Taksim’e sahip olan devlete sahip olur*

22/08/2013

Korhan Gümüş

Tayyip Erdoğan 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturduğunda kucağında hazır bir kaç büyük proje buldu. Bunlardan biri de Taksim projesiydi. Bu projede trafik Gümüşsuyu, Sıraselviler, Mete, Cumhuriyet Caddeleri ve Tarlabaşı Bulvarı tarafından açılacak yarıklarla ve tünellerle yer altına alınıyordu. Meydanı baypas eden bir tünel Cumhuriyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı’nı, diğerleri ise caddeleri meydanın altında bir “rotonda” (döner) kavşakla birleştiriyordu. Projenin 80’li yıllarda Bedrettin Dalan zamanında alelacele yapılan bir yarışmadaki fikirlerden esinlendiği, Nurettin Sözen zamanında uygulama projesine dönüştüğü biliniyordu. Proje ekibi trafiğin yer altına alınmasının ulaşımı kolaylaştıracağını iddia ediyordu. Bu tasarımın meydanı “çağdaşlaştırmak için” önemli bir adım olduğu, diğer meydanlarda da (Eminönü, Beşiktaş, Mecidiyeköy…) benzer projelerin yapılacağı belirtiliyordu. Ancak itirazlar da vardı. Proje sahipleri itiraz edenlerin bu işten anlamadıklarını iddia ediyorlardı. Kavşak, yol mühendisliği nedir bilmeyen, bu romantik insanların itirazlarının dikkate alınmaması gerektiğini söylüyorlardı. Onlara göre ulaşımı ilgilendiren düzenlemeler, tüneller, rampalar bilimsel konulardı, itiraz edenlere şaşkınlıkla “ulaşımla ilgili kararların tartışması mı olur” diye soruyorlardı. Ayrıca bu projenin yönetimi ikna edecek çok önemli bir argümanı daha bulunuyordu: Meydanın altında elde edilecek çok katlı mekanda yer alacak devasa bir AVM Sözen döneminde başlatılacak olan ilk metro yatırımının finansmanına yardımcı olacaktı. Taksim’e AVM fikri bir ölçüde yönetimi ikna etmiş gibi gözükse bile, Büyükşehir Belediyesi’nin başkanlık binasında uzmanların katıldığı bir kaç toplantının yapılması Sözen’i tereddüte sevk etmişti. Projeye itiraz eden mimar ve sanatçılardan oluşan inisiyatif trafiğin meydan altına alınmasının sonuçlarını göstermek için Gümüşsuyu, Sıraselviler ve Cumhuriyet caddelerindeki dalış rampalarının yaratacağı yarıkları, özellikle de istinat duvarlarını halka maket üzerinde gösteriyorlardı ve özellikle de burada yaşayan insanların desteğini alıyorlardı.

Taksim için oluşan ve “Taksim Platformu” adını alan bu inisiyatif itiraz etmekle de kalmıyor, alternatif fikir projesi atölyeleri düzenliyordu. The Marmara Oteli bu atölye çalışmaları için salonlarını açmıştı. Bu atölyelere ilgi büyüktü. Katılımcılar bağımsız bir ortamda görüşlerini, önerilerini sergiliyorlardı. İstanbul’daki bağımsız mimarlar, kültür yöneticileri, sanatçılar öğrencilerle birlikte fikirler geliştiriyordu. Kimileri AKM’ye giriş için meydanın ortasında yapılan bir düzenleme, kimileri bazı yolların trafiğe kapatılmasını, kimileri merdivenlerin üstünde meydana bakan modüler bir gösteri alanı, kimileri Taksim ile Nişantaşı arasında yürüyüş ve bisiklet yolları öneriyordu. Öneriler arasında Taksim’de yıkılmış olan Topçu Kışlası’nın “geçici bir sanatsal yerleştirme” olarak temsil edilmesi dahi yer alıyordu. Sökülüp takılabilen bir inşaat iskelesi gibi bir strüktür üzerinde yapılacak bu şehir belleği canlandırma projesinin maliyeti bile hesaplanmıştı. Sonuçta belediyeye iş yapan proje çevrelerinin ısrarlarına rağmen Sözen Taksim için adım atmadı. Bunda itirazların da rolü oldu, zaten kısa bir süre sonra da seçimler gündeme geldi.

