Ortadoğu’da Demokrasi Hakim Olmazsa Savaş Hakim olur!

20/08/2013

A. Haluk Ünal

Mısır, Akdeniz ve Ortadoğu için kilit taşı niteliğinde bir ülke.

Suriye, Irak, Filistin, Lübnan gibi bu ülkenin genetiği de bir kez iç savaşla bozulursa Ortadoğu’nun bir daha dikiş tutması çok zor.

Ortadoğu’nun geleceği, Türkiye’nin de geleceğini doğrudan belirleyecek.

Savaşın da barışın da dışında kalma lüksümüz yok.

Tersi de doğru Türkiye’nin attığı her adım Ortadoğu’nun geleceğinde de önemli bir etki yaratacak.

Kimse görünür ufkumuzda kapitalizm temelli yaşamın köklü bir değişime uğrayacağını iddia edemiyorsa, önüne hangi sıfatı eklerseniz ekleyin çoğulcu, özgürlükçü bir demokrasiyi Ortadoğu çapında ortak payda haline getirmekten başka çaremiz yok.

Ortadoğu’ya dolayisiyle Türkiye’ye demokrasi gelmezse savaş gelecek, bundan da kimsenin kuşkusu olmasın.

En vahim olanı da son beş yıl içinde Türkiye’de hiç bir siyasi güç, buna uygun bir esneklik ve sorumlulukla davranamadı.

AK Parti “sıfır sorun” politikasından hırçın bir yalnızlığa sürüklendi.

Hem içerde hem dışarda herkesle barışık ve geniş bir koalisyonun sahibi durumunundayken, artık herkesle kavgalı.

Hem siyasi hem de iktisadi alanda 2002-2005 politikalarına dönmesi bile durumu kurtarmayacak. Her açıdan ciddi bir sıçramaya ve bunu sağlayacak yeni bir programa muhtaç.

En kötüsü de kısa vadeli politikasında kendi kitlesini konsolide etmeyi temel alan, seçimlere endeksli bir gerilim ve çatışma siyasetini tercih ettiğini düşünmemiz için yeterli sebebin ortaya çıkmış olması.

CHP, bir yandan Kemalist ideolojinin çıkmazları ve yerli darbecilerle derin ilişkileri, öte yandan politikasını AK Parti karşıtlığına endeksleme refleksi sonucu Türkiye toplumunun geneline bile barış ve huzur vaadedemez durumda.

MHP ise malum çizgisini sürdürme çabasında. Olsa olsa yangınlara körük görevinden başka bir fayda sağlamayacak. Tek takdir edilecek refleksi kitlesini sokaktan ve devletten uzak tutma kararlılığı.

Geriye Kürt Siyasi Hareketi ve şu an itibariyle ya örgütsüz, bağımsız veya CHP AK Parti MHP kitlesi içindeki milyonlarca gezi yanlısı demokrasi yanlısı seküler ve dindar yurttaşlar topluluğu kalıyor.

Bu topluluğun gerek Türkiye’nin demokratik geleceğinde gerekse Ortadoğu’nun geleceğinde önemli bir rolü olabileceğine inanıyorum.

Bence Kürt siyasi hareketi, hem Türkiye’nin ana muhalefetinin hem de yeni Türkiye’nin kurucu unsurlarından biri olabilir. Buna aday olabilecek bir çok niteliği ve özelliği barındırıyor.

En önemlisi de hareketin tutuklu lideri Abdullah Öcalan’ın, uzun yıllardır kamuoyunda çok bilinmeyen görüşlerini, aktüel bir Türkiye ve Ortadoğu siyaseti olarak açıklamaya başlamış olması.

Silahlı mücadele sürecinin bittiğini ilan etmesinden tutun, ulus devletin nasıl bir kötülük olduğuna, Stalinizmin harekete kaybettirdiklerinden, kadın ve çevre politikasına, demokratik modernite, demokratik ulus adını verdiği bir çerçeve içinde açıklanıyor.

Fikirlerin kağıt üzerindeki haliyle, kitlelerce sindirilmiş olması arasında elbette çok büyük bir fark olacağını hepimiz biliriz.

Ancak bildiğimiz bir başka gerçek de Türkiye’de ve Ortadoğu’da bu türden görüşler ilk kez ciddi ve çok büyük siyasal bir gücün programı haline dönüşüyor.

