Kime oy vereceksiniz?

24/08/2013

A. Haluk Ünal

Eylülden itibaren hepimizi çok yoğun bir gündem bekliyor.

“Çözüm süreci”nin ikinci aşamasının kilidini açacak olan demokratikleşme paketi. “Yeni anayasa”, Yerel seçimler, Cumhurbaşkanı seçimleri ve nihayet 2014 yılında yapılacak Parlemento genel seçimleri.

Sonuç olarak gündem belli: Nasıl bir Türkiye istiyoruz?

Gelecek onlu yıllarda Anadolu coğrafyası için nasıl bir gelecek tasavvurumuz var?

Bu gündemin hangi parçasını ele alırsak alalım, bu genel başlıktan kaçamayız.

Bunun anlamı açık, uzun süredir “ona hayır buna lanet, şu kahrolsun bu yıkılsın”cılığın kolaycı konforu bitiyor.

Somut bir Anayasa talebi, somut bir Türkiye tasavvuru  konuşmak zorunda kalacağız.

Bu gün için bu tartışmanın en önemli aracı ise siyasal partiler.

Sözün özü, benim gibi milyonlarca bağımsız, demokrat, özgürlükçü, gelecek tasavvurumuzu temize çekeceğimiz, parlementoya ve yerel yönetimlere yansıtacağımız bir parti arıyoruz.

Geçtiğimiz 150 yıla bakıp da, bu topraklarda bir gelecek tasavvurunun, yalnızca kendi kümemiz, kitlemiz veya cemaatimizle sınırlı olamayacağını anlamak için ahmak olmamak yeter…

Şeriatçı, Ülkücü, Kemalist, Marksist, Müslüman, Musevi, Hıristiyan, Ateist, kadın, erkek, LGBT, Türk, Kürt, 72 millet, birbirimizin gözünü oymadan, eşit ve adil biçimde birlikte yaşamaktan başka bir yolumuz yok.

Binlerce yıldır dinler, yüzlerce yıldır modern siyasal ideolojiler, adaletin, eşitliğin ve doğrunun kendi tekellerinde olduğunu iddia ettiler mi? Evet!

Bunu pratik yaşamda doğrulayabilen oldu mu? Hayır!

Şu ahir ömrümde beni huzur içinde uyutmayacak, sokakları tekinsiz kılacak, arasına girdiğimde kırk kusur bulacak, sonra da bana muhayyel gelecekte bir cennet vaadedeceksin.

Hadi canım sende…

Ben bir insan teki, birey ve yurttaş olarak önce, düşüncelerimden, hayat tarzımdan ötürü itilip kakılmamak, horgörülmemek, tehdit edilmemek, sınırsız biçimde ifade ve örgütlenme haklarımı kullanmak, şehrin ve ülkenin yönetimine katılmak istiyorum. Kısacası varolma ve kaderimi tayin hakkımı sınırsız biçimde kullanmak istiyorum.

Yeteneklerime göre bir iş, başımı sokabilecek bir konut, sağlık güvencesi, çocuklarımın nitelikli eğitimi, insani sosyal ve kültürel ihtiyaçlarımı karşılamak da ikinci temel talebim.

Benimle diğerleri arasındaki tek fark, olsa olsa bu ihtiyaçlardan birinciyle ikincinin yer değiştirmesidir.

Kimileri için ikinciler öncelik birinciler ikincil olabilir.

Ve ne yazık ki gerçek de bu. Büyük çoğunluk için önce ekmek sonra ahlak gelir…

Sadede dönersek, bu ülkenin şu andaki en büyük sorunu, AK Parti dışında Türkiye tasavvuru olan bir partinin bulunmaması.

AK Parti beğenelim ya da beğenmeyelim, milyonlarca insanın desteğini, bir Türkiye tasavvuru ortaya koyarak elde etti.

Bu nedenle askeri vesayet yanlıları hariç AK Parti, hem içindeki çokluğun hem de dışındaki farklı kesimlerin geniş bir ittifak hareketi haline gelmeyi başardı.

2010 yılından itibaren izlediği yol, yöntem ve söylem önce dışındaki ittifakları dağıttı. Şimdi sıra içine gelmiş gibi görünüyor.

En azından bir mucize olmazsa eskisi gibi toplumu kucaklayan ve güven sunan bir odak olma özelliğini yitirmiş durumda.

