Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır.


  • MİNA ROJ – İSTANBUL / ANF Pazar, 6 Oca 2019, 00:33

Rojava’da kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadele dünya genelinde büyük yankı yarattı. Savaşın ortasındaki kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden biri. Bir yaşam inşası için mücadele ağında yer alan kadınların hiçbiri savaşı, savaşmayı kutsamıyor ve bu filmde de bu açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok” dedi. Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, sorularımızı yanıtladı.

Bu filmi yapmanızdaki en büyük etken neydi?

İki sebebi var bu filme karar vermemin; 2014 ortalarında elime Rojava Anayasasının geçmesi ve ‘kadın devrimi’ iddiasını çokça duymaya başlamam. Anayasaya hayran kalmıştım. Anayasanın ruhu için dişi terimini kullanabilirdim. Eğer ‘kadın devrimi’ bu anayasada vücut bulan bakış açısıyla gelişiyorsa Rojava’da çok tarihi bir olay gerçekleşiyor demekti. Marx’ın ikiyüz yıl önce çok sınırlı bir kısmını keşfettiği teorik kıtanın bütün karanlık bölgeleri aydınlanmaya başlıyor olabilirdi. Yani bilgi sevgisi ve merak duygusu götürdü beni oraya.

Filminizin mutfağında sıcak savaş var. Sizi bu gerçeklikler zorladı mı, biraz anlatır mısınız?

Elbette çok zorlandığım zamanlar oldu. 60 yaşındaydım, 110 kiloydum ve by pass olalı 4 yıl olmuştu. Ekipman çantam da 25 kiloydu. Her kantona gidip gelmek için yasadışı tehlikeli sınır geçişleri yapmak gerekiyordu. YPJ’nin kontrolündeki yaşam ve çekim sürecinde ise zorlandığım hiçbir şey olmadı. Bütün o yokluk ve yoksulluk içinde ellerinden gelen azami lojistiği sundular.

Filmin karakterleri dünyanın ilk kadın ordusundan oluşuyor. Böyle bir orduyu filminize konu edinirken izlenimleriniz ne oldu, çekinceleriniz oldu mu? 

Önce çekince kısmına yanıt vereyim. Hayır, hiçbir çekincem olmadı. Tersine kendileriyle en baştan bir pazarlık yaptım. Hep olumsuzluğun avukatlığını yapacağım, bu meslek etiğim açısından zorunlu, dedim. Yaptım da. Solcularda, solcu yöneticilerde hiç alışmadığım bir özgüven, esneklikle tanıştım.

Daha önce herhangi bir yerde gösterimi yapıldı mı?

Geçtiğimiz Mart’ta ilk gösterimi Rojava’da yapmayı planlıyordum ama Efrîn işgali başlayınca oradaki yakın arkadaşlarımla irtibatım koptu. O irtibat olmadan da gitmek imkansızdı. Film, Ekim’de Berlin’de bir kez, Selanik’te 6 kez gösterildi, Selanikli bir kooperatif alt yazı çeviri ve stüdyo masraflarını karşıladı. Atina’da başarılı Yunan solunun katıldığı bir gala yapıldı. Lavrion Kampı’nda iki gösterim yapıldı. Yunanlı dağıtımcı 10 Ocak’tan itibaren Yunanistan’da dolaşıma sokacağını söylüyor. Avusturya ve Portekiz kamusal TV’leri ile Alman Phoneix kanalı filmi satın aldılar. Avrupa’da başka da gösterimi olamayabilir.

Neden olamayabilir?

Bunun iki nedeni var, ilk olarak Avrupa’da gösterim demek gösterilen her ülkenin dilinde bir DCP kopyanın hazırlanması anlamına geliyor. Çeviri maliyetinden stüdyo maliyetine, toplamda benim karşılayamayacağım bir miktar bu. İkincisi ise Avrupa’da da Türkiye gibi ticari olmayan filmleri dağıtacak dağıtım ağları yok. Bazı ülkelerde çok zayıf da olsa var. Filmi dağıtabilmek için alternatif tanıtım ve dağıtım kanallarına ihtiyaç var. Örneğin İngiltere’de TUC (sendikalar birliği) 6 milyon üyeleri var ve iki ay önce genel kurullarında Öcalan’a Özgürlük Kampanyası kararı aldılar. Filmi bu sendika üzerinden tanıtabildiğimiz zaman İngiltere’de İngiliz işçi sınıfına geniş biçimde ulaşabilirsiniz ama bunun için işi yalnızca bu olan bir ekibe ihtiyaç var. Örneğin İtalya’da 17 belediye Öcalan’a fahri hemşerilik verdi. Burada da bir tanıtım ve dağıtım mecrası var. Çünkü filmi esas olarak Avrupalılar izlemeli. Biz nasılsa er ya da geç görürüz.

Erkek egemen bir dünyada, savaşın korkunç yüzüne karşı bir var oluş mücadelesi ve kadınlar var filminizde. Jiyan’ın anlattıklarından da Ortadoğu’daki kadınların yaşamlarını görüyoruz. Böylesi eril bir düzenden özgür yaşama doğru mücadele ağını ören kadınların size göre en büyük başkaldırı nedeni nedir?

Kadını sosyal bir devrimin merkezine koyan fikriyatın Ortadoğu’dan çıkması tesadüf olmayabilir, çünkü burada iktidarın erkek yapısı çok çıplak ve çok acımasız. Avrupa toplumlarında ya da Batı Anadolu’da olduğu gibi erkek iktidarının üzerinde biçimsel eşitliklerden oluşan bir tül yok. Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe de bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan… İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

Bu film sizin yaşamınızı nasıl şekillendirdi ya da böyle bir duygu yaşadınız mı? 

