Sorunumuz AK Parti mi?

25/07/2013

A. Haluk Ünal

 

Gerek Gezi kalkışması sürecinde gerek onun yeni hali olan park forumlarında hakim olan hava, temel sorunumuzun AK Parti olduğu yönünde.

Önemli bir kısmı için Erdoğan veya AK Parti görderilebilse büyük bir beladan kurtulmuş olacağız.

Bu bakış açısı asıl belaları örten, saklayan bir yaklaşımı yeniden yeniden üretiyor ve kalkışmanın etki alanında yer alan milyonlarca gencin ufkunu da karartıyor.

Düşüncelerimi anlaşılır kılmak için, “sol” gelenekten gelen hemen herkesin kulak dolgunluğu olan bir ezberi hatırlamakta yarar olacağını sanıyorum.

Karmaşık meseleleri yalınlaştırarak konuşma çabasının getirebileceği sorunları göze alarak ve konunun uzmanlarının hoşgörüsüne sığınarak özetlemeye çalışayım.

Toplumun en temel değişim dönüşüm dinemiği, üretim araçları ve güçlerin gelişme düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir.

Benim için Marks ın öğretisi artık bir “izm” olmasa bile, bu analiz aracının esas olarak eskimediğini düşünüyorum.

Burada üretim güçleri esas olarak bizler oluyoruz. Ücretliler, çalışanlar, mavi, beyaz ve altın yakalılar.

Üretim araçları ise, esas olarak üretim model ve yöntemleri ile, üretim teknolojileri, bu dolayımdan türeyen iletişim teknolojileri, kullandığımız her türden araç gereç olarak özetlenebilir.

Üretim ilişkileri dediğimizde de basitçe ekonomik, siyasi sistemi gözümüzün önüne getirebiliriz.

Sistemin merkezinde devlet ve rejim (burda rejim önemli bir nokta, fransada da Türkiye’de de devlet kapitalist devlet ama devlet biçimi, rejim çok farklı, bu farkı da AB süreci tartışmalarıyla çok iyi görebiliyoruz) yer alıyor.

Sivil asker bürokrasi bu aygıtın gövdesini oluşturuyor. Parlemento ve seçilmiş milletvekilleri bile bu gövdeyi belirlemiyor, bu gövdeye eklemleniyor.

Yasama, yürütme, yargı ve güvenlik ağıyla bu makineyi de egemen sermaye grupları kuşatıyor ve çok çeşitli yol ve yöntemlerle yönlendiriyor.

Dünya’ya hakim olan sistem kapitalizm. Yani, para, tüketim ve kar odaklı hayatımız.

Kapitalizm, bu güne kadar başladığı gibi gelmedi.

Büyük değişimler ve dönüşümler geçirdi. Geçirmeye de devam ediyor.

Türkiye’de de durum benzer bir ilkeyle biçimleniyor.

Sistem, devlet, rejim, üretici güçler ve üretim araçlarının kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yaşadığı gelişimin önüne engel olmaya başladığında toplumla iktidar arasında çatışma sertleşiyor, değişim hızlanıyor.

Türkiye’de olup bitenleri, gerek AK Partinin iktidara gelişini, gerek Gezi kalkışmasını, bu bakış açısıyla anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum.

Yine genellemenin sakıncalarını kabul ederek yazıyorum. AK Parti, CHP, MHP, Türk Solunun kahir ekseriyeti, Türkiye’nin merkeziyetçi, tekçi, çoğunlukçu, pederşahi, cemaatçi, şöven, şiddetli politiko sosyal formasyonunun değişik aşamalarını ve eğilimlerini temsil ediyoruz. Bu eğilimler esas olarak birbirini besliyor ve yeniden üretiyor.

Elbette bütün bu partiler ve temsil ettikleri kitleler, üretim araçlarında yaşanan değişimden etkilendikleri ölçüde içten içe eşitsiz ve bileşik bir gelişim ve değişimi, bu anlamda “yeni olanı” da barındırıyorlar.

Kürt siyasi hareketi ise üzerinde düşünülmesi gereken çok daha komplike bir yapı bir yapı. Bu partilerden farklı olarak her türden yenilikçi eğilimi de içinde barındırıyor.

Gezi kalkışması ise, bu formasyonların tam karşısında duruyor: ademi merkeziyetçi, çoğulcu, antimilitarist, katılımcı, özyönetimci, çevreci ve feminist, bağımsız birey temelli…

İletişim ve bilişim teknolojilerini kullanma niteliği, temsil ettikleri üretim model, yöntem ve ilişkileri, Dünyalı özellikleri ortaya çıkan farkın en temel nedenlerinden.

Bence Gezi topluluğu, orada kurdukları yaşam, Türkiye’de üretici güçler ve üretim araçları bakımından çok yeni bir politiko kültürel kategorinin bütün alametlerini sundu.

Gezi’de isyana hakim olan ve 20 günlük park yaşamında görünen aysbergin ucu.

Bu gövdenin çevresinde, yanında yer almış, ama bu olgunun organik parçası olmayan kesimler de var elbette. Bunları keskin çizgilerle ayırt edemesek de temsiliyetleri noktasında görebiliyoruz.

Bu politiko kültürel damarın bütün eğilim ve siyasetleri yatay olarak kesecek ve etkileyecek bir nitelikte olduğunu ileri sürebiliriz.

Öncelikle bilmemiz gerekir ki, bu sosyolojinin öncülük ettiği ve gövdesini oluşturduğu kalkışma, Türkiye”nin 100 yıllık merkeziyetçi, eril formasyonlarının tamamını tarihin çöplüğüne yolladı. Bunu hep birlikte önmüzdeki yıllar içinde yaşayarak göreceğiz.

Bu eğilimin, bu sosyolojinin henüz doğrudan ne siyasi temsilcisi var, ne de partisi. Geçmişteki formlarda da olmayacak.

Dışarıdan zorlamalarla, “bilinç taşıyarak” mühendislik girişimleriyle de başarılamaz.

Ama bu kesim, kalkışma boyunca yarattıkları her türden kazanım ve ezber bozmaya ek olarak, hepimizin gelecek için umutlu olmasının hem kanıtı hem sigortası.

Bu merkeziyetçi, pederşahi, tekçi sistem, bu devlet bu rejim artık üretici güçlerin ve üretim araçlarının Türkiye’de kazandığı ve Gezi’de rafine olan formasyonu taşıyamaz, değişmek ve uyum sağlamak zorundadır.

Hele bir de İstanbul forumları Gezi Parkı pratiğini temel alarak “biz kimiz, nasıl bir kent yaşamı ve kent/ülke yönetim modeli istiyoruz” (Taksim Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi, Kent Anayasası da denilebilir) sorusuna yanıt veren ortak bir metin üretmeyi başarabilirlerse, bütün kazanımların başına bir de taç koşmuş olurlar.