Yani dindarlarların belirli bir kesimiyle milli görüşçülerin kısmiliğini temsil ediyor. Oy alacaksa yarısına yakınını alternatifsizlikten alacak.

CHP, Kemalist, Laikçi, Modernist Otoriter Askeri Cumhuriyetin temsilcisi olmayı sürdürüyor.

Anadolu mozayiğini kucaklayabilecek bir modele, yönteme ve zihniyete sahip olmadığını her vesileyle de ispat ediyor. Kısacası otoriter, eril, laisist bir kesimin partisi.

MHP de ha keza Türk milliyetçilerinden başka kimseye güven verebilecek durumda değil.

BDP, yakın zamana kadar Kürt Siyasi hareketinin Parlemento sözcüsü olarak rol oynamış; kendisini kimlik eksenli bir siyasetle sınırlı tutmuştu.

Bu sayede de yalın, amaca odaklı, Kürt toplumu bakımından kucaklayıcı bir rol oynamayı başardı.

Parlementoda olmak kaçınılmaz biçimde BDP’yi, ne kadar odaklanmaya çalışırsa çalışsın, kimlik sorunun dışında Türkiye problemleri ve buna ilişkin çözümlerle de yüzyüze getirdi.

Bu hayırlı mecburiyet, hareketin ortak aklını önce “Blok” sonra da HDK (DTK gibi) yı varetmeye ulaştırdı. (Henüz HDK kendisinden beklenenleri gerçekleştiremeyecek kadar genç, ama kararın ve girişimin kendisi, ortak bir mücadele zemini vaadi olarak başlı başına güven ve umut verici)

Benim penceremden Kürt Siyasi hareketinden daha fazlasını beklemek veya buradan bir eleştiri geliştirmek çok doğru görünmüyor.

Tersine, Türkiye ve Ortadoğu açısından taşıdıkları imkanları görmek, ve bu imkanlara yapabileceğimiz katkıları yapmak çok daha faydalı bir işbirliği olacağını düşünüyorum.

Bu imkanlara hızla bakalım. Göreceğiz ki, şu sıralar herkesin kendisine sorduğu bir çok sorunun yanıtları da bu imkanlarda saklı.

Malum, insan bilinci faliyetiyle doğru orantılı biçimlenir.

Anadolu Kürt siyasi hareketine bu performansı sağlayan şartlar onlara, kendi toplumsal ilişkileri açısından da daha demokratik bir zemini de işaret ediyordu.

Gerek Kuzey’de (TC) sınırları içindeki Kürt toplumunun çok sesliliği, gerekse Ortadoğu’daki (İran, Irak, suriye) Kürt mozağiyi, çoğulcu, demokratik ve eşitlikçi bir ilişki kurulmaksızın ortak çıkar tanımı yapamayacaktı.

Süreç birleşik ve eşitsiz gelişti. (Irak ve Suriye Kürt hareketleri bu yazının konusu dışında.)

Türkiye topraklarında bu engeli aşmak için adımlar attılar, yapılar kurdular.

Şimdi de Ortadoğu çapında aynı ihtiyacın üç ana bileşeninden(Öcalan, Talabani, Barzani) biri oluyorlar.

Henüz Türkiye toplumu farkına varmış olmasa da, Anayasa komisyonundaki performansları, sundukları anayasa taslağı, “demokrasi Diyarbakır’dan(Amed) geçer” önermesinin en veciz kanıtı.

Türkiye topraklarının şu ana kadar gördüğü en iyi anayasa teklifi.

Kadın hakları ve örgütlenmesi konusunda katettikleri olağanüstü yolu da henüz Türkiye kısmen biliyor.

Sonuç olarak önlerine çıkan her yol, dönüp dolaşıp, kurucu bir irade olmayı işaret etti onlara.

Bin yıllık bir tarih ve yüz yıllık ezilmişliğin, parçalanmışlığın ve iradi mücadelenin sonucu bu gün BDP, Türkiye’deki hiç bir siyasal kümeyle kıyaslanmayacak kadar demokratik, çoğulcu, eşitlikçi bir odak haline gelmiş durumda.

En önemlisi de BDP, bir halk hareketi. Merkezinde vücut bulan dil ve uslup, her geçen gün bu niteliğine uygun hale geliyor.

