21 Anayasası’nda demokratik değerler

03/08/2013

Ümit Kardaş – TARAF

İşgale karşı direniş hareketi, Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi yerel ve bölgesel kongrelerden başlayıp, Sivas Kongresi’nden geçerek ve nihayet BMM’nin toplanması suretiyle meşruluk ve hukukilik niteliklerine sıkıca sahip çıkmıştı. İcra Vekilleri Heyeti’nin hazırladığı ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Layihası başlığını taşıyan bir metin yeni anayasaya giden ilk somut adım oldu. Halkçılık Beyannamesi olarak da anılan ve sol yaklaşımı bulunan bu layiha, içeriği bakımından bir hükümet programını andırıyordu.

1876 Anayasası (Kanun-u Esasi) padişahın atadığı bir komisyonca hazırlanmış, ferman niteliğinde bir anayasaydı. 1909 değişikliklerinde Heyet-i Ayan’ın payı ve padişahın onayı, süreci antidemokratik kılıyordu. 1924 Anayasası, adaylıklarını ve milletvekilliklerini Mustafa Kemal’e borçlu kişilerden oluşan bir meclis tarafından yapılacaktı. 1961 ve 1982 Anayasaları ise askerî darbeler ve rejimlerin ürünü olmuştur.. Oysa, 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk anayasacılığının tek demokratik örneği olarak gösterilmektedir.

Beyanname, dinsel ve etnik bir tanımdan kaçınarak, siyasal birlik ve bağımsızlık temelinde yeniden buluşan kitleleri siyasi ve coğrafi zemin birliği açısından Türkiye halkı şeklinde belirlemiştir. Ayrıca devletin adı Türk Devleti değil, Türkiye Devleti olarak düzenlenmiştir (An.md.3). Bu yaklaşım, bize siyasi birliğin sağlanması açısından demokratik bir değer olarak ışık tutmaktadır.

Beyannamede dikkat çeken bir başka nokta, ordunun işlevinin “emperyalist ve kapitalist düşmanların” saldırılarına karşı savunma olarak tanımlanışıdır. Bu yeni silahlı güç, Meclis’in emir ve komutasına girmektedir.

20 Ocak 1921 tarihli ve 85 sayılı yasayla kabul olunan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu 23 madde ve bir de Madde-i Münferide’den oluşan kısa, çerçeve bir anayasadır. İlginç olan bu kısa anayasanın 12 maddesinin yerinden yönetim ve yerel yönetim ilkelerine ayrılmasıdır. Vilayet denen idari birim, tüzel kişiliğe ve özerkliğe sahiptir. BMM’nin koyacağı kanunlar çerçevesinde, sağlık, tarım, maarif, bayındırlık, evkaf, sosyal dayanışma işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi vilayet şûralarının yetkisine bırakılmıştır. Ancak iç ve dış siyaset, adliye, askeriye ve şer’iyeye ilişkin konular, uluslararası ekonomik ilişkiler merkezî yönetimin yetki alanı içindedir. Vilayet şûraları vilayet halkınca seçilen üyelerden oluşur. İdari birim olarak nahiyeler en küçük ve dolayısıyla halka en yakın idari birimlerdir. Nahiyeler de özerkliğe sahip tüzel kişilerdir. Nahiyenin bir şûrası, bir idari heyeti, bir de müdürü vardır. Nahiye şûrası üyelerinin de doğrudan nahiye halkınca seçilmesi öngörülmüştür.

Görülüyor ki, 1921 Anayasası sisteminde, yerinden yönetim aslî ve genel, merkezî yönetim ise sınırlı ve istisnaidir. Seçimlerle oluşan organlar ve tüzel kişilikler, icrai karar alabilme yetkilerine sahip olmaları nedeniyle özerktirler. Nahiye yönetiminin dahi, mâli, iktisadi ve hatta yargısal yetkilerle donanması ve bu yönetimlerin seçimle oluşması, özerkliğin boyutları konusunda fikir vermektedir.. Böylece, 1876 Kanun-u Esasisi’nin öngördüğü geleneksel merkeziyetçi sistem yerine yerinden yönetime ve özerkliklere ağırlık verilmiştir.

Ancak, 1921 Anayasası’nın öngördüğü yerinden yönetim kurumları ve mekanizmaları, uygulama alanı bulabilmiş değildir. 1924 Anayasası’yla Mustafa Kemal, ağırlığını merkeziyetçilikten yana kullanmıştır. Bu tercih bugün boğuştuğumuz sorunların kaynağı durumundadır. Önemli olan bugün artık bu yanlıştan dönme gayretini göstermektir.

Türkiye’nin 92 yıl sonra, “yerelde demokrasi ilkesi” uyarınca yereli, merkezden yetki devri ile demokratikleştirmekten başka çaresi bulunmamaktadır.