Ne oldu

16/01/2014

YENİ AVRUPA

Sezin Öney

Sanki, birden ayağımızı bastığımız zemin yavaştan sallanmaya başladı, sarsıntı giderek şiddetlendi, sonra zemin hepten yok oldu.

Şimdi, boşlukta savruluyoruz koca bir ülke olarak…

Savrulurken, pürtelâş çevreye bakınınca, en yakın dalga boyunda sandıklarımızdan bir kısmının bambaşka bir yöne uçtuğunu görüyoruz.

Belki de basıncın yarattığı tuhaf kasılmalarla, yüzlerindeki maskeler sıyrılıp ürkütücü görüntüleri ortaya çıkıveriyor.

Bazılarının ise, savrulurken, adeta son derece sağlam bir zemindeymişçesine, kendinden emin adımlar attıklarını görüyorsunuz. Ama havadalar; öylesine asılı boşlukta…

Onlara da tıpkı herkes gibi, sadece uçuştuklarını haykırmak istiyorsunuz fakat sesinizi duymuyorlar; sesler bu girdapta, hortumda hepten kayıp.

Ağzı açıp kapanabilenlerin hemen hepsi ise, “inançlarını” dile getiriyor. Ve hepsi, bu inançların, “kesinkes doğru” olduğuna çok emin.

İnançların ardındaysa, düşünce yok.

Sadece, “haklı” çıkma kaygısı var.

Oysa, hep beraber savruluyoruz…

Savrulurken şiddetli kasırgada, ayağı yere basabilen yok.

Savrulurken…

Dün karşımda olan, neden şu an yanı başıma düştü?

Dün yanı başımda olan, neden şimdi karşımda?

Daha önce de krizler yaşadı Türkiye; ama nerede yanlış yapıldığı, aslında neyin yapılması gerektiği biliniyordu. Sadece, yapılması gereken yapılmıyordu.

Şimdi, Avrupa ile zihinsel, kültürel bağlar yok edilir ve hiç kimseyle de, ticari olanlar dışında, yenileri kurulamazken, Türkiye olarak ilk kez kendi cehennemimizle bu kadar baş başayız.

Komşumuzda süregiden kanlı savaşa fena hâlde müdahiliz.

Kürt Meselesi’nin sürüncemede bırakılıp günlük siyasete meze edilmesiyle, içimizdeki savaşın duble yolunu açıyoruz.

İnsanlığın yüzlerce yılda kurduğu tüm evrensel değerleri hiçe sayıyoruz. İnsan haklarına olan sathi bağlılığı bile kesip attık.

Dünya, Türkiye’ye karşı bir komplodan ibaret.

“Amerikan, İngiliz komplolarından” yakınanlardan yankılanan, aslında bunları şimdi ağızlara sakız edenlerin kulaklarını da çok yakın bir geçmişte tırmalamış detone devlet korosu… Her şeyin cevabını bir “lobi”de bulanlar…

Öte yandan, devletin içi ve dışındaki tüm derebeyliklerde günahları, halının altına kimse görmeden süpürmenin tatlı heyecanı…

Kendine aynada bakmamanın ve kusurlarının hiçbirini görmemenin muhteşem gönül rahatlığı…

Hrant Dink öldürüldükten bir yıl sonra, onun “son kurban” olduğunu sanmış ve şöyle yazmıştım:

“Bugünlere gelinmesine neden olan trajedinin ilk perdesi, Hrant Dink’in ölümüyle başladı. En masumun, en safın kurban olduğu bu trajedi bu son perdede kimbilir nasıl noktalanır?”

Hrant’ın “kaderi” de, Siirt Pervari’de geçtiğimiz günlerde şaibeli şekilde ölen, çocuk yaşta evlendirilmiş Kader’in “kaderi” de önlenebilirdi.

Ama bu ülke kurbana doymuyor…

“Seken” şarapnelle şaibeli şekilde sırtından vurulan çocuk Ceylan Önkol’dan, Roboski’de üzerlerine bombalar yağdırılanlara… Her ay elverişsiz koşullarda boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kaldıkları için ölen yüzlerce işçiden (1235 işçi öldü 2013’te): KAMER’in araştırmasına göre, toplam evliliklerin bölgesel olarak yüzde 33’üne kadar ulaşan çocuk yaşta evliliklerin mahkûmlarına… Bir yıl içinde taciz ve tecavüze maruz kaldığı öne sürülen 660 bin çocuğa…

O kadar çok kurban var ki…

Ayaklar altından kayan zemin, ilkeler…

İnsani “doğrular”…

İnsanı insan yapan şey; vicdan…

Demokrasileri, “demokrasi” yapan temel değerler…

Adaleti mümkün kılan kilit prensipler.

İnsan hakları, demokrasi, vicdan, adalet…

Bu kavramları kişisel ve duruma göre değişen yorumlara “iliştiren” değil; “olmaları gerektiği” gibi, evrensel boyutta kabul gördükleri hâliyle ve her koşulda vazgeçilmez kılacak bir düzleme ihtiyaç var.

Kişisel kavgalar, mevzilenen taraflar ötesinde sadece “vicdan meselesi” olduğu için, en başta kendimizi eleştirerek anlamamız gerek bu kavramları; ego tatmini, kişisel ikbal ve itibar, biraz daha fazla güç için hırstan gözü dönmüş şekilde içi boşaltılmadık “değer” kalmadı bu ülkede çünkü.

Savruluş o yüzden…

oneysezin@hotmail.com