Aradığını Bilmeyen Bulduğunu Anlamaz

06/08/2013

A. Haluk Ünal

Silivri süreci ve sonuçları, bu toprakların tanık olduğu en önemli siyasi olaylardan birisi olarak tarihte hakettiği yere sahip oldu.

Sonuçları ve etkilerini ise zamanla yaşayarak görecek, üzerine binlerce tartışmaya tanık olacağız.

Bu tartışmalardan en taze ve sıcak olanı, sürece ve sonuçlarına doğrudan veya dolaylı mesafeli veya karşı olanların ileri sürdüğü bir argüman üzerinde biçimleniyor.

Mehmet Ağar, Tansu Çiller, Süleyman Demirel başta olmak üzere geçtiğimiz kırk yılın büyük suçlarına ortaklığı kanıtlanmış veya katkısı kuvvetle muhtemel olanların yargılanmaması. Ergenekon davalarının Fırat’ın öte yakasına taşınmaması. 12 Eylül davasının yavaşlığı ve dostlar alışverişte görsün hali. Silivri sürecinde hukuk sisteminin sorunları, işleyiş hataları, yargı adaletine gölge düşürecek onlarca durum.”

Önce bir konuda anlaşalım, AK Parti’nin “demokratik devrim” hedefi ilan ettiğini bir duyan ya da bilen var mı? Ben duymadım. Zaten doğaları gereği de böylesi bir hedef koymaları ne mümkün ne de inandırıcı.

Danışmanlar, isteksizce “muhafazakar demokrat” olmaktan dem vurdu, Başbakan da “ileri demokrasi” diye bir terimi vaat olarak sundu.

Kısacası Silivri süreci, devletin ve rejimin topyekün değişimi hedefiyle kalkışılmış bir iş değildi.  Tersine bu sürec, AK Parti’nin, 28 Şubat diye adlandırabileceğimiz, dindarlara, demokratlara, liberallere ve kürtlere  yönelik, asker merkezli siyasi bir saldırı karşısında geliştirdiği etkin bir karşı hamleydi.

Asli hedefi de askerin siyasetteki merkezi rolünü bitirmekti.

Bu cümleyi tersinden de okuyabilirsiniz. AK Parti, kendi iktidarının önündeki askeri vesayet engelini temizlemeyi, etkisizleştirmeyi hedefliyordu.

AK Parti bu hedefe yönelirken hedeflerini gerçekleştirebilmenin tek yolu olarak geniş bir koalisyona ihtiyaç olduğunu gördü ve adımlarını buna göre attı.

AB sürecine dinamik bir biçimde sahip çıkmasından tutun, hiç bir hükümetin sorun, çözüm denkleminde ele almadığı, Alevi, Ermeni, Kürt vb. bütün konuları gündemine aldı. Almakla da kalmadı, bu konulara, ülkenin %70 ini oluşturan gelenekçi muhafazakar dindar kesim nezdinde meşruiyet kazandıracak biçimde, açılım, çözüm adı altında, devlet eliyle tartışmalar örgütledi.

Böylece kendisi de bir koalisyon olan AK Parti, kendisinden çok daha geniş bir kesimle de askerle mücadelesinde işbirliği zemini yaratmış oldu.

AK Parti’nin askeri vesayetle mücadelesini kim hangi nedenle destekledi bilemem, niyet okuma yeteneğim olmadığı gibi, siyaseten bir anlamı olduğunu da düşünmüyorum.

Ama ben ya da benim gibi düşünenler AK Parti’yi demokrat sandığımızdan değil, attığı adımlar, tuttuğu pozisyon ve askeri vesayete karşı yürüttüğü mücadelenin sağlayacağı kazanımlara destek verdik.

Hem de çok talihsiz bir ortamda bu desteği verdik.

Ben ve benim gibi yüzbinlerce solcu, demokrat, bağımsız, tek başına ve örgütsüzdü.

Askeri Cumhuriyet, 12 Eylül sonrasında ilk kez bizim dışımızda, Kürtleri ve İslamcıları hedefine almış, iç tehdit sıralamasında başa yerleştirmiş, dört koldan saldırıyordu.

Ait ve parçası olduğumuz Türk Solu her iki sınavda da utanç verici bir biçimde sınıfta kalmıştı.

AK Parti ile, bize ve halka karşı düşmanlığı kanıtlanmış olana karşı, ortak bir itirazda bulunmanın parelelliği bile doğal çevremizi rahatsız ediyor, her tür hakaret ve dışlanmayla karşılaşıyorduk.

