Ahali sandıkları doldurdu; vatandaş iktidar olamadı – 2

17/04/2014

Türkiyelileştiremediklerimizden misiniz?

Haluk Ünal

Birinci yazıda, ” Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının yaklaşık %90 larda dolaştığını”hatırlatmıştım.

Program, tüzüğünü ve en önemlisi anayasa teklifini, adem-i merkeziyetçi, yenilikçi, demokrat, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, ezilen cinsler ve sınıflardan yana yazmış olan tek siyasi parti ise HDP/BDP. Her ikisinin geçtiğimiz seçimlerde aldığı toplam oyun miktarı da %6.61.

Bence kendisine demokratım diyen herkesin asıl dikkat etmesi, çözümlemesi, anlaması gereken gerçek budur.

Elbette bu resme ülkemizdeki demokratların oranı 6.61, kalanı da sağcı gerici gibi düz ve kaba bir mantıkla bakılamaz.

Başka pencerelerden baktığımızda HDP/BDP program ve tüzüğünü belirleyen, radikal demokrasi siyasi hattını formüle eden hakim zihniyetin yanısıra, bu zeminde buluşan geniş koalisyonun içinde, kimlik siyaseti nedeniyle bu yığınağa güç veren, ya da merkeziyetçi zihniyete dahil edilebilecek, azımsanmayacak sayıda insan olduğunu görebiliriz.

Bu resim daha çok, kitlelerin kısa vadeli siyasi algılarını, kısa ve orta vadede hangi güç merkezine yığınak yapmaya karar verdiklerini anlatıyor. Aynı zamanda Türkiye toplumunun, kimlik merkezli güçlere dayanan bir cepheleşmeyi sürdürdüğünü de ima ediyor.

Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP ve diğerleri ekseninde okumak bana göre yapılabilecek en büyük hata.

Ama aynı resim çok önemli bir veri daha sunuyor elbette. Özgürlükçü demokrasi, demokratik cumhuriyet hedefini politik hattına merkez edinmiş tek siyasi oluşum da HDP/BDP.

Bu nedenle ben de kameramı, diğer açıları unutmaksızın, esas olarak HDP/BDP öznesinin yanına koymayı doğru buluyorum.

HDP/BDP sürecini nasıl okumalıyız? 

Adını daha doğru koyarak konuşursak, PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) silahlı mücadeleden siyasi mücadele esaslı bir politik stratejiye geçtiğini ilan edişinin üzerinden bir yıl geçti.

Yeni strateji, kaçınılmaz olarak hareketin kendi asli coğafyasıyla sınırlı politikanın yerini, misakı milli kapsamında bir politikaya geçişi anlamını da taşıyor.

Buna yaygın olarak, “Türkiyelileşmek” dense de, yeni stratejinin muhtevası misakı milliden çok daha geniş bir vaade ve iddiaya sahip.

Burada katiyen gözden kaçırılmaması gereken nokta KSH’nin onyıllardır orjinal tarihi coğrafyasında (Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan) sürdürdüğü mücadeleyi, Türkiye’nin batısına da taşımaya karar vermiş olması. Bu nedenle, seçilen stratejiye Türkiyelileşme adı vermek, muhtevasını doğru anlatan bir terim değil aslında.

PKK merkezli kürt siyasi hareketi bu gün geldiği noktada çok geniş bir koalisyona dönüşmüş durumda. Bu ülkenin tarihinde gerçek bir halk partisinden söz edilecekse bunun adı BDP dir. (DTK, KCK, PKK, bin bir adlı bir allah, deyip bilgi eksiklerinden yapabileceğim hatalar için peşinen özür dilerim. T.C. utansın…)

BDP istese de yalnızca doğu ve güneydoğu Anadolu ile sınırlı bir stratejiye sahip olamayacak kadar, diğer Kürt coğrafyasından etkilenen, etkilenmeyi ve etkilemeyi arzu eden bir hareketin Türkiye’deki görünümüdür.

Bu nedenle Türkiyelileşme, bir çok bakımdan sorunlu ve yol gösterici bir kavram olamıyor.

Bence BDP herkesten çok Türkiyeli, hiç birimizin olamayacağı kadar da Ortadoğulu.

Tartıştığımız, anlamaya çalıştığımız, HDP süreciyle ise ortaklaştığımız, 1980 lerden bu yana hayatını bu tarzda kurmuş ve yaşamış bir siyasi hareketin şimdi, misakı milli sınırları içinde de kendi dışında kalan kesimlerle, birlikte siyaset yapmaya karar vermesi, buna uygun araçları ve dili geliştirme çabasıdır.