Kürt Siyasi Hareketi, yalnızca bir Türkiye gerçeği değil. Tarihin tanıdığı en büyük siyasi kuruluşlardan biri. Yalnızca Türkiyeli değil, aynı zamanda Avrupa’lı, Ortadoğu’lu, ve Rusya’lı bir güce dönüşmüş durumda.

24 Ağustosta Erbil’de ilk kez toplanacak olan Kürt Konferansı bu süreçte çok ciddi bir aşamaya işaret ediyor.

Öcalan’ın çağrısıyla Kürtler tarihen ilk kez, Sykes-Picot anlaşmasıyla (bkz. T24 Taner Akçam) cetvelle ayrılmış hapsedildikleri sınırları aşan bir iş ve güç birliği zemini oluşturmanın eşiğindeler.

Umalım ve dileyelim ki bu konferans, Kürtlerin kendi arasında tarihi bir barış ve işbirliği zemini yaratacağı gibi, bütün Ortadoğu ve Anadolu halkları için de barışcı, çoğulcu demokratik bir yönelimin vesilesi olsun.

Elbette bu yolun üzerinde çok ciddi engeller de mevcut.

Bunlardan en büyüğü, Ortadoğu’nun, özellikle de Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın, önümüzdeki elli yılın en büyük iki enerji (petrol ve doğalgaz) havzasından biri olması. Diğeri Kafkasya ve büyükölçüde Rusyanın tahakkümüne girmiş durumda.

Bu nedenle yeniden düzenlenen uluslararası güç ilişkileri temelinde, Ortadoğu da yeni bir paylaşıma tabi tutulmaya çalışılıyor.

Geçtiğimiz iki yıl içinde bu tabloya bir de Doğu Akdeniz’de bulunan ve olağanüstü büyük olduğu her geçen gün daha iyi farkedilen doğal gaz rezervleri eklendi.

İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanıstan şimdiden, keşfedildiği kadarıyla, Avrupa’nın yıllık enerji ihtiyacının %15 ini karşılayacağı düşünülen gazı, elektrik enerjisine çevirip, 2000 bin megawatlık bir kabloyla Avrupa’ya iletmeye hazırlanıyor. (Keşif çalışmaları da devam ediyor. Toplam rezervin çok daha büyük olduğu tahmin ediliyor.)

Bu nedenle Ortadoğu küresel sermaye ve onun yerel taşeronlarının ciddi bir mücadele alanı.

Mısır ‘da görüldüğü üzre hiç birisinin insan hakları ve demokrasi de umurunda değil. Can meselesi (siz enerji, güç ve dolar diye okuyun) onlar için doğal olarak kan meselesi oluyor.

İkinci ciddi engel, Kürt siyasi hareketinin çok parçalı ve eşitsiz gelişme özelliği.

Şu ana kadar her parçadaki hareket, yalnızca kendi kimlik mücadelesi ile sınırlı bir bakış ve kurtuluş perspektifinden öteye geçmiş değil. Üstelik yakın zamana kadar birbirleriyle de silahlı çatışmalara girebiliyorlardı.

Üçüncü engel, hareketin genelinde (bütün Kürt kesimlerinin örgütlerinde) hakim olan merkeziyetçi, otoriter, eril geleneksel yaklaşım ve siyaset tarzı.

Bu geleneğin kırılması konusunda Kürt konferansına katılan kesimler içinde en Dünyalı ve demokratik programa sahip olan PKK.

Ancak PKK nin de yıllarca silahlı mücadele içinde olması, Stalinist geleneğin güçlü etkileri, siyasal mücadelesinin merkezine kimlik meselesini koymak zorunda kalması, bu süreçte kendisinden beklenen öncü rolü oynaması bakımından ciddi handikaplar oluşturuyor.

Benim penceremden görünen bu tabloda en yaşamsal ve anahtar konu, Kürt Siyasi Hareketinin başta Türkler olmak üzere, diğer Anadolu halkları ve emekçileriyle, nasıl bir buluşma ve kaynaşma yolu, yöntemi belirleyeceği?

Sabrınızı zorlamamak için bu da başka bir yazının konusu olsun.