Tayyip Erdoğan koltuğuna oturduğunda henüz çevresinde proje deneyimi olan bir ekibi yoktu. Alışageldik işleyiş bu tür büyük mimari projelerin üniversiteler tarafından yapılmasıydı. Projeler üniversiteler (daha doğrusu adını kullanan) ya da aynı çevrelerin danışmanlık yaptığı müteahhitlik kuruluşları tarafından geliştiriliyordu. Surlardaki restorasyon projeleri, Sütlüce’deki kültür merkezi, meydanların yenilenmesi ve ulaşım-kavşak düzenlemeleri, Süleymaniye gibi tarihi semtlerdeki projeler, Kiptaş konutları… genellikle aynı yöntemle hazırlanıyordu. Erdoğan’ın aynı çevrelerle yola devam etmekten başka seçeneği yoktu. “Hassas” bir durum olduğu için “bu işleri bu kişilerin ellerinden alalım” diyen yakın çevresindeki danışmanlarına şöyle diyordu: “Bu çıkar çevreleri bizi sürekli eleştirip köşeye sıkıştırmak istiyorlar. Sakın projeleri ellerinden almayın, tam tersine daha fazla proje işi verin.”

Ancak Taksim projesi farklıydı. Erdoğan bu konuya özel bir önem veriyordu. Taksim’e büyük bir cami inşa ettirmek istiyordu. Böylece Milli Görüş’ün en önemli ütopyalarından birini gerçekleştirmiş olacaktı. Zaten Cumhuriyet’in başlangıcından beri kent ekonomisini kontrol altına alan milli iktidarlar zamanında meydana bakan Aya Triada kilisesinin önüne (sloganıyla Türkiye’nin en büyük gazetesi de dahil olmak üzere) niyeti ortaya koyan bir özenle reklam panoları yerleştirilmiş, kilisenin meydandan görünmesi engellenmişti. Aynı şekilde “Opera” binası (ya da AKM) “millete kendi değerlerini benimsetmek isteyen bir azınlığın eseri” olarak görülüyor ve benimsenmiyordu. Bu nedenle ona da bir çözüm bulmak gerekiyordu. Bir tek sorun devlet eliti içinde bu konuda kalıcı bir kurumlaşma sağlanmış olması, kültür insanlarının bu konuda hassas olmasıydı.

Erdoğan Taksim’in zor bir konu olduğunu biliyordu. Üstelik bu işte üniversiteleri kullanamayacakları için henüz ellerinde cami projesi çizecek ekip de yoktu. Bu yüzden yalnızca bir deneme yapılacaktı. Sözen zamanında hazırlanan projenin üzerine üç adet çember çizilecek, böylece gelecek tepkiler ölçülmeye çalışılacaktı. Partinin ilçe teşkilatlarından birinin başkanı mimardı ve bu işi yapma görevi kendisine verildi. Çemberlerden biri tam Gezi’nin girişinde, meydandan gözükecek şekilde, merdivenlerin üstündeki platformda yer alıyordu. Diğerleri ise Gezi ve Divan otellerinin karşısında.

Ancak gelişmeler beklendiği gibi olmadı. Ortaya atılan bu çekimser cami projesi -çekimser diyorum, çünkü çemberler silik bir şekilde çizilmişti- 28 Şubat sürecinin en gerilimli konularından biri oldu. Kıyamet tünellerden değil, çemberlerden koptu. Gazeteler “Taksim’e cami yapılıyor” başlığı ile haberi ön sayfadan verdiler. O güne kadar “tüneller teknik bir konu” diyerek tartışmalardan uzak duran uzmanlık çevreleri de anında Taksim projesinin en heyecanlı muhalifleri haline geldiler. Taksim’de sivil inisiyatifin sorun ettiği proje geliştirme yöntemi, tüneller, Gezi’nin işgali gibi konular bir anda tartışmanın tozu dumanı altında kaldı. Erdoğan bu süreçte başkanlıktan alındı ve hapse girdi. Yerine gelen yardımcısı Ali Müfit Gürtuna döneminde ise çemberler projeden kazındı. Yeniden Sözen zamanında uygulanmayan projeye geri dönüldü. Ancak Gürtuna ve ekibi camiden vazgeçildiği halde tünellerin neden eleştirildiğini, projeye neden hala karşı çıkıldığını bir türlü anlayamıyordu. Arka planında başka sorunlar olduğunu, Taksim’deki meselenin “hassas” bir konu bulunduğunu biliyordu. Zaten Büyükşehir Belediyesi’nin bürokrasisi de ikiye ayrılmıştı. Bir bölümü yeni bir parti için çalışıyor, Gürtuna çevresindeki ekip de onunla devam etmek istiyordu. Taksim de, gelecekte iktidara doğru yürüyecek olan ekibe enerji verecek semboldü. Gürtuna son hamleyle hem kendi gücünü göstermek, hem de gelecek seçimleri de alarak yola devam etmek umuduyla yaptı ve projeyi “Fethin 550. Yılında 550 Proje” programına koydu. Amacı cami yapmadan sorunun çözülebildiğini göstermekti. Maksem’in önünde büyük bir şantiye alanı kuruldu. Ancak proje yalnızca Harbiye ile Beyoğlu arasındaki caddeleri “Çin Malı” granitlerle kaplama işine dönüştü. Projeyi güzelleştirmek için Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nın hemen yanına Singapur’da görülüp beğenilen “müzikle dans ederken su fışkırtan kız” heykelinin yerleştirilmesine karar verildi. Elbette ki müziğin milli motifler ile yeniden kompoze edileceği, kızın kıyafetinin yeniden tasarlanacağı ifade ediliyordu. Bu bir şaka mı gerçek mi diye düşünülürken sonuç beklendiği gibi olmadı, Cumhuriyet Anıtı’nın hemen yanında böyle bir şeyin yakışmayacağını söyleyenler yanında müteahhit dahi Başkan’a düzenlemenin elverişli olmadığını, heykelin buraya sığmadığını anlatmaya çalışıyordu. Bu yüzden bu heykel hiçbir zaman Taksim’e yerleştirilmedi, depoda unutulup gitti.