Her sıradan Kürt gibi, her sıradan Türk’ün de kolayca anlayabileceği bir dilden konuşuyor, reel polikitanın icaplarına göre davranmayı başarabiliyorlar.

Ne ironiktir ki, bu gün AK Parti düşmanı kesilmiş bir çok çevreye kıyasla, AK Parti’ye ve dolayisiyle AK Partililere “düşman” muamelesi yapma hakkını pratik ve fiili olarak kendilerinde görebilecek bir kesim olmalarına rağmen, çok farklı bir dil seçmiş durumdalar.

TC devleti ve hükümetlerince bütün sabır sınavlarından geçirilmelerine rağmen, gerçekten ezilmiş ve bedel ödemiş olanlara has ağırbaşlılık ve özgüven, onları Parlemento’nun da en saygın, kucaklayıcı uslubunun sahibi olma ayrıcalığına ulaştırıyor.

Toplumun farklı kesimleriyle aralarındaki en büyük engellerden birini de yakın zamanda ortadan kaldırdılar.

Dönüşü olmayacak açıklıkta deklerasyonlarla “silahlı mücadele” stratejisinden “siyasi mücadele” stratejisine geçtiler.

Kısacası özgürlükçü, demokratik, çoğulcu, anti militarist, anti cinsiyetçi, ademi merkeziyetçi anayasa taslağı ve Türkiye tasavvuru bakımından tutarsızlıkla suçlanabilecekleri en önemli argümanı da gündem dışına çıkarttılar.

Elbette Rojavadaki (Suriye) saldırıların gösterdiği gibi nefsi müdafa haklarını saklı tutarak.

Kürtler, kendi dışlarında kalan Türkiyelilerle iletişimde uzun yıllar egemen inkarcı zihniyetin yarattığı karaprobagandanın gölgesinde iletişim kurdular.

Devlet, milliyetçi, ırkçı, ulusalcı kesimlerin de katkısı ve ortak çabalarıyla Batı’da, Kürtlere karşı çok ciddi bir önyargı yaratmayı başardı.

En önemlisi de Doğu’da yürüttüğü kıyımı, inkar ve asimilasyon politikasını önemli ölçüde örtmeyi, gölgelemeyi becerdi.

Bu, BDP ile Batı toplumu arasındaki iletişim açısından en stratejik engellerden de biriydi. Ancak AK Parti’nin 10 yıldır icraata dökmekte çok cimri davransa da, açtığı tartışmalar ve kurduğu pozitif söylem; Kürtlerin pozitif politika yapmakta giderek artan basireti; ve nihayet Gezi’nin yarattığı farkındalık ve bilinç sıçraması, bu engelin son derece kırılgan ve sanıldığından kolay aşılabilir olduğunu gösterdi.

Batı’daki yaşamda iyi arkadaş, dost olabileceğim, ama konu Kürtlere geldiğinde görmek istemeyeceğim insanlar Gezi ile birlikte farklı düşünür, farklı konuşur oldular.

Elbette bu engelin aşılmasında asıl rol biz demokrat Türklere düşüyor.

Kara probagandanın kalın siyah örtüsünü kaldırdıkça, ışık her tarafa yayıldıkça, zihinlerin nasıl hızla değişeceğini biliyoruz.

Çünkü Batı toplumunun önemli bir kesimi de mazlumlardan oluşur ve mazlum mazlumu herşeye rağmen kolay anlar, öncelikle de dindarlar.

İş, sözettiğim alanların tümünde özgüvenli, komplekslerden uzak, tüm Türkiye’ye hitap eden, güven verici bir iletişimi, söylemi ve seçim arayüzünü oluşturabilmek.

BDP, zaten her eğilimi barındıran reformcu bir çizgiye sahip. İçinde ateistler de var dindarlar da; milliyetçiler de var sosyalistler de.

Bu yelpazenin Batı’daki karşılığını öngören bir seçim stratejisi Türkiye’de tarihen ilk kez kitlesel özgürlükçü, demokrat bir odağın ortaya çıkmasına neden olabilir.

Buraya kadar yazının ileri sürdükleri ile hemfikir olanlar için önemli bir tartışma daha kalıyor: bütün bunlar BDP ile mi HDP ile mi daha iyi gerçekleşir?