Konunun doğası da gösteriyor ki KSH, son derece devasa bir siyasal örgütsel bir sorunla karşı karşıya. KCK tutuklamalarıyla içeri tıkılan binlerce yetişmiş siyasi kadronun yokluğu da düşünülürse, işlerinin hiç kolay olmadığı, olmayacağı çok açık.

Resmi böyle çektiğimizde, misakı milli içinde KSH’i ile birlikte siyaset yapmak isteyenler için de sürecin hiç kolay olmayacağı kolayca görülebilir.

Peki KSH Türkiye bazında söz konusu strateji değişimi açısından başarılı mı? Çünkü yukarıda resmetmeye çalıştığım denklemin çözümü esas olarak KSH nin yetenekleriyle doğru orantılı.

Bu gün benim gibi sürece esas olarak Batı’daki etki ve sonuçları üzerinden bakmaktan başka çaresi olmayanlar için çok önemli bir başarı söz konusu.

Böyle bir süreçte sayısal artış veya eksilişler başarının asli ölçütleri olamaz, olmamalıdır. Kaldı ki karşımızda, oy potansiyelini stabilize etmiş, belediye sayısını artırmış bir parti duruyor. Yani sayısal açıdan büyük bir başarı yoksa da, başarısızlıktan da söz edilemez.

Ama nitel açıdan bakıldığında kutlanacak bir başarı sözkonusu.

Şöyle söyleyelim, BDP Halkların Demokratik Kongresinin bir üyesi olduğuna göre, HDK’nin bu ülkenin gündemine bir yıl içinde soktuğu yenilikler hayranlık verici düzeyde.

Hem Demirtaş, Baydemir, Buldan, Türk gibi isimlerin geliştirdikleri uslup ve dil ile Batı’da yarattığı saygınlık ve geniş sempatiden; hem de bu topraklarda yepyeni demokratik bir zihniyetin ilkelerine dair onlarca kanıta -kağıt üzerinde bırakmayıp- kendi iç politik kurgusunda hayat veren bir koalisyondan sözediyoruz.

T.C.nin şedit, tecavüzkar politikalarıyla, merkeze gelmesini engelemeye, yerel alana hapsetmeye çalıştığı KSH, yerel yönetimlerden küresel alanda ses getirecek tartışmaları ve gündemleri yaratma potansiyelini kanıtlamaya başladı.

Örnek mi, uzağa gitmeye gerek yok. İki gündür Türkiye’nin tartıştığı ” yerel yönetimlerin yerel zenginliklerden pay alması” talebinin demokrasinin iktisadi yönüyle ilgili ne kadar güçlü ve radikal bir mesele olduğunun herkes farkındadır sanırım. Bu tartışmada tek sorun Gülten Kışanak’ın “dil sürçmesi” oldu. Sürçme de Amed(Diyarbakır)’ı anarak başlayıp, talebinin İzmir’i de kapsadığını söylememesi. Ne gam, düzeltiverdi. Bundan böyle İzmirliler düşünsün.

Örnekten de görüleceği gibi, Kürdistan’da ortaya atılan, siyasi ve iktisadi her demokrasi talebi sonuna kadar “Türkiyeli…” Rojava’da olup bitenlere göz kapatmak, sessizlikle öldürmek de artık çare değil.

Bu ülkenin dörtte birinde yepyeni bir zihniyet yerel yönetimlerden başlayarak denenmeye başladı bile.

Bu, yeni Türkiye’nin( ve ortadoğunun) kuruluş imkanı olarak algılanamaz mı?

Bunu başaran kollektif akıl dileriz, Batı’nın her alanda biriktirdiği zengin insan malzemesinden katkı talep etmeyi de ihmal etmez. Böyle bir katkı talebini milliyetçi bir pencereden ele almaz. 

Yeni Türkiye isteyen herkes, bu kuruluşun başladığı Anadolu Kürt coğrafyasına akın akın gider, marifetlerini, uzmanlıklarını taşırsa bunun adı da Türkler için bir kardeşlik görevi ve Türkiyelileşme olmayacak mı?

Öte yandan, BDP belediyelerinde gündeme gelen her yeni uygulama ve bunun sonucunda ortaya çıkan başarı hikayeleri, bütün diğer partilerden belediyelere bir örnek, öneri, eleştiri ve yarış olmayacak mı?