Kadın Bedeninin Denetimi: Geçmişten Günümüze (Neo)Liberal Muhafazarkarlık

28/07/2013

Ümit Akçay – BİRGÜN 


reji kızlarıGezi Direnişi sonrasında hükümetin faiz lobisi ve uluslararası komplo icatlarına, geçtiğimiz günlerde bir yenisi eklendi: “Doğum kontrol oyunu!” Başbakan’a göre “bu ülkede, yıllarca doğum kontrolü mekanizmasını çalıştırdılar. Adeta vatandaşlarımızı, halkımızı kısırlaştırdılar. ‘Sezaryen, kürtaj’ denilen olay budur”. Başbakan devamla, “dert, bu milletin nüfusu azalsın ve bu millet, milletler yarışında geri kalsın. Ama bu oyunu artık bozuyoruz, bozmamız lazım. Özellikle kadınımıza sesleniyorum. Bu oyunu birinci derece bozacak olanlar sizlersiniz” dedi. Ancak konu üzerinde biraz düşününce, esasında oyunun mekanının kadın bedeni, aktörlerinin de geçmişten günümüze iktidarda olan, aralarında Kemalistler’in, liberallerin ve muhafazakarların olduğu geniş bir yelpazede tanımlanabilecek olan erkekler olduğunu görüyoruz. Peki, Cumhuriyet’in başından beri kadın bedeni üzerinde oynanan bu oyunun özü neydi?

1930’lar: 10 yılda 15 milyon Genç ve Kemalist Kuruluş

1930’lar, yeni kurulan Cumhuriyet için, yıllarca süren savaşların yaralarının sarılması, siyasi konsolidasyon ve 1929 Dünya Buhranı’na karşı devlet yatırımları ile gelişen bir sanayileşme hamlesinin başlatıldığı yıllardı. Bu geniş kapsamlı stratejinin önemli bir ayağını da “10 yılda 15 milyon genç” sloganında özetlenebilecek olan nüfus politikası oluşturuyordu. Doğum kontrolü ve kürtaj yasaklanmıştı. 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na “doğumu artırma ve kolaylaştırma” görevi verilmişti. Yeni nüfus politikasını desteklemek için Ceza Kanunu’na eklenen yeni hükümler “ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhine cürümler” bölümüne yerleştirildi. Bu çerçevede “gebelik önleyici metodları başkalarına öğretmek, ahlâki veya sıhhi sebeplerle mutlaka düşürülmesi gereken bir çocuğu düşürmek” gibi fiiller bile bu hükümlere göre suç sayıldı. Özetle 1930’lar için nüfus artışı sistematik olarak özendirilen bir politika idi.

çalışan kadın köy

1960’lar: Kalkınma, Aile Planlaması ve Liberal-Muhafazakar İtiraz

1960’da DPT kurulup iktisadi planlama çabaları başladığında, nüfus politikası tekrar önemli bir konu başlığı olarak gündeme geldi. Özellikle plancıların Birinci Plan için hazırladıkları taslakta yer alan aile planlaması konusu, liberal-muhafazakar politikacıların şimşeklerini üzerine çekti. Bu kampa göre devletin, ailelerin çocuk yapma kararına dahi müdahale etme noktasına gelmesi kabul edilemezdi. Ancak plancılar nüfus artışını azaltmayı teknik gerekçelerle istiyorlardı. Onlara göre reel büyüme hızını artırmanın en maliyetsiz yolu aile planlamasıydı. Sonuçta, itirazlara rağmen Birinci Plan, nüfus artış hızının düşürülmesine dayalı bir politika benimsedi.

Plan ayrıca konu hakkında muhafazakar çevreler tarafından ileri sürülen karşı argümanları da yanıtlama ihtiyacı duyarak şu hususların altını çizdi. “Nüfus Plânlaması bazı çevrelerde bir yanlış anlama sonucu olarak çocuk sahibi olmada bir devlet müdahalesiyle karıştırılmaktadır. Oysa nüfus plânlaması, ailelerin istedikleri sayıda ve istedikleri zamanda çocuk sahibi olmalarını kolaylaştıran demokratik bir usuldür” (Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 1963, s. 73). Dolayısıyla plan çerçevesinde, gebeliğin önlenmesinde kullanılan araç ve ilaçların ithaline ve satışına getirilen yasaklamaların kaldırılması, bu malzemelerin parasız dağıtılması, sağlık çalışanlarına ve ailelere gerekli eğitimlerin verilmesi gibi önlemler alındı.

yürüyüş

2000’ler: Neoliberalizm, Muhafazakarlık ve Kadın Bedeninin Denetimi

Kendisini muhafazakar bir parti olarak da tanımlayan ancak neoliberal politikaların sadık bir uygulayıcısı olan AKP’ye göre, toplumda muhafaza edileceklerin başında aile geliyor. Kadın istihdamında son yıllardaki artıştan pek de memnun olmayan hükümet, üç çocuk politikasını ısrarla vurgulayarak, esasında kadının yerinin evi olduğuna işaret ediyor. Bu anlamıyla AKP iktidarının kadın bedeni üzerindeki politikaları, 1930’lu yıllardaki Kemalist nüfus politikasını aratmayacak nitelikte.