Belki bir on yıl emek verip kurduğum atölyemin bütün plan, program ve çalışmalarını bir kenara bırakıp, Aralık 2014’te Rojava’ya geçtim. 7 ay her üç kantonda yalnızca YPJ taburlarında yaşadım. Benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Fikren, ruhen ve mesleki olarak. Kadınlar bir çok ezberimi bozdu. 1,5 yıldan bu yana da ülkemden uzakta yaşamak zorunda kaldım. Ülkede kurduğum bütün ‘düzen’ alt üst oldu. Eskisinden daha büyük zorluklarla yaşıyorum artık ama hepsine değdi. Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Dünya tarihinin ilk kadın devriminin, ilk profesyonel filmini yapmak kolayca bulunabilir bir hal değil açık ki. Üstelik hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok. Ağırlığı Yunanlı olmak üzere Avrupalı solcular da izledikleri ‘Kürdistani en iyi film’ olduğunu söylediler, film sonrası söyleşilerde. Bir yönetmen olarak öğrendiklerim ise bir kitap olabilir. Yani nereden baksanız değdi. Yunanistan’da iki büyük gazete ve iki önemli radyoda da onur verici iltifatlar işittik. Lavrion’da yapılan gösterilerde Rojavalı aileler, Bakur’dan gelmiş onlarca genç vardı. Orada da film çok iltifat gördü.

Siz 7 ay boyunca orada kayıtta kaldınız. Dünyanın bir çok noktasında Rojava’da savaşan kadınlara karşı bir sempati oluştu. Sizce bu sempatinin altında yatan neden neydi?

Bu sempati başlangıçta benim de çok mutlu olduğum bir gözlemdi ama bir buçuk yıldır Avrupalılarla ilişkilerim gösterdi ki, bu ‘romantik’ ve biraz da magazinel bir sempati. Kobanê direnişinde dünya basını savaşçı kadınları kapağa, manşete taşıyınca herkes dönüp bakmaya başlamış.

Ortadoğu’da ve dünyada silahlı kadın savaşçı figürü gereksiz biçimde abartılmış. Sol çevreler magazinden daha öteye geçen araştırmalar yapmışlar ama küçük bir azınlık dışında sol kitle de “seküler ama militarist kadınlar” kanaati edinmiş. Film sonrası söyleşilerin de en çok tartışılan konusu bu oldu. Neyse ki benimle konuşan Rojavalı kadınların hiçbiri savaşı ve savaşçılığı kutsamıyor, militarizmle aralarına mesafe koyuyordu. Filmde de belli ki bunu iyi aktarmışım. Yoksa aynı romantizme ben de kapılabilirdim. Filmi izleyenler bu düşüncelerinin değiştiğini, orada olup bitenin militarizmle ilgisinin olmadığını anladıklarını söylüyorlardı.

Bir halkın zor süreçlerinde filmlerin, şarkıların, resimlerin yani sanatın bir misyonu var mı? Gerçeğin propagandası elbette olmaz ama kastettiğim duygudaşlık adına bir görev alabilir mi sanat ve sizce siz bunu başardınız mı? 

Dahası var diyebilirim. Amacınız toplumsal bir devrimse siyasi, askeri ve ekonomik başarıların tamamını kalıcı kılacak cephe, kültür cephesidir. Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır. Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir. Anadolu ve Mezopotamya devrimcileri, özgürlük hareketi siyasi, askeri alanlarda bir çok başarıya imza attı, atıyor. Kültürel mücadelede son 50 yıldır örgütlü olarak yokuz. Kültürel mücadele bir cephe düzeyinde kurulamıyor. Bu alanda eski zihniyeti aşamıyoruz.

Bu konudaki daha ayrıntılı düşüncelerimi merak edenler unalhaluk.com adresindeki bloguma bir göz atabilir. En son “sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür” başlıklı bir yazıda tartıştım bu konuyu.

Bir röportajınızda ‘sınırları keyifle ihlal ettim’ demişsiniz. Sınırları ihlal etmenin verdiği duygu ile sınırları aşan kadınlarla bir araya geldiğiniz an film başlamış oldu mu? Benim gözümde böyle bir sahne belirdi. 

Bu çok güzel bir sahne. Hayatımda hiç böyle kadınlarla tanışmamıştım. Yüzüklerin Efendisi’nde bir At Beyi’nin Elflerle karşılaşması gibiydi. O sahneyi belki bir gün kurmaca bir filmde anlatırım. Tabi filmde şişko, yaşlı ve sigara bağımlısı bir yönetmenin, tellerin arkasında sürünürken Elflerle karşılaşma sahnesi olarak yazılır bu.

Biraz da son günlerin gündemine dönmek istiyorum. Biliyorsunuz ABD çekilme kararı aldı. Siz oradayken savaşçı kadınların duygusal olarak başka güçlere ihtiyacı var mıydı sizce?  

Ben kendi payıma müthiş bir diplomasi yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Bunun sırrı da öz güçlerine güvenerek siyaset yapmaları. Hazreti Yusuf sabrına sahipler, çok uzun vadeli düşünüyorlar. Aynı zamanda çok gerçekçiler. Onları pragmatizmden uzak tutansa ilkelerine çok sadık oluşları.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz son günlerde Rojava ile ilgili gelişmeleri, özellikle Türkiye’nin tutumunu?

Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da oyun kuruculardan olduğunu bütün dünya biliyor, artık. Sürekli büyük güçlere sırt dayayarak var olan Saray ittifakı, ilkesiz ve ahlaksız. Sahadaki hemen bütün güçlerin öz gücü var. En küçüğü Katar, gerisini siz anlayın. Tek öz gücü olmayıp, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışan Türk devleti. Her zaman ava giden avlanır. Rojavalıların üslubunda avcılık yok. Ava gitmedikleri için avlanamazlar ama bir avcı olan Türk devleti, her zaman avlanmaya müsaittir.

Kutup Yıldızı


A. Halûk Ünal

Faşizm koşullarında öncü, parti gibi temalar mı tartışılır diyenlere, tam da zamanı demeliyim. 

Ya hapistesiniz, ya sürgünde, ya da ülkede serbestsiniz ama serbestiyet günlerinin görece hareket imkanları daraldığı için, kımıldayamıyorsunuz.

Üstelik, faşizm galip durumdaysa, siyaseten ciddi bir özeleştiri ve sorgulama süreciyle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

Bu kategoride yazacaklarım, derin analizler sonucunda ulaşılmış köşeli önermeler olmayacak. 

Daha çok ele almak istediğim konular üzerinde kimi gözlemsel, kimi deneysel, kimi başkalarının önermeleriyle, sesli düşünmeye çalışacağım.

Dilerim bu temalar başkalarını da benim kadar ilgilendirir, bir tartışmaya katkı yapar.

Bölümdeki yazılara bir açıklamayla başlamış, ilk bölümde 31 yıl önce Yeni Öncü dergisinde yazdığım bir yazıyı-aslının aynısı- yayınlamıştım.

Söz konusu açıklamada da belirttiğim gibi, “Yeni Öncü” adı 1980 öncesinde hareketin yayınladığı “Öncü” dergisine ve onun ima ettiği şeyleri işaret etmek için düşünülmüştü.

Hareketin kendi geçmişine belirli bir özeleştiriyle yaklaşıyor olması ve “eski Öncü” nün yenilenmesi gerektiğini işaret etmek, ima etmek istediklerimiz içinde başat olanlardandı.

Elbette “yenilenmek”ten her kes aynı şeyi anlamıyordu. Ama yenilenme ihtiyacı öyle ya da böyle aramızdaki genel bir mutabakatı temsil ediyordu.

Başlatılan tartışmaların Türkiye solunun gelişimine önemli katkıları olduğundan hiç

hiç kuşkum yok.

Yalnızca kendimizin değil, Türkiye solunun da değişimine etkide bulunduğumuzu düşünüyorum, ve bundan elbette “öncü”lerimiz kadar ben de mutluluk duyuyorum.

Olan oldu, yaşanan yaşandı. 

Beni ilgilendiren kısmıysa elbette katedilen yol. Ve geçmiş hatalarımızdan çıkardığımız dersler.

Bu seride sınırlı ama bazı temel soruların üzerinde sesli düşünmek niyetindeyim.

Acaba “Öncü”ye duyulan ihtiyaç tarihen doğrulandı mı? 

Öncü(ler) hala bir ihtiyaç mı?

Öncü bir gereklilikse, üstene düşen rolü gerçekleştirebildi mi? 

Ve nihayet bu gün ileriye doğru baktığımızda nasıl bir öncüye/örgüte ihtiyacımız var?

“Öncüler artçılar”

Bir zamanlar ben de bir çok geleneksel solcu gibi yaşamın kendiliğinden (determinizm) bir akış olduğuna inanır, Marksiszmin bu kendiliğindenliğe önemli bir çare ürettiğini (volantrizm) düşünürdüm.

Marks’ın genel olarak “Feurbach üzerine tezler” olarak anılan metnindeki (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu 1888) ünlü 11. Tez’de bu soruna tarihi bir nokta konulmuştu; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Tarihin “determinist gelişimi, iradi (volantrist) bir müdahale olmaksızın” değiştirilemezdi. 

Bu da “öncü” nün örgütlenmesini, ve bir dönüşümü planlamasını zorunlu kılıyordu. 

Bu fikre öylesine tutkuyla ve sabırsızca bağlanmıştık ki – bu işin en güzel kısmı- sorulması ve yanıtlanması gereken daha onlarca soru olduğunu unutma bönlüğünü kabullendik – bu da işin çirkin kısmı-

Öncü örgüt de bir insan tekiyle başlayan ve örgütlendikçe yüzlerce binlerce öncü olduğu iddiasındaki insanın kollektif iradesinin oluşması; güçlerini, yeteneklerini, zekalarını, bilgilerini birleştirmeleri anlamına gelmiyor mu?

2018 yılında bir çoğumuzun kulağını kesinlikle tırmalamadığından emin olduğum bu tanım, gerçekten böyle mi hayat buldu?

Çünkü bizler, bir tek kişi için bile, irade nedir; irademiz ne kadar bağımsızdır; irademizin yaşamdaki rolü nedir; ihtiyaç ve arzularımızla irademiz arasında nasıl bir ilişki vardır; gibi tartışmaların yakınından bile geçmiyorduk?

Yukarıdakiler kadar yalın bir soru dizisini bile tartışmış olmadığımız için, toplumun ne olduğunu da anlamaktan çok uzaktık.

İlk on tezi anlamadan “onbirinci tezi” kutsamak böyle bişey olsa gerek.

İnsan bedeni gibi toplumların da doğanın nasıl bir uzantısı olduğunu; uzantısı olduğu “canlı” gibi ne kadar mucizevi, karmaşık yapılar olduğunu da anlamadığımız için; önce toplumun çeperlerinde oluşturduğumuz kendi küçük toplumlarımıza, sonra da onunla temas eden toplum kesimlerine “kör bir murç” gibi dalmışlığımız çoktur.