Erdoğan uzun süren bir mücadele sonucunda iktidara geldiğinde Taksim konusunu bir an önce ele almak istiyordu. Taksim yıllardır içini kemiren, uğradığı haksızlığı simgeleyen bir konuydu. Milletin iktidarını zorla engelleyenleri yenmişti. Dolayısı ile milli iktidarın sahne aldığı kamusal alan, Taksim dönüşmesi gereken en önemli yerdi. 2004 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday gösterdiği Kadir Topbaş kazanınca, artık şartların olgunlaştığını düşündü. Tebrik telefonunu açtığında “başka çalışmalar bir tarafa, senden ilk Taksim projesini uygulamanı istiyorum” dedi. Milli iradenin burada, bugüne kadar başkalarının kontrolünde olan yerde temsil edilmesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Haksızlığı telafi etmenin zamanı gelmişti. Ancak cami konusuyla tekrar aynı tartışmayı yaratmanın anlamı yoktu. Bu iş için daha zekice, geri adım anlamına gelmeyecek bir formül bulmak kalıyordu. 2010 yılında “Hayalet Yapılar” başlığı altında yapılan ve şehirde yok olan binaları deneysel bir uğraşla hatırlatmayı hedefleyen bir sergide yer alan bir canlandırma bu iş için biçilmiş kaftandı. Yıkılmış binaların resimlerini, belgelerini bularak imar kısıtlamaları olan Boğaziçi gibi yerlerde inşaat yapmakla tanınan ve kendisiyle yakın ilişkileri olan bir mimar ihaleyle proje işini aldı. Burada 1939’lara kadar terkedilmiş vaziyette duran, içinde de bir cami bulunan Taksim Topçu Kışlası yeniden inşa edilecekti. Proje 61. Hükümet programına kondu ve kamuoyuna zahmetsizce bu sergiden alınan görüntülerle ilan edildi. O tarihlerde gene “Taksim Platformu” adını alan sivil inisiyatif çoktan harekete geçmişti. Toplantılar düzenleniyor, imzalar toplanıyordu. Amaç Taksim Gezisi ve meydanı eskiden olduğu gibi çatışmacı bir siyasetin çekişme alanı olmaktan çıkarmak ve meseleyi İstanbul’un yararına olacak bir şekilde, sağduyulu bir yaklaşım biçimine kavuşturmaktı. Ancak yönetim diyalog çağrılarına cevap vermedi.

Yolu genişletmek için Divan Oteli’nin karşısındaki ağaçları yerinden sökmek için kepçeler çalışmaya başladığında eksantrik bir görüntü ortaya çıktı. Bu en acemice yapılan müdahale biçimiydi. Olan bitenler çok kişiyi rahatsız etti. Tepkileri bir anda patlatacak bir kıvılcıma dönüştü. Kısa zamanda binlerce insan Gezi’nin içine toplandı. Sonra da Taksim, İstiklal Caddesi ve daha birçok kamu alanı, tarihin gördüğü en kalabalık protestolara sahne oldu. Sonra da protestolar genişledi, iktidar korkuya kapıldı. “Muhalifler kitlesel bir eylem için fırsat kolluyorlardı, ağaçları bahane ettiler” diyordu. Başbakan da bu yaşananların yepyeni bir durum olduğunu fark etmiş olmalı ki, bu gerçekleşen direnişi yok saymaya, hatta var gücüyle tarihten kazımaya çalışıyordu. Ona göre karşı çıkanlar 28 Şubat’ta kendisine, yani halkın iradesine karşı çıkan gruplardı. Diğer taraftan koşulları da kendisinin hazırladığını teslim etmek gerekli. Hayatın tasvirini üretenler ise çoğu zaman gelişmeleri, kendi yaptıklarını bile bazen çok zor fark ederler. Oysa kendilerini “Genç Müminler” diye adlandıran grup “Allah’ın tokadının bir gün yüzüne çarpacağını” muştulamışlardı…

(*) Sokaklara sahip olan, devlete de sahip olur. Joseph Goebbels