Gittiğim her yere, baş örtüsü benden önce giriyordu.

06/07/2013

‘2002’de tanıdığımız Erdoğan ‘O kışlayı yapmayıverelim’ derdi’

Yıllardır İslami kesimin dönüşümü üzerine çalışan Ayşe Çavdar, direniş süresince Gezi Parkı’ndaydı. Çavdar, ‘Bu çocukların bıçkınlıklarında Tayyip Erdoğan’ın izi var. Çünkü siyasetin hiç de öyle papyon takıp ağır ağır ortalıkta dolaşmak olmadığını ondan öğrendiler. Erdoğan bu kuşağa çok büyük hizmetlerde bulundu, keşke tadını da çıkartabilseydi’ diyor.

 

AYŞE ÇAVDAR – MİLLİYET

Fotoğraf: Hüseyin ÖZDEMİR

Ayşe Çavdar, yıllardır İslami kesimin dönüşümü üzerine çalışıyor. Başakşehir ile ilgili yaptığı tez çalışmasında olduğu gibi, bu dönüşümü kentin kullanımı, burjuvazi ve İslami değerlerin yeni yorumu üzerinden okuyor.
Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yaptı. 1992 yılından itibaren Yeni Şafak, Ülke, Yeni Yüzyıl, Nokta, Atlas, Aktüel gibi yayınlarda muhabir ve editör olarak çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde ders verdi. Son zamanlarda gözlemlerini Bir+Bir ve Express dergisindeki yazılarıyla paylaşıyor. Avrupa Viadrina Üniversitesi’nde Kültürel Antropoloji dalında hazırladığı doktora tezi “Tevazu Kaybı: Müslüman Ailenin Mahalleden Siteye Taşınma Macerası” başlığını taşıyor.
Nilüfer Göle’nin nehir söyleşi kitabında onun imzasının olması tesadüf değil; tıpkı Göle gibi o da Türkiye’nin değişimini mükemmelen takip ediyor. Direniş boyunca Gezi Parkı’nda olduğunu bildiğim Ayşe Çavdar’a her iki “taraf”ın da bundan sonra nasıl bir yol izleyeceklerini sordum.

‘Darbelerin anası bitti’

– 28 Mayıs’ta komaya girmiş bir hasta bugün uyandı ve sordu: Türkiye’ye ne oldu? Nasıl cevap verirsiniz?
Derim ki, bu arada Türkiye kabuğunu kırdı. 1980 nihayet bitti. Darbelerin anası bitti. Biz artık ne istediğini daha iyi bilen bir toplumuz. Ama şöyle de tamamlardım; sorunlar bitmiş değil, yeni dönem başlıyor; bir şey inşa edilmesi lazım.

– Türkiye ikiye bölündü de der misiniz?
Daha değil. Şu anda evet, bir çatlama var. Ama bu çatlama, iki kesim arasında bir çatlama değil, devlet söyleminin içinde bir çatlama. O çatlağın nasıl doldurulacağı çok önemli. Hükümet bu çatlağı cezalandırıcı disiplin eliyle doldurmak istiyor. Ama toplum da ortaya çıkmak, birbirini tanımak istiyor. Tayyip Erdoğan öyle bir şey yaptı ki, toplumun bırak aynı masada, aynı mahallede oturmayan kesimleri dost oldular. Bunu da ancak Tayyip Erdoğan gücünde bir lider yapabilirdi galiba! O yüzden muhalefet kendisine çok şey borçlu. İnsanların arasına parti girmiş

– Bundan sonrası için nasıl bir projeksiyonda bulunabiliriz?
Hikâyenin bundan sonrası biraz Erdoğan’ın “benim yüzde 50’m” diye soyutladığı insanların gündelik hayat tercihlerine bağlı. Onlar Tayyip Erdoğan’ın, yani devletin bu öfkeli sesinin yüzde 50’si mi olacaklar, yoksa sivil olup kendi şanslarını mı deneyecekler, bunu göreceğiz. Gezi hikâyesi başladığından beri etrafta dolaşıyorum, gördüğüm kadarıyla bu 10 yıl içerisinde AKP en büyük kötülüğü dindarlara yapmış.