1989 da büyük duvar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan, saçılan gerçekler ise, “büyük öncü”lerin abartısız birer “kör murç” haline gelmiş olduklarının tahammül fersa kanıtlarıyla doluydu.

En eleştirel olanlarımız bile, ileride buna “toplum mühendisliği” diyerek soylulaştıracak; kulağa hoş gelir bir sıfatla giydirecektik. Oysa bu mühendisliğin kumu insan bedeni, suyu da kandı.

Bilinç ve İnanç

Örgütlü bir topluma ulaşabilmek için, örgütlü bireylere, örgütlü bireye ulaşabilmek için de buna uygun bireylere ihtiyaç vardı, haliyle.

Bir ferdin politik olma ihtiyacı duyması, yaşamını buna göre dönüştürmesi, kendisini bu yönde eğitmesi için nasıl bir motivasyona sahip olması gerektiğini, böyle bir motivasyonu nasıl elde edebileceğini, aslında bilmiyorduk. 

Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise son derece skolastik, hatta teolojik çağrışımlara sahip bir anahtar kelimeyle açıklanıyordu : inanç… 

Komünizmin insanlığın ulaşması gereken zorunlu bir evre olduğuna inanmak; yaşamını buna adamak, bu uğurda ölmeyi göze almak.

Terimleri değiştirdiğinizde on bin yıldır bütün din savaşçılarının cihat kavramından ayırması zor olan bu tanım, tarih ve toplum biliminin tekeline sahip, “bilimsel sosyalist”lerin bayrağı haline gelebiliyordu.

Daha sınırlı bir yer tutsa da ikinci anahtar kelime de “bilinçti” elbette. 

Ama bu da öyle ulvileşmiş bir varoluş haliydi ki, bir türlü ulaşılamıyorduk.

Artık böylesi bir bilinci oluşturacak olan, nasıl bir bilgi türüyse bir türlü ona erişemiyorduk. 

Yüz kitaplık bir kısa liste, iki bin kitaplık da uzun bir liste yapabilirdiniz. 

Hiç birimizin, gündelik koşuşturmalardan, iki bin kitaplık listeyi tüketecek zamanı olmadığı için bu seçeneğin vereceği sonuçlar hakkında tahmin yürütemiyorum. Ama Hacettepe kampüsünde kendi kendine klasiklerden alıntılar okuyarak gezinen bir genç adamı işaret ederek, “bak bu bir kaç bin kitabı okuyup kafayı kırdı” diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. 

Bu durumda ister istemez gerçekte hiç birimizin ulaşamayacağı kerteyle(komünist) “bilinç” kavramı da ait olduğu felsefe sözlüğünden kopuyor; inanç kavramının yanına, sol teoloji sözlüğüne yerleşiyordu. Selçuklu dervişlerinin “aşkınlık hali” bile bilinç kavramını daha iyi tanımlayabilir.

İşçi sınıfına bilgi mi taşıyacağız bilinç mi?

Benim kuşağım bu başlık altında yaptığımız tutkulu tartışmaları çok iyi hatırlayacaktır. Bu tartışma da bilinç nedir, bilgi nedir, bilinç bilginin ne tür bir formudur, türünden sorulara pek de tatminkar yanıtlar vermemişti. 

Daha çok Marks, Engels ve Lenin’in çıkarımları baz alınarak yürütülen bir tartışma olmaktan öte geçemedi.

Zaten bence en büyük sorunumuz, Marks Engels Lenin vb. “öncü”lerin kendilerinden önce üretilmiş bilim ve felsefenin çıktılarıyla tartışarak ortaya koydukları önermeleri, hipotezleri, benzer bir yoldan sınamış olmayışımızdı.

Peki, hangi kritere göre bu “doğruları” tartışmasız benimsemiş, fizik yasaları gibi tartışmasız doğrular olarak kabullenmiştik?

Kaldı ki o günler “izafiyet” kavramını bilsek de henüz Newton fiziğini tanıyorduk; quantum fiziğinden haberdar değildik.

Solcu olup da Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşenini duymayan yoktur; Fransız sosyalizmi, ingiliz siyasal iktisadı ve Alman felsefesi. 

Ancak Marks ve Engelsin bu izlekteki çalışma ve tartışmalarını bilen kaç kişi vardı derseniz, ortaya çok mahcup edici bir sayı çıkacaktır.

Hal böyle olunca tartışmasız doğruların kaynağı olan kitapların da İncil’den Kuran’dan farkının kalmadığını anlayabiliriz. Ne büyük haksızlık!

Nasıl ki her kutsal kitap yorumu ayrı bir mezhebe neden olduysa, bizim kitapların da her farklı yorumu farklı bir mezhebi yaratabildi.

Bu durumda ister bilgi diyelim ister bilinç, taşıyacak olduğumuz şey kendi prizmalarımızdan kırılan skolastik bir şey olacaktı; öyle de oldu zaten.

Bu bilinç ve irade meselesini o kadar yanlış (felsefi idealizm) anlamıştık ki, “işçi sınıfının özünün devrimci olduğu”na inanıyorduk. 

Tek eksik “öncü”nün taşıyacağı doğru bilinçle buluştuğunda, “izimizden” yürümeye başlayacağı ve yeni bir 1917 devriminin başlayabileceği ihtimaline “inancımız” tamdı.

İşçi sınıfının böyle bir özüolmadığı son yüz yılda sayısız kez kanıtlandı. 

Ayrıca böyle bir özü olduğunu kabul bile etsek, yüzlerce farklı “devrimci öncü parti” nin taşıyıp getirdiği “doğru bilinç” kafalarını ne hale getirmiştir siz düşünün. 

Üstelik bu “öncü” bolluğu, zarif bir akademik rekabeti de getirmiyordu. 

