hiç bir katkı veremez hale gelir. Çimento olmak yerine “iç savaş” yığınağı oluşturmaya yararlar.

 

YENİ STRATEJİ VE KÜLTÜREL MÜCADELE

İkinci ve en önemli sorunumuz, yeni stratejimizin, ancak çok güçlü ve organize bir kültürel mücadeleyle birlikte yürümesi zorunluluğudur.

Sınıf mücadelesi kavramına kutsiyet atfedenler için bu cümle parazitli gelebilir.

İster Gramchi’nin ister Laclau/Muff’un penceresinden bakın, isterseniz Devlet’in 1923 den beri hangi araçla kazandığına bakın.

Hepsinin yanıtı kültürel hegemonyadır.

T.C. devleti kendi utanç verici suçlar tarihini gizlemeyi başarmakla kalmamış (bkz Ayşe Hür) Ermenileri, Kürtleri, Yahudileri, Alevileri, solcuları, dindarları, Ezidileri, Süryanileri, lanetlemeyi, nefret nesnesi haline getirmeyi başarmıştır.

Bu başarıyı da güçle değil, kültürel araçlarla sağlamıştır.

Resmi, tarihi, piyasa kültürünü altedebilecek güçte kültürel mücadele zeminleri yaratmak için, insan kaynağı bakımından hiç bir eksiğimiz yok. Tek sorun bu zenginliğe özgürce nefes alacağı, işbirliği yapacağı zeminler sunmak.

Son olarak mektubumun mantıksal sonucu olan üç öneri yapmak istiyorum.

Birincisi, HDK nın bir yeniden yapılanma dinamiği olarak görmesi gereken, ülke çapında bir bağımsızlar meclisi organize etmesi.

İkincisi, iletişim ve ağ örgütlenmeleri başlıklı bir arama konferansını -yeniden yapılanmanın acil ihtiyaçlarından birisi olarak- organize etmesi.

Üçüncüsü de yine ivedilikle, etkin bir alternatif kültürel mücadelenin nasıl organize edileceği, sorusunu merkez alan bir başka arama konferansını, organize etmesi.

Saygı ve dostlukla