– Nasıl?
Çünkü onları standartlaştırmış. Onların gündelik hayat dindarlığının içindeki o bilgeliği, samimiyeti ortadan kaldırmış. Geriye yüzeysel bir siyasal kimlik olarak dindarlık kalmış. Dindarlık dünyevileşmiş, ki bu kötü bir şey değil. Dinler zaten orijinal olarak dünyayı şekillendirirler. Öte dünyaya ait değildir. Ama İslam dininin güzelliği, seninle benim arama girecek doğrudan bir kurum bırakmamasıdır. Seninle benim aramda cami olamaz. Allah ikide birde sopasıyla sana bana vurmaz. Şimdi insanların arasına parti girmiş. AKP tıpkı 1930-40’larda CHP’nin modernleşme ülküsüyle özdeşleştirdiği gibi, kendisini dindarlıkla özdeşleştirmiş.

Başörtüsü dediğinde kırılıyorum

– Bu nedenle mi Başbakan şu andaki mitinglerde, Gezi Parkı’nda olanları eleştirmek için 28 Şubat hatıralarını dile getiriyor?
O hatıradan söz ederek kendine bir alan açıyor devlet. O hatırada ne var? Başörtüsü karşıtlığı var. Ben 28 Şubat öncesinde başörtülüydüm. Tayyip Erdoğan başörtüsünün ne demek olduğunu benim kadar bilemez. O yüzden şu an başörtülü olmasam bile, o her başörtüsü dediğinde kırılıyorum. Tayyip Erdoğan başını örtmenin de, açmanın da ne demek olduğunu bilmiyor. Ben şu yüzden açmıştım başımı. Başörtüm benden çok konuşuyordu. Bırak duyurmayı, ben kendi sesimi duyamıyordum. Başörtüsü iş bulamamamı garanti altına aldığı için hep ucuz emektim. Şu anda piyasadaki üstünlüğüne rağmen, Müslüman sermaye “normal” görünmek için hâlâ başörtülü kadın istihdamını en azda tutar. Birçok başörtülü ve eğitimli kadın çalışmaktan vazgeçtiler.

– Ya işinizden ya başörtüsünden vazgeçme noktasına gelince mi açtınız başınızı?
Aynen öyle. Çalışmak zorundaydım. Gittiğim her yerde başörtüsü benden önce giriyordu. Ben konuşmaya başlayamıyordum bile.

– Başınızı açmak yenilgi miydi?
Yenilgiydi tabii ki. Sadece 28 Şubat’a yenilmedim. İslamcı patronlara da yenilmiş oldum.

– Başbakan’ın sözleri sizi bu yenilgiyi hatırlattığı için mi kırıyor?
Tayyip Erdoğan öyle bir alan yarattı ki bu konuda, şu anda sokakta gördüğünüz her başörtüsünde Tayyip Erdoğan konuşuyor. Başörtülü kadınlar konuşmuyorlar artık. Onlardan seslerini aldı, bu son hikâyeyle onların seslerine el koydu. Daha önce başörtüsü “bayrak”tı. Başbakan ise daha da ileri gidip onu bir sınır çizgisine dönüştürmeye çalışıyor, bir duvara. Bu sınırları aşmak gerek. Artık “laik”le “dindar” ayrı ayrı kanallardan mücadele edebilecek durumda değiller. Her iki tarafın da oturup şuna karar vermesi gerekiyor. Ben böyle bir devlet istiyor muyum hayatımda, istemiyor muyum? Bu, ben dindar bir hükümet istiyor muyum kararı değil.

– Sorunun çoğunluklar tarafından sizin yönelttiğiniz şekliyle, yani “Hayatımda böyle bir devlet istiyor muyum?” şeklinde sorulduğunu düşünüyor musunuz?
Herkes farkında.

‘Senin hayatına ihtiyacım var’

– Biraz önce “yeni bir şey inşa edilmeli” dediniz. Nedir o inşa edilecek olan?
Yeniden bir toplum kuracağız. AKP politikaları yeni bir millet inşa edeceğim derken, özellikle 2007 sonrasında toplumu yok saydı. Bu AKP’den ya da onun dindarlığından kaynaklanmıyor. Bu, 1980’lerden beri güya iyi yönetişim dedikleri, dünyanın bu yeni kapitalizmi yönetme biçiminden kaynaklanan bir hikâye. AKP bunun uygulayıcısı oldu. Ben buna neoliberalizm demek istemiyorum, kelime çok eskidi çünkü. Ama bu bir şablon. Devlet kendini küçültür ve sorumluluk alanlarından çekilir. Ama nüfuz alanını da korumaya çalışır. Yeni araçlar icad eder topluma nüfuz etmek için. Bu bazen AVM olur, bazen her gün tükettiğiniz gıda, bazen sağlık sistemi… Türkiye’de bu, hükümetin dindar kimliğiyle örtüştüğü için sanki sürekli din üzerinden topluma müdahale ediliyor gibi bir görüntü yarattı. Oysa hükümet de dindarlığı, sorgulamadan uygulamaya koyduğu bu şablonu meşrulaştırmak için kullanıyor sadece. Diyor ki, ben senin hayatının en dibinde olmak istiyorum, dahası var olmak için senin hayatına ihtiyacım var.
Beni ‘nefsimden’ koruyacak

– Devlet neden vatandaşın dibinde olmak ister?
Eskiden devlet uluslararası sınırları korurdu. Bizi sözüm ona Yunanistan’dan, komünistRusya’dan, İran şeriatından koruyan bir yaratıktı devlet. Artık böyle bir korumaya ihtiyacımız yok, küreselleştik. Şimdi devletin kendisini yerleştirecek yeni sınırlara ihtiyaç var. Nasıl var olacak bu devlet? Seninle benim arama sınır koyarak. Seni benden, beni senden koruyacak. Hatta benim karnımdaki bebeği benden koruyacak. Ben sigaradan koruyacak, kendi ‘nefsimden’ koruyacak.

-Ve bunu tehdit ederek, ayrıştırarak mı yapacak?
Başbakan güç konsolidasyonu yapıyor. Bu sertlik politikasının sonsuza kadar süreceğini de zannetmiyorum. Bazı dinamikler var. AKP Kürt sorununu çözüyor ve bu çözümün kendi tabanında nasıl karşılık bulduğunu bilmiyor. Ve iyi bir karşılık bulması gerekiyor, dolayısıyla başka bir düşman tanımlamalı o tabana. Kürtler değil sizin düşmanınız, laikler demeye çalışıyor. İkincisi, ne zamandır gelmekte olan bir ekonomik kriz vardı, oraya hazır bir cevap oldu. 2002’de, 2005’te tanıdığımız Tayyip Erdoğan “Aman yapmayıverelim o kışlayı” derdi mesela. Dememesinin sebepleri bunlar, o da istedi bu kalkışmayı.

‘Karşı durmayı’ Başbakan gösterdi

– Mazlum-Der’in Gezi Parkı direnişini destekleyen açıklamasının ardından dernek içinde istifalar oldu. Bu yaşananlar, bize Başbakan’ın sözünü ettiği yüzde 50’nin blok bir yüzde 50 olmadığını mı söylüyor?
Hiçbir zaman blok olmadı. 1990’larda İslamcılığın en kemik oyu, yüzde 15-20 civarındaydı. Güçlü bir koalisyon ortağı olarak İslamcı bir parti çıkabilirdi ama tek başına bir hükümet olması düşünülemezdi. AKP’yi var eden süreç, bir müzakeresüreciydi. AKP, seçimlerden sonra parlamentoda kurulabilecek bir koalisyonu, seçimlerden önce bir siyasi parti altında kurarak var oldu. Bunun içerisinde dini cemaatler de vardı, cemaatolmayan siyasi ekipler de. Arka cephede şehirli seçkinler de vardı, kasabalı esnaf da. O nedenle blok olamazdı.

– Peki ya diğer yüzde 50’yi oluşturan paydalar? Gezi Parkı’ndan çıkıldı; ama duran adamlar, parklardaki forumlar devam ediyor…
O durmayacak. 1980 bitti, bu çok ciddi bir şey. Bu konuda da Tayyip Erdoğan’a çok şey borçluyuz. Orduya, bütün o 1980 kurumlarına, onun psikolojisine karşı ayakta durulabileceğini, bununla mücadele edilebileceğini göstermeseydi; Gezi de onunla böyle mücadele edemezdi. Onun açısından bu hikâyenin acıklı da bir tarafı var. Bütün o despotik tarihten özgürleşmesinin önemli bir kısmını ona borçlu olan bir toplum, şu anda Tayyip Erdoğan’a karşı bir araya gelmiş durumda. O ise bu özgürleşmenin meyvelerini toplayabilecek tek liderken, bunu şu anda kim bilir ne için reddediyor.

‘Gezi’den çekilmek yenilgi hissi yaratmadı’

– Gezi Parkı direnişinden geleceğe ne kalacak? Nasıl bir örgütlenme ya da siyaset çıkacak?
Bilmiyorum. Ama bu bilmiyorum umutsuz bir bilmiyorum değil, umutlu bir bilmiyorum. Yıllar boyunca birçok 18-20 yaş grubu öğrenciye gazetecilik, halkla ilişkiler gibi dersler anlatmaya çalıştım. Sonra Başakşehir araştırmam esnasında oradaki genç gruplar benim en yakın arkadaşlarım oldular. Hepsinde bir eksiklik vardı. Ağız tadı yoksunluğu diyebilirim. Şimdi o ağız tadıyla tanıştılar. Her ne kadar Başbakan “onları yendim” diye düşünse de, Gezi’den çekilmek böyle bir yenilgi duygusu yaratmadı. O gençlerin bir türlü Gezi Parkı’ndan ayrılamamalarının nedeni, oradan çıkıp nereye gideceklerini, birbirleriyle tekrar nerede buluşacaklarını bilememekti. Bunun tadını aldılar, kolay vazgeçilecek bir şey değil.

Politika yeni oyun sahası

– Politik aktör oldular mı sizce?
Kuşkusuz. Ne istediğini bu kadar iyi ifade eden bir kuşak var artık elimizde. Bu, daha önceki kuşakların siyasi yaralarından uzak bir kuşak. Aradaki apolitik kuşak, onları bütün o siyasi yaralardan uzak tuttu. Şu anda politika onlar için yeni bir oyun sahası. Çocuklar siyaset yapmak için evlerinden kaçtılar ve bir parkta ağaçlara sığındılar. Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu Tayyip Erdoğan bilir. Çünkü kendisi de zaten evinden sokaklara çıkıp, sokaklarda siyasete atılmış biri. O nasıl bırakamadıysa, bu çocuklar da bırakamayacaklar siyaseti. Üstelik bu çocukların bıçkınlıklarında Tayyip Erdoğan’ın izi var. Çünkü siyasetin hiç de öyle papyon takıp ağır ağır ortalıkta dolaşmak olmadığını ondan öğrendiler. Gerekiyorsa koşulları zorlamayı, gerekiyorsa dört ay içeride yatmak gerektiğini kimden öğrendiler? Mevcut başbakanlarından. Tayyip Erdoğan bu kuşağa çok büyük hizmetlerde bulundu, keşke tadını da çıkartabilseydi.