İşçiler, son derece şiddetli ve kıyıcı olabilen bu erkek rekabeti karşısında “tarafsız” kalmayı “sınıf çıkarları” açısından daha uygun mu buldular acaba?

“İnsanın insanileşmesi”

Artık kendimi Marksist de Leninist de saymıyorum.

Ama siyaset tarihinde “yeni bir kıta” keşfedildiyse bunu keşfeden öncüleri saymaya kalktığımda elbette Marksla başlayan Engels, Lenin, Troçki, Mao, Gramsci gibi çok önemli düşünür ve eylemcilerle devam eden; Öcalan’a kadar uzanan bir liste yapabiliyorum. Asıl önemli olan henüz kıtanın keşfinin tamamlanmamış oluşu.

Bunun için de bilinen tek yol var. Pratikte bütün bu muhteşem tarihten edindiğimiz ilkelere sadakatle mücadele ederken, yaptıklarımıza kuşbakışı bakarak anlamlarını düşünmeyi sürdüreceğiz.

Felsefe bütün bu fikri mücadelenin agorası. 

Buradaki kutup yıldızımız da bence hala Marks’ın o ünlü veciz, iki kelimelik şah beyiti; insanın insanileşmesi.

Film endüstrimizde savaş mı var?*


A. Halûk ÜNAL

Birkaç gün önce Cengiz Semercioğlu Hürriyet’teki köşesinde Mars Grup kurumsal ilişkiler direktörü Aslı Irmak Acar’la yaptığı bir söyleşiyi paylaştı ve uzun süreden beri devam eden bir çatışma hepimizin gündemine girmiş oldu.

Çatışmanın tarafları Güney Kore sermayesi tarafından satın alınıp yönetilen Mars Grup ile büyük yerli gişe filmlerimizin yapımcıları.

Sosyal medyaya yansıyan açıklamalara ve A.I. Acar’ın üslubuna bakılırsa, yerli film endüstrisinin iki büyük kanadı, gişe filmlerinin üreticileri ile ülkenin en büyük salon ve dağıtım tekeli sinema tarihinin en sert çatışmalarından birisini yaşıyor.

Burada temel bilgileri tekrar paylaşmak gereksiz. Rakamlar önemli ama aynı zamanda sıkıcı olabilir. Konuyla doğrudan ilgili olanların dışındaki kesime çok da hitap etmiyor.

Bu nedenle Cengiz Semercioğlunun ve Şenay Aydemir’in yazılarıyla, 2016 yılında sinema yazarları Evrim Kaya, Kaan Müjdeci, Şenay Aydemir, Fırat Yücel tarafından yapılmış aydınlatıcı belgesele (Kapalı Gişe) göz atmanız sorunun boyutlarını büyük ölçüde anlamak bakımından iyi bir harita sunar inancındayım.

BU ÇATIŞMA BİZE NE SÖYLÜYOR?

Ben konuya kendi durduğum yerden bakıp, bu sorunun sektörün dışında duran, özellikle de Türkiye’nin geleceği için sol kimlikle siyaset yapanları da ne kadar ilgilendirdiğini anlatmaya çalışacağım.

Bize magazin tarafıyla ulaşan bu mesele, ülkemizdeki endüstriler içinde en genci ve küçüğü olan film endüstrisinin içinde olduğu krizin suyun yüzüne vuran kısmı.

Çok karmaşık, çok katmanlı ve “Türk usulü” kurulmuş bir üretim ve tüketim zincirinin sayısız sorunu var ve şu anda yaşanan çatışma bunların yalnızca bir kısmının konuşulmasına sebep oluyor.

İlk kez film pazarına “yabancı” sermaye bu düzeyde giriş yapıp ciddi bir tekelleşme yaratıyor. Acar’ın açıklamalarından öğrendiğimiz kadarıyla bu tekel önümüzdeki 5 yıl içinde hem yaygınlaşacak hem de büyüyecek.

Kapitalizmin bütün sektörlerinde geçerli olan temel kural burada da işliyor; bir yandan sermaye doğası gereği merkezileşiyor (temerküz), öte yandan çatışmanın tarafları kâr oranlarını artırmak, en azından sabit tutmak için pazardaki pastadan aldıkları payı büyütmeye çalışıyorlar. Pazar ise belirli bir doygunluğa ulaşmış durumda.

Bunun yanısıra Kültür Bakanlığı ile sektör arasında, yapımcılarla çalışanlar arasında, yapımcı türlerinin kendi arasında sayısız derin çelişki ve gerilim var.

Yani kriz kuşatıcı ve yapısal.

“KAHRAMAN BAKKAL, SÜPERMARKETE KARŞI”

“Kapalı Gişe” adlı belgesel, 2016 yılında çekildi ve yaklaşan felaketi herkesçe bulunur kılmaya çalıştı.

Filmde tanıklıklarını izlediğimiz sinemacılar, Funda Alp (yapımcı), Serkan Çakarer (yapımcı), Sevil Demirci (yapımcı), İrfan Demirkol (sinema işletmecisi), Yonca Ertürk (yapımcı), Pelin Esmer (yönetmen), Marsel Kalvo (yapımcı- ‘Başka Sinema’ işletmecisi), Yeşim Ustaoğlu (Yönetmen), Onur Ünlü (Yönetmen), Mustafa Sönmez de konuya iktisadın penceresinden bakmak için davet edilmiş. Hepsi de değerli meslektaşlarım.

Yani, bu çatışmada sesleri duyulmayan, ama sinemanın ana iki sütunundan biri olan, gündelik yaşamda “sanat sineması” olarak adlandırdığımız bir kesime çevirmiş kamerayı.