Erdoğan, bu yeni politikayı şöyle açıkladı: ”hemen söylenen laf şu: ‘Tamam çocuğunuz olsun da nasıl geçindireceksiniz, nasıl eğiteceksiniz?’. Bak kardeşim, bu anda Çin’in, Hindistan’ın nüfusu ne? Dünyanın en zengin ülkesi sıralamasında ilk 5’in arasında Hindistan, Çin ve Japonya’yı görüyorsunuz. Zannediyor musunuz, bu ülkelerin ortalama geçim koşulları bizden çok daha iyi olsun? Değil… Belli bir nüfusun geçim koşulları iyi ama büyük bir çoğunluğunun geçim koşulları bizimkilerden çok daha kötü. Bunları da biz görüyoruz. Ne kadar nüfusumuz artarsa o kadar güçlü olacağız. Bunu böyle bilin. Hiç endişeniz olmasın”. Peki AKP iktidarı, kendisini karşıt olarak konumlandırdığı 1930’ların CHP’siyle neden çok benzer bir nüfus politikası izliyor?

tekel kadınları

Arkadaş, Sen Hala Anlamadın mı? Rekabet, İşsizlik ve Ucuz Emek

Başbakan Erdoğan’ın her ortamda dile getirdiği her ailenin üç çocuğu olması gerektiği önerisinin, kürtaj konusunda getirilen kısıtlamadan sonra, bir öneriden çok kadın bedeninin kontrolü üzerinden geliştirilen sistematik bir nüfus politikası olduğunu söyleyebiliriz. Üç çocuk ısrarının gerisinde bu koyu muhafazakarlık kadar, Türkiye’deki sermaye sınıfının stratejik aklı da yer alıyor. TUİK tarafından yapılan projeksiyonlara göre orta vadede Türkiye’de nüfus artış oranının yavaşlaması ve nüfusun yaşlanması gerçekleşecek. Buna paralel olarak, çalışabilecek olan nüfusun daralması ve en önemlisi ücretlerin yükselme eğiliminin ortaya çıkması muhtemel.

Dolayısıyla sermayenin stratejik aklını yansıtan hükümetin izlediği nüfus politikasının iki temel amacı olduğu söylenebilir. İlki, krizler ve rekabet nedeniyle uluslararası piyasalara mal satmanın giderek zorlaştığı bir ortamda gelişkin bir iç pazara sahip olmak, sermaye açısından büyük bir avantaj. İkincisi, reel ücretleri geçimlik seviyede tutmada, istikrarlı bir nüfus artışı önemli bir rol oynuyor . Nüfus artışı, aynı zamanda aktif işgücünün de artışı anlamına geliyor. Ancak bu artış, otomatik olarak istihdamın artmasını gerektirmiyor. Yani işgücü artışı, işsizliğin ve istihdamın eş zamanlı olarak artışı anlamına geliyor.

sümerbank

Kapitalist ekonominin ayrılmaz bir parçası olan işsizliğin emek piyasasına iki temel etkisi var. İlki, artan işsizliğin var olan ücretler üzerine aşağı yönlü baskı yaratması. İkincisiyse, ilkine benzer şekilde, dışarıda daha ucuza çalışmaya razı bir işsiz ordusu olduğu sürece, çalışanların sendikal ve sosyal haklarının giderek aşındırılması. Yani, kapitalistler arasındaki daha ucuza üretme rekabeti, işçi sınıfı içinde iş bulmak için daha ucuza çalışma rekabetini tetikliyor.

Sonuç olarak altı çizilmeli ki, Türkiye’de sermayenin tahakküm stratejileri kadın bedeninin kontrolü üzerinden de yürüyor. Ancak sermaye tahakkümü çoğu zaman muhafazakar sosa bulanmış olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla, kadın bedeni üzerinde yürütülen tahakküm mücadelesi sermaye ile muhafazar erkek aklı arasındaki kutsal ittifaka dayanıyor. Kadın bedeni üzerindeki bu oyunu bozmak ise bu ittifaka karşı direnenlerin elinde.

*New York Üniversitesi