İki ateş arasında…

09/07/2013

A. Haluk Ünal

Askeri vesayet ile dindarlar mücadelesi başladığından beri, askeri vesayete karşı, benim gibi dindarlarla ittifak edenlere, doğal çevremizden yönelen hakaret ve itham dolu sıfatlara uzun süre aldırmadım. Genellikle tartışmıyordum. Ya da kişisel anlık bir tepkiyle yetiniyordum.

Gezi direnişiyle birlikte yaptığımız siyasal seçimin “utanılacak bir şey” olduğunu söylemeye; bununla da yetinmeyip, yaşadığımız otoriterleşme sürecinin, polis şiddetinin “bir sebebinin de yetmez ama evetçiler olduğunu” yüksek sesle ileri sürmeye başladılar.

Yani iddia, ahlaki bir suç, kabahat veya ayıp içinde olduğumuz!

Yazacaklarımın iyi anlaşılabilmesi için okuyanların kısacada olsa sol siyasetle olan ilişkimi bilmesinde yarar olacağını düşünüyorum. Bu nedenle affınıza sığınarak kısa bir özet yapacağım.

16 yaşından beri sol siyaset içindeyim. 19 yaşında Kurtuluş Sosyalist Dergi çevresiyle hareket etmeye başladım. 1987 de Türkiye’de darbe sonrası yayınlanan (Yarın Dergisinden sonra) ikinci yasal dergi, Yeni Öncü’nün sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü idim. 1989 -1991 Kuruçeşme Toplantıları olarak anılan solun birliği doğrultusunda tarihimizde yapılmış ilk ve en kapsamlı organizasyonun çağırıcılarından ve emekçilerindenim. ÖDP’nin de kurucularından ve birinci parti meclisi üyelerinden biriydim. Parti program ve tüzüğü, kağıt üzerinde kalsa da, sosyalist hareketin geçmişine dönük yazılmış en kapsamlı özeleştirilerden biriydi. İnadına Aşk İnadına devrim de gezi direnişinin ruhuna uygun ilk ve son slogan olarak şu boş kubbede bir hoş seda olarak kaldı.

Türkiye solu’nun kahir ekseriyeti ile yıldızım 1975 ten beri zaten barışmamıştı. Kemalizm meselesine ve Kürt sorununa bakışları, yaygın şövenizm ve örtülü milliyetçilikle hep mesafeliydik.

Ancak 28 Şubat çok daha farklı bir ortam yarattı. Ben ve benim gibiler “Ne şeriat Ne darbe” politikasını benimseyemedik, ikna olmadık.

Çünkü Dindarlarla ilişkiler, Türkiye siyaseti bakımından, Kemalizm meselesinden sonra ikinci temel sınav sorusuydu.

Tarihte hiç bir zaman demokrasinin demokrat kitleler ve öncülerce yaratılmadığını bilecek kadar okumuş, yaşamışlığımız var.

Demokrasi bilinci, kendi çıkarı için devletle mücadeleye başlayanların, ötekini yanına almadan kazanamayacağını anlamasıyla başlar. Bu mücadelenin “düşmanımın düşmanı dostumdur” zihniyetiyle sürdürülemeyeceğini anlamasıyla gelişir. “Öteki”ni dinlemeye ve anlamaya başlamasıyla vücut bulur.

Türkiye solunun demokratlaşma süreci ve tarihi farklı değil ki AKP ninki farklı olsun. Aynı mahallenin çocuklarıyız nihayet.

Her neyse…

Ben 97 den itibaren partide hiç bir göreve talip olmaksızın kenara çekildim ve yazarak, film çekerek kendimi ifade etmekle yetinmeye başladım.

2002 den sonra da Askeri vesayet AKP mücadelesinde bu ülkede “baş çelişkinin askeri vesayet olduğunu” düşünüp, buna göre pozisyon aldım.

AKP’nin reformlarını destekleyen, onu daha demokratik bir çizgiye zorlayan bir siyasetin tek mümkün reel politik yol olduğuna inandım. Yani “yetmez ama evet” dedim.

Yazının amacı siyasal pozisyonumun gerekçeleri olmadığı için bu faslı burada noktalıyorum.

Bu yazının konusu, bu pozisyon karşısında içinde yaşadığım, ortak bir tarihi paylaştığım topluluğun büyük çoğunluğunun, politik seçimimiz karşısındaki tutumu.

Bu tutumu tartışmaya başlamadan önce iki hususu daha paylaşmam gerekiyor.

Birincisi demokrasiden kısaca ne anlıyorum?

Benim anladığım demokrasinin hakim olduğu mahallede, hiç bir düşünce, siyasal seçim, kimlik, yaşama biçimi ayıp veya yasak olmamalıdır.

Nefret söylemi ve şiddet dışında her düşünce sahibi kendisini, fikirlerini huzur içinde, güvenle ifade edebilmelidir.

Bütün kararlar çoğunluk eğilimi ile azınlık eğilimleri arasındaki uzlaşmalarla alınmalıdır. Yani uzlaşma demokrasimizin temel yöntemi olmalıdır.

En sıra dışı, en aykırı, en farklı düşünceler bile bizim mahallede büyük bir güven ve huzur içinde ağırlanacaklarını, mahallenin olanaklarından eşit koşullarda yararlanabileceklerini bilmelidir.

Bizim mahalle düşmanların ve hasımların olmadığı bir dünya olmalıdır.

Direniş, Gezi Parkında (yalnızca Gezi Parkında) böyle bir mahalle yarattığı için yerel tarihimizde bir yıldız olmakla kalmadı, küresel bir öneriye dönüştü.

Sokaklarda, barikatlardaki yüzbinler bu krediyi kazandı sanan yanılır. Bu ülkenin tarihi de Dünya tarihi de yüzbinlerin sokakları, barikatları doldurduğu sayısız örneği kayda geçti.

Kahramanlık destanlarının, zafer ve yenilgi hikayelerinin haddi hesabı yok.

Geziyi, çapulcuları bir “Dünya Markası” yapansa “Gezi ruhu” diye özetlediğimiz, uslubu, yöntemi, kurduğu yaşam biçimiydi.

İkinci husus da şu: Türk Solu ( ve Dünya solu) olarak 12 Eylül’de, (ve 1990 da) yalnızca yenilmedik, bozguna uğradık. Bunun sebebi de bir kurucu irade niteliği taşımayışımız ve hasmımıza benzemiş olmamızdı. Kullandığı yol, yöntem ve araçlar her sosyal, siyasi hareketin niteliğini belirler. Biz de devletin, kapitalizmin, otoriter, hiyerarşik, totaliter, tekçi  zihniyetin şiddet dolu yol, yöntem ve araçlarını seçmiştik.

Demokrasi mücadelesi verdiğimizi iddia ederken ne mahallemizde ne partimizde ne derneğimizde demokrasinin esamesi okunuyordu.

Şimdi, bir kısmımız demokrasiden yukarıda anlattığımı anlıyoruz. Gezi parkı bunun bir ütopya değil, bu ülkede bile mümkün olduğunu kanıtladığı için çok değerli.

Fikri seçimlerimiz nedeniyle bize en hafif deyimle utanmayı önerenlerin, kendileri gibi düşünmemiş, seçmemiş olanları ahlaki sıfatlarla kategorize edenler, “Gezi Ruhu” nun nesini savunduklarını açıklamaya ihtiyaçları var?

Aranızda kendimi ne huzurlu, ne güvende hissedebiliyorum. Bir yandan hükümetin otoriterleşme eğilimi ve polis şiddetine karşı dururken diğer yanda fırsatını buldukça kulağıma “biraz da sensin sebeb” demenizden rahatsız oluyorum. Kendimi iki ateş arasında kalmış gibi hissediyorum.

Tam da bu nedenle, artık o istifa bu istifa, şuna hayır buna hayırların bir kıymeti yok. Önce kendi mahallesinde gezi ruhunu yaşatamayanlarla yürüyecek ortak siyasal bir yol da yok.

Çünkü tavrınıza bakılırsa ortak bir demokrasi ahlakı tarif edemiyoruz.