Belgesel bize en temelde neler söylüyor kişisel yorumumu aktarmadan önce; çok faydalı ama konuya yabancı olanlar için sıkıcı olabilecek bilgileri, bu kadar keyifli bir üslupla paylaşmayı başarıp; herkesin izleyebileceği hale getirdikleri için, filmi hazırlayanları kutluyorum.

Belgesel bize önce sinema sanatının iki temel akımı olan ticari sinema ile sanat sineması pazarlarının Türkiye’de geldiği noktayı -ABD ve Amerika ile mukayese ederek- iyi özetliyor.

ABD’de bile görülmeyen düzeydeki tekelleşmenin yaşandığı yerli film endüstrisinde “sanat sineması”nın (buna “öteki sinema” da diyebiliriz) yüz yüze olduğu kıyımı ve yıkımı bu kesimin en etkin temsilcilerinden dinliyoruz.

Ülkemizin 2018 üçüncü çeyreğinden itibaren içine girdiği durgunluk ve enflasyon (stagflasyon) krizinin yıllara yayılma istidadını da dikkate alırsak, bütün ülkeyi kuşatmış olan krizin sinemayı da kuşatacağını, pazarın küçüleceğini, diğer sektörlerdeki gibi küçüklere kıyım, büyüklere küçülme veya iflaslar anlamına geleceğini söylemek kötümserlik sayılmaz.

Zaten bence “büyükler” arasındaki rekabetin bu kadar sertleşip, bizlere kadar yansımasının nedeni de içine girmiş olduğumuz büyük ve uzun sürecek kriz dönemi.

“Büyüklerin” sözcüleri belgeselde kendilerini ifade etmeye davet edilmiş olsalar da katılmadıkları için, ne istediklerini anlayamıyoruz.

Öteki sinemanın sözcüleri ise “sanat sineması”na yönelik korumacı kamusal politikalar talep ediyorlar.

Aslında Avrupa modelinin, özellikle de Fransa’nın bir benzerini devletin politika olarak benimsemesini öneriyorlar.

Bu tür talepler açık ki sektörün geniş kitlesince etkin bir biçimde desteklenirse, devlet katında belki dikkate alınabilirdi.

Ama burada da filmin sonundaki açıklamalar gözümüze takılıyor.

Bunlardan birisi de hazırlayan ekibin davetini çok sayıda yönetmen ve yapımcının kabul etmemesiyle ilgili. Konuşmaya çekinmişler anlaşılan.

Aslında sorunlarımızın önemli bir kısmı, yani şeytan, tam da bu ayrıntıda saklı.

ÇARESİZ MİYİZ?

2003-2010 arası hem Senaryo Yazarları Meslek Birliği’nin kurucusu ve sözcüsü olarak, hem de bakanlıkla ilişkilerde birkaç kez Meslek Birlikleri Platformu’nun dönem sözcüsü olarak görev yaptığım için net konuşabilirim. Sektörde ‘sanat sineması’ kesimi Avrupa, “ticari” kesim de Holywood modelini Türkiye’ye tercüme etmeye çalışır. Kültür Bakanlığı ile bütün pazarlıklara da bu iki model arasındaki çatışma hâkim olur.

Yani iki farklı yolun taraftarları söz konusudur.

Bakanlığın ise tek “hayrı” 2004 yılında Erkan Mumcu’nun öncülüğünde yazdığımız 5224 sayılı Sinema Destek Yasası’nı çıkartmak oldu.

Yasa birçok önemli eksikliklerine rağmen önemli bir üretim artışına ve öteki sinemaya anlamlı katkılar yapılmasına zemin oluşturdu.

Ama kalıcı ve derinlemesine çözümlere devlet hiçbir zaman sıcak bakmadı, yaklaşmadı.

O yıllarda hazırladığımız sayısız metin ve sunumlarda da artık Kültür Endüstrisi gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu, bu endüstriye karşı sanatın ve sinemanın korunması için ciddi, kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğunu anlatıp durduk.

Kendi payıma ben de o dönemde Hollywood modelinin de, Avrupa modelinin de önemli yanları olduğunu söyleyen, bu ikisinin sentezi bir modeli arayan, sektörel büyük bir uzlaşmanın ve reform sürecinin böyle bir politikayla kazanılabileceğini savunan bir yerde durdum. Seçim yapmak zorunda kaldığımda ise “ikinci yol” (Avrupa Modeli) taraftarlarıyla birlikte davrandım.

Geldiğimiz noktada ise her iki yolun da artık sinemanın ve sanatın özgürlüğü, bağımsızlığı açısından yeterli olmayacağını düşünüyorum.

BİRİNCİ VE İKİNCİ YOL; “KONFEKSİYON VE BUTİK SİNEMA”

Yine, hem sıkıcı olmamak hem anlaşılır olmak için önce kısaca birinci ve ikinci yol dediğim “model”leri kendimce anlatmaya çalışayım. Siz de sinema özelinde anlatmaya çalıştığımı sanatın bütün alanlarına tercüme edin.

Sinema bir ticaret ve eğlence aracı olarak doğdu, büyüdü, gelişti. Onun sanat haline gelmesi 1917 Ekim devrimi ve Avrupa ve Amerika’da bu devrimin kültürel etkisine açık yaratıcıların arayışlarıyla biçimlendi.

Belki sinema teknolojik bakımdan Lumiere kardeşlerle anılır (1895/Fransa) ama sinemanın bütün dünyaya yayılması Amerikan politikalarıyla gerçekleşti.

ABD, hem 1945-50 lere kadar büyük ticari stüdyoların ortaya çıkmasına, hem de stüdyolara karşı bağımsız sinema eğiliminin oluşmasına sahne oldu.

Komedi filmleri sayesinde gelişen ticari stüdyolar, kendi içinden en uç örneğini Chaplin’de bulduğumuz sanatsal imkâna da zemin oldu.

ABD’nin devlet olarak sinemaya bakışını anlamak için 1945 İkinci Dünya Savaşı sonrası barış müzakerelerine bakmak gerekir.

Masada ABD’nin Avrupa ülkelerine dayattığı imtiyazlar arasında kendi sinema filmlerinin, Avrupa ülkelerindeki kotalarına dair pazarlık maddesi her şeyi özetler.

Bu müzakerelerin sonunda Avrupa ülkelerinin kendi iç pazarlarında ellerinde tutabildiği yerli film gösterim kotalarının ortalaması yüzde 15’tir. En yüksek pazar payını koparabilen ise yüzde 25 ile Fransızlar oldu.

Bu konuda belgesel ne söylüyor? AB ülkelerinin iç pazarlarında onca korumacı politikaya rağmen kendi filmlerini gösterme oranları ancak yüzde 25-30’lara ulaşabilmiş.

Bunun anlamı açık; ABD küresel kültür endüstrisini bu kazanımla 1945’te kurmaya başlamış. Bugün geldiğimiz nokta ise ortada.

Bu endüstrinin sağladığı küresel kültürel hegemonya ise hepimizin malumu.

Ticari sinema küresel olarak paranın ve kârın merkezinde durduğu, insanı ‘homo economicus’ olarak gören bir kültürün lokomotifi.

Bu çerçevede üretilen filmler ise para dininin ideolojik araçları. “Türk büyükleri” de bunu taklit etmek istiyor.

Öte yandan Avrupa ülkeleri, bu dayatma karşısında kendi sinemalarını koruyabilmek için, kültürel alanda ‘korumacı politikaları’ devreye sokma yoluna gitti. Özerk sinema kurumları oluşturdu, bütçeden ciddi paylar ayırdı.

Devasa bir ‘sanat sineması’ cenneti olmayı denedi.

Bugün Fransa’da ve Almanya’da kamusal fonlarla yılda ikiyüzer film çekiliyor. Diğer ülkelerde de 30 ila 70 arasında değişen rakamlardan söz edebiliriz.

Peki sonuç?

Sonuç hiç iç açıcı değil. Çünkü sermaye bu festival merkezli Avrupa film endüstrisini de kuşatmış durumda.

Birinci yoldan yürüyen sermayeye ‘konfeksiyoncular’ dersek; ikinci yoldan yürüyenlere de ‘butikçiler’ diyebiliriz.

Evet, festivaller iyi film kriterlerinin korunduğu alanlar olarak Avrupalı sinefillerin ve yaratıcı elitin tapınakları gibi.

Ama seçtikleri bu “korumacı yol” (ikinci yol) da “sanat filmlerinin” kitleselleşmesini sağlayamıyor.

Tek fark her ülkede yüzlerce milyon avroluk fonların karar vericileri ile, taliplileri yapımcıların oluşturduğu ciddi lobiler ve bunların yarattığı dönemsel politikalar ve ‘modalar’ tarafından biçimlendirilen bir sinema ortaya çıkmış durumda.

Yapımcılar en küçüğü bir milyon euro olan bütçelerini birçok fondan toplar ve filmi borç, harç olmadan bitirirler. Kendi geçimlerini sağlayacak yapımcı payları da bu bütçenin içinde yasal olarak vardır.

Bu nedenle film bittiğinde festival turları dışında filmin satılması, sinemalara dağıtılması hayati bir konu olmaktan çıkmıştır.

Zaten ‘sanat filmi’ kategorisinde üretilmiş filmleri gösterecek, bizdeki “Başka Sinema” mütekabili salon zinciri de çok zayıftır. Bazı ülkelerde zincir bile denecek durumu yoktur. Ve bu salonlar, genellikle küçük cep sinemalarıdır.

Burada son olarak üretim cephesine ilişkin de yüzlerce veri arasından gidişatı gösteren çok kritik birini örnek vereceğim.

Üç yıl önce Antalya Film Forum yöneticileri dünyanın çok önemli festivallerinden bazılarının yöneticilerini davet ettiler ve Bilgi Üniversitesi’nde bir soru cevap oturumu gerçekleşti.

Bu çok faydalı buluşmada öğrendik ki, Sundance’a bir yıl önce 20 bin, evet yanlış duymadınız 20 bin proje başvurmuş. Böyle bir yığını inceleyecek festival mutfağı henüz yaratılmadığı için çoğuna mail atıp özür dilemişler “filminizi inceleyemedik” diye.

Berlin 8 bin başvurudan söz etmişti, Venedik kaçtı hatırlamıyorum.

Teknolojik devrim, üretim araçlarının ucuzlaması, üretimin olağanüstü demokratikleşmesi gibi muhteşem gelişmeler, “festival sineması” modelini yepyeni bir başka sorunla yüzyüze bırakmış belli ki.

Her yıl kitleye ulaşamayan filmlerin sayısı yüzlerden, binlere, giderek onbinlere ulaşacak.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yazının girişinde, bu yazıyı yazmama vesile olan krizin, kendisine “solcuyum” diyen herkesi ilgilendirdiğini iddia etmiştim.

Kendinize “solcuyum” diyorsanız bana göre kapitalist uygarlıkla ciddi bir sorununuz var demektir.

Bu uygarlığın insanlığın sonunu getireceğini farkeden, buna karşı ne yapabilirim diyenlerdensiniz.

Kapitalist uygarlığın tarihi ve stratejik mücadelesini esas olarak iktisadi araçlarla kazanmadığının da farkındasınız.

Kapitalist uygarlık küresel düzeyde bir kültürel hegemonya yaratarak rıza üretmeyi başardı.

Gündelik hayatımızı, merkezinde paranın durduğu küresel bir ‘din’ ve onun hâkim değerleri yönetiyor.

Biz solcular ise, bu kültürel hegemonyaya karşı, merkezinde “insanın” durduğu bir alternatif hegemonya yaratamadık.

İşin kötüsü, bunu denedik ve başaramadık dahi diyebilecek durumda değiliz. Bunun kapitalist uygarlığı aşmanın, başka türlü bir dünya kurmanın olmazsa olmazı olduğunu bile anlayamadık.

Kültür Devrimi kavramı, onu ortaya atanların toplumsal mühendislik zihniyeti nedeniyle çöpe atıldı.

Bu nedenle hiç bir zaman siyasi kurumların strateji tartışmalarında “kültürel alanda mücadele” bir gündem oluşturmadı, oluşturmuyor.

Bu nedenle yalnızca sinema değil bütün sanat üretimi içinde, iyi sanatın, nitelikli sanatın alternatif bir uygarlığın öncülleri olduğunu anlayamıyoruz. Bu nitelikte eserlerin kitlelerle buluşmasının önemini görmüyor, sahip çıkamıyor; onları “sermayeye” teslim ediyoruz.

İşte bu noktada kültürel alanda da bir “üçüncü yol” tartışması şart.

Bu konuda söylenecek şey çok, ama yazı uzadı ve sabrınızı yeterince zorladım.

Bu tartışmaya devam edeceğim.


*Yazı ilk önce Artı Gerçek gazetesinde yayınlanmıştır.

Fincancı ve Gürsoy birer semboldür


A. Halûk ÜNAL


Bu bir portre yazısı değil. Sosyal medyada çok az insana nasip olacak kadar geniş bir biçimde, onların kişisel değerlerini anlatan binlerce paylaşım, portrelerini tarihe nakşediyor zaten.

Gençay, hem arkadaşım, hem yoldaşım.

Şebnem ise çok yakın bir dostum ve yoldaşım.

Her ikisiyle de değişik vesilelerle birlikte mesai yapmış, birlikte mücadele etmiş olmaktan da ayrıca onur duyuyorum.

Gazeteci olsam mutlaka böylesi bir rol model olma niteliğini onlara kazandıran hayatın izini süren özel çalışmalar da yapardım. Böyle işlerin tam sırası.

Ben bu kısa yazıda yalnızca, devletin onlara neden “elebaşı” muamelesi yaptığına kafa yormakla yetineceğim.

Onları bu açıdan ele almak, bir anlamda her ikisini de hedef haline getiren sebepleri bir bağlama oturtmak bu yargı kararlarının siyasal arka planını anlamamızı kolaylaştıracak.

ÇALIŞAN SINIFIN “ÖNCÜ”LERİ 

21’inci yüzyıl çalışan sınıfın, ücretlilerin yeni tabakalaşmalarına tanık oluyor.

Marx’ın ünlü öngörüsünün gerçekleşmesine tanık oluyoruz:“Kapitalizm, hekimin, avukatın, profesörün saygınlıklarını alıp, onları birer proletere dönüştürüyor.”

Eğitimli kesimler de artık çalışan sınıfın yeni katmanları arasında.

Bu da kaçınılmaz olarak “aydın” profilinin de değişmesi anlamına geliyor.

Kapitalist devrimin şafağında yalnızca aristokratların çocuklarına nasip olan eğitim şansı bir müddet -çok zor olsa da- alt ve orta sınıf çocuklarınca da elde edilebilen bir imkân oldu.

1960’ların hekimleri mezun olur olmaz, uzmanlık eğitimi almadan taşrada pratisyen hekim olarak muayenehane açar, belirli bir süre “para kazanıp” sonra uzmanlık eğitimi alırlardı.

Bu kesimin sosyal profiline hakim olan da muayenehane sahibi hekimlerdi.

Neoliberal politikalar hekimleri süratle büyük bir ücretliler kitlesine dönüştürdü. Bunun sonuçlarını TTB’nin evriminde de gördük.

TTB’nin değişen toplumsal rolünün en net vücut bulmaya başladığı dönem, Ata Soyer’in adında simgeleşen 1990’lardır.

TTB’nin bu gerçeğin farkında oluşunun kanıtı da sevgili Ata’nın anısını onurlandırma biçimleridir.

Hem dostum hem de birlikte politika yaptığımız Ata’nın dönemi; TTB’nin “bağımsız solcu”larca yönetilmeye, TTB içindeki solun bütün kesimlerinin rekabet yerine birlik içinde davranmaya başladığı bir zamandır.

Nitelikli hekimlik, ilkeli solculuk, partiler-üstü siyaset, meslek ve sağlık eksenli mücadele ile özetlenebilecek bu dönemin önemli figürlerinden biri de elbette Gençay Gürsoy’dur.

Şebnem’in kendisine verilen cezanın daha uzun olmasını ima ederek, “hocam boynuz kulağı geçermiş” şakasında saklı olan, Gençay ve onun kuşağından– adını anımsamadığım hatta bir kısmını hiç tanımadığım- bir çok ismin, mesleki saygınlıklarını politik mücadeleyle nasıl ilkeli ve ahlaklı bir biçimde birleştirmiş, öğrencilerine hem birer aydın, hem iyi hekim olmanın hocalığını da yapabilmiş olmaları gerçeğidir.

Bu gerçek aynı zamanda, çok uzun zamandır devletin TTