Ahali sandıkları doldurdu; vatandaş iktidar olamadı -1

15/04/2014

Haluk Ünal

2014 Yerel Yönetim seçimlerini arkamızda bıraktık. Henüz ciddi değerlendirmelerini yapamadan Cumhurbaşkanlığı seçim rüzgarına yakalanacağız gibi görünüyor.

HDP-BDP den kapsamlı değerlendirmelerin gecikmeyeceğine inandığım için bir süre bekledim. Görünüş ve duyumlar, gereği gibi acil ve derinlemesine değerlendirmeler beklemek gerçekçi olmayacak. Bu durumda yurttaş sorumluluğu gereği kişisel değerlendirmemi yapmak, kişisel kürsümden paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bu türden değerlendirmenin sayısı ne kadar çok olursa, HDP/BDP yönetimlerinin elinde o oranda veri olacağını düşünerek, bunu bir görev kabul etmek bile mümkün.

***

Değerlendirmeye ilk olarak bazı kısa hatırlatmalarla başlamakta yarar olabilir. 2014 yerel seçimlerinde oy kullanacak toplam seçmen sayısı 52.710.730 yurttaştan oluşuyordu. Geçerli oyların sayısı ise 44.875.292. Bu durumda 7.836.000 bin oy açıkta kalıyor. Bu oylardan yaklaşık 1.800 milyon geçersiz; geri kalanı ise oy vermemiş. Bu durumda toplam seçmenin %43.32’si AKP; %25.59’u CHP; %17.63’ü MHP; %6.61’i BDP/HDP; %2.77’si SP; %1.58’i BBP; %2.50 si de Diğer partilere oy vermiş. ***

Şu ana kadar yapılan değerlendirmelere göre bu seçimin kaybedeni yok? Herkes başarılı ve zaferle çıkmış durumda. Bu durum geleneksel hasletlerimizden biri. Yenilgiyi kabul etmek, nedenlerini tartışmak ve geleceğe dönük gerçekçi çıkarımlar yapmak, genlerimizde yok.

Kazanan kim, tartışmasından önce, toplumsal sınıflar ve tabakaların karşılıklı ilişkiler ve çatışmalar alanı anlamına gelen siyaset sahnesine ilişkin bazı gözlemler yapmak, daha işe yarar kanısındayım.

Türkiye toplumu Cumhuriyet denilen deli gömleğinin içinden çıkan bedenin, eline yüzüne bakılır halde olmadığı malum.

Şedit, tacizkar, tecavüzkar bir babanın talihsiz çocukları gibi bu toplum. Bütün travmaları, çarpıklıkları, deformasyonlarıyla bir ucubeye benziyoruz. Bu nedenle de ne kendimizi, ne ötekini sevebiliyor, ne de aynaya tarafsız bir gözle bakabiliyoruz.

***

Farklı kesimler, farklı değerlendirmeler yaptılar. hepimiz bunları okuduk dinledik. Laik/Seküler kesimlerin değerlendirmelerinde temel parametre AKP nin aldığı oylardı.

Gerek miktar, gerek oran gerekse nedenler üzerine her türden tuhaf, seçkinci tartışma yapıldı. İş, (43 mü 45 mi) AKP’ye oy verenlerin neo faşizmin kitlesel temeli olarak ilan edilmesine kadar vardı.

Laisist, modernist şaşkınlığın, düş kırıklığının, karamsarlık ve kötümserliğin, şimdilik vardığı en aşırı noktaydı bu. Bu kesimlerin sigortası da kalan %55 olarak ilan edildi.

Neyse ki, “bu cahil sürü” hala azınlıktaydı; ve genişleme sınırlarına da gelip dayanmıştı.

Örneğin, Ahmet İnsel’in tespit ettiği “muhafazakar otoriter kabarma” yüzde kaçı ima ediyor? Ve hangi kriterleri esas alarak tanımlıyor?

Oysa bu açıdan bakıldığında ben ve benim gibiler için çok daha “karanlık bir tablo” sözkonusu. Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının %90 larda dolaştığını görebiliriz.

Kophenag kirterlerini bile temel alsak, %90 otoriter, muhafazakar bir ortak payda iddiası yalanlanamaz. Söz konusu %90 ı bölen ikinci ölçüt ise laik-seküler/dindar ayrımıdır.

Parti programlarında merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril, militarist, milliyetçi geleneksel TC zihniyetine alternatif bir zihniyet geliştiren, bu zihniyeti bir anayasa teklifi olarak somutlamış, parti içi yaşamında, politik pratiğinde hakim kılmaya çalışan partiler hangileri?

***

Bu durumda siyasi mücadele stratejileri açısından da iki farklı aks mevcut demektir. Birisi, Laiklerin devlette yeniden egemen olması, ne pahasına olursa olsun, AKP yönetici kliğinin tasfiyesini esas alan strateji.

Diğeri ise, ben ve benim gibilerin, geliştirmesi gereken strateji. Bu gün toplumda varolan bütün kesimlerin devletle somut bir çelişkisi veya çatışması var. Bunların tamamı da anayasal sorunlar. Ancak toplumsal kesimlerin hiç birisi ötekilere dönük, ortak mücadelenin faydalarını anlatma çabası içinde değil.

Kürtler Türkler’e, Aleviler sünnilere, Hıristiyanlar müslümanlara, Laikler mütedeyyinlere devleti birlikte değiştirmenin önemini, yeni bir anayasanın zorunluluğunu anlatması tek geçerli yol.

Demokrasi mücadelesinin merkezi meselesi de bu.

Bir başka deyişle demokrasinin genişlemesi herkesin “Türkiyelileşmesinden” geçiyor. Merkeziyetçi zihniyetle, adem-i merkeziyetçi (özyönetimci) zihniyetin mücadelesi, gelecek 50 yılı belirleyecek.

İnsanlık, geldiği noktada kazanımlarını koruyabilmek için, bu onbin yıllık modası geçmiş sosyal teknolojiyi çöpe atmak, gelişmişlik seviyesine uygun özyönetimci sosyal teknolojiyi benimsemek zorunda.

Refah da özgürlük de aynı kapıdan geçiyor.