Demokratik Cumhuriyet Mümkün mü?

22/08/2013

A. Haluk Ünal

 

Bu yazının öncülü sayılabilecek bir önceki yazımın önermesi, Ortadoğu’da demokrasi egemen olmazsa savaşın egemen olacağı idi.

Türkiye’de varolan AK Parti, CHP, MHP gibi büyük siyasal kümelerin bu süreçte umut bağlanabilir siyasetlere sahip olmadığını da eklemiştim.

Bu kadarıyla malumun ilanı da diyebilirsiniz.

Bundan sonra yazdığım ve açımlamasını bu yazıya bıraktığım önerme ise, hem Türkiye’de ana muhalefet olabilecek, hem de Ortadoğu siyaseti üzerinde demokratik etkiler yaratabilecek bir gücün kürt ve Türk demokratlarının bileşik siyasi mücadelesi olabileceği idi.

Burada kastettiğim, yalnızca organizasyonel teknik bir birlikte örgütlenme değil elbette. Birlikte yüzyıllık gelenek ve alışkanlıkları aşacak, TC yi demokratik bir cumhuriyete dönüştürecek, özgürlükçü demokratik bir kurucu iradenin yaratılması.

Peki bu mümkün mü?

Nasıl mümkün olur bir yana, Anadolu’da Kürt ve Türk toplumlarının demokratik bir Türkiye ve Ortadoğu siyaseti ekseninde buluşması umut bağlanabilecek tek dinamik bence.

Öcalan’ın Sırrı Süreyya Önder eliyle Diyarbakır’da ilan ettiği barışçı siyaset dönemi, Ortadoğu perspektifi ve yine Öcalan’ın bu çıkışına bağlı olarak teşvik ettiği Kürt Ulusal Konferansının bu açıdan çok önemli bir zemin sunduğunu düşünüyorum.

Cemil Bayık’ın silahlı mücadele seçeneğine dönmeyecekleri doğrultusundaki açıklaması, benim konumumda olan bir çok demokrat için bu umudu ve zemini pekiştirdi.

Kürt Siyasi hareketinin silahlı mücadele stratejisi, bütünsel bir Türkiye ve Ortadoğu siyasetinin oluşmasındaki en büyük engellerden birisiydi.

Burada önemli olan, silahlı mücadeleye atfettiğimiz nitelikten çok, silahlı mücadele ekseninde gelişen bir haraketin dokusu ve refleksleri ile, Kürtlerin dışında kalan ezilen kesimlerin örgütlenme seviyesi, mücadele alışkanlıkları, refleksleri arasındaki büyük fark.

PKK nin bu stratejiyi terkedip, her düzeyde siyasi ve kültürel mücadeleye geçmesi, bu engelin giderek aşılabilmesini mümkün hale getiriyor.

İkinci önemli engel, hala Türkiye’de ezilenlerin önemli bir kesimi bütünsel bir demokratik cumhuriyet talebini savunur durumda değil.

Hala negatif çatışmacı politika egemen. Bu, varolan siyasal kümelerin de çok işine geliyor, pozisyonlarını koruyup, tabanlarını konsolide ediyorlar.

Dindarlar Kemalistlere düşman, Kemalistler Dindarlara, Solcular her ikisine karşı olduklarını ilan ederek üçüncü bir yol yaratacağımızı sanıyoruz.

Henüz HDK da dahil olmak üzre hiç bir kesimin sözcüleri, demokratik cumhuriyet , demokratik ortadoğu perspektifinin sözcülerinden beklediğimiz kapsayıcılık, titizlik ve bilgi donanımı ile konuşamıyor. Elbette burada sorun sözcülerde değil.

Bu, mevcut ortak aklın henüz bu basiret ve donanıma ulaşmadığını gösteriyor. Mısır vesilesiyle yayınlanan son HDK Yürütme Kurulu imzalı bildiri bunun tipik örneklerinden mesela. Hala indirgemeci bir sınıf savaşı perspektifiyle, kendisini 28 Şubat’ın “ne şeriat ne darbe” konumuna yerleştirebilmiş.

Üçüncü büyük engel, gerek Kürt gerek Türk solunun örgütlenme refleks ve alışkanlıkları.

Günümüz toplumsal hareketlerini, kadınları, LGBT bireyleri, özellikle beyaz ve altın yakalı bireyleri “demokratik merkeziyetçi” deli gömleğinin içine tıkmak artık imkansız.

Bunu farklı terimlerle  söylersek, siyasal teknolojinin, 19. Ve 20 YY partilerindeki gibi fordist veya taylorist bir modele sahip olması imkansız.

Modern iletişim ve bilişim teknolojileri ile temellenmiş, esnek üretim ve kalite çemberlerinden ilham alan yatay örgütlenmeler ancak günümüz insanını taşıyabilir.

Bundan böyle “merkez”lerin temel görevi, nitelikli ve etkin moderasyon ve senkronizasyondur.

Toplumda “bilinç yaratmak” yerine bilginin devrimci işlevini anlamış, bilgi üretmeyi ve üretilmiş bilgiyi tasnif etmeyi bilen, etkin ve yaygın biçimde paylaşmayı önceleyen örgütlerin şansı olabilir.

Bundan böyle iletişim, eğer internet bazlı bir katılım modeli olarak tanımlanıyorsa örgüt içi demokrasiden ve gerçek bir ortak akıldan sözedilebilir.

Küçük bir azınlığın büyük bir çoğunluk için yazdığı düşündüğü modeller bitti.

Sadece siyasi örgütlerde değil toplumsal örgütlenmelerde ve devlette de benzer modeller uygulamaksızın insanlığın hiç bir geleceği olamaz.

Örneğin Türkiye’nin sağlık politikasını Tabip odaları, sağlık sendikaları, tıp öğrenci örgütleri ve bu hizmetin alanların örgütlerinin temsilcilerinin arama konferansından başka hangi zemine teslim edebiliriz?

Ya da eğitim sistemini, sağlık bakanlığı uzmanları, hükümet ve 500 kişilik bir milletvekili heyetine teslim edebilir miyiz?

Şehirlerimizi mevcut siyasal partilerin yönettiği gibi yönetmeyi sürdürürsek sonucun ne olacağını görebiliyoruz.

Ekonominin geleneksel yöntemlerle idaresinin sonuçlarını yaşıyoruz.

Ademi merkezi, çoğulçu, özgürlükçü demokrasiler böyle bir perspektifle önce kendi örgütlerimizde (vaadimizin kanıtı olarak) sonra da toplumda yaratılmak zorunda. Demokratik Cumhuriyet ancak bu perspektiften yürütülecek bölgesel/küresel bir mücadelenin türevi olabilir.

Sonuç olarak büyük ve kapsayıcı yeni bir siyaset aksına ihtiyacımız var. Eğer Kürt Siyasi Hareketi, bunun farkında olur, buna uygun bir Türkiye Siyaseti ve birleşik örgütlenme perspektifi peşine düşerse, bir şansımız olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bir süre daha gezi ruhunu tribünlerde ve sloganlarda yaşatmayı sürdüreceğiz demektir.

Yetmez ama evet…