Siyasi tarih okumuş herkes bilir ki, Dünya’nın hiç bir ülkesinde demokrasi, demokratlardan oluşan yüzbinler tarafından getirilmedi; zembille de inmedi.

Siyasal alan denilen coğrafya, farklı sınıf ve tabakaların çatışma alanıdır.

Bu alanın örgüsünü çatışmalar ve bunların sonucu kaçınılmaz uzlaşmalar oluşturur.

Sivil ve yasal siyasetin doğası böyledir.

Bunu bizlerin bilmiyor ya da yeni yeni öğreniyor olmamız, gerçeği değiştirmiyor.

Tuhaf olan, inanılmaz bir maksimalizm (siz apolitizm deyin) ile herşeyi, bir türlü gelmek bilmeyen devrimci krize ve yapamadığımız devrime ertelemiş, o ana kadar doğrudan sokak savaşı (o da amatörce) dışında siyasetin bütün araçlarına, bu anlamda adına konuştuğumuz halkın kısmi kazanımlarına, yan bakmış bir geleneğin çocukları olarak, hala gerçeği farketmemekte ısrar etmemiz.

Bu ülkenin asıl büyük talihsizliği ise, solunun da sağının da Kemalist Askeri Cumhuriyet’in gölgesinde, ona benzeyerek büyümüş olması.

En az onun kadar otoriter, merkeziyetçi, tekçi, çoğunlukçu ve erkek olmamız.

Peki şimdi ne oldu?

Doğrudur, (derin devletin) askeri vesayetin beyin takımının tamamı tutuklanmadı, yargılanmadı, Ergenekon davası Fırat’ın öte yakasına ulaşmadı.

Silivri sürecinde yargılananların, henüz yargılanmadıkları insanlık suçlarından kovuşturulamamış olduğu bir gerçek.

Yargı süreci 50 lerde hangi zihniyet ve mekanizmelerle çalışıyorsa, hala aynı zihniyet ve mekanizmalarla çalışıyor.

Bu davaya gölge düştüyse bu nedenlerle düşüyor.

AK Parti bir sebeple (siz deyin ucu onlara değecek, ben diyeyim muhafazakarların devletçi refleksleri) reformu, değişimi sonuna kadar taşımaya niyetli görünmüyor. Bunların hepsi gerçek ve doğru.

Peki bütün bunlar, gerçekleşmiş olan yargılamaların değerini azaltır mı?

Askerin dokunulmazlık efsanesinin bozulması, askeriyenin son kırk yılının (devlet suçları sürecinin) sıralı emir komuta zincirinde önemli bir kesimin, darbe girişimi nedeniyle cezalandırılması küçümsenebilir mi?

Hele bizim gibi 4 darbenin tanıklığını ve mağdurluğunu yaşamış olanlar için genel kurmay başkanının darbecilikten hapse girmesi önemsiz mi?

Velev ki, AK Parti’nin devamına niyeti yok; onun yerine gelecek bir iktidar, değişimi, bu zeminde çok daha kolay tamamına erdirmez mi?

Askeri vesayete böyle bir darbe vurulmasa, PKK ile çözüm süreci böyle gelişir miydi? Çözüm süreci, söz konusu olabilir miydi?

12 Eylül, 28 Şubat yargılamaları (şeklen bile olsa) başlar mıydı?

Şeklen başlatmış bile olsalar, darbelerin ve darbecilerin geçmiş bütün hükümetlerce alkışlanmasıyla, yargılanıyor olması arasındaki fark siyaseten anlamsız mı?

Bütün bu kazanımlar istediklerimizden çok az olabilir. Bu kadarla kalacak da olabilir.

Eğer benim görmediğim, bilmediğim birşey biliyor da (gezide göz kırptığı iddia edilen) devriminiz beş vakte kadar geliyorsa bir şey diyemem. Yok böyle bir beklentiniz yoksa reformcu siyaset bu nüanslarla ilerleyen bir süreçtir, lütfen unutmayın.

Dahası, olmamış gibi konuşmak, anlamsızlaştırmak, küçümsemek, istemeseniz de, bütün bu süreci bir yalan ve komplo olarak göstermek isteyen ırkçı ulusalçıların iddialarına katkı sunar.

Bu kazanımları az bulun çok bulun, olumlamadan, ne hükümeti daha ileriye zorlamak olası; ne hükümete oy verenleri etkilemek ve çoğalmak mümkün; ne de kendinizle darbeciler arasına mesafe koymak inandırıcı.

Unutmayın, “aradığını bilmeyen bulduğunu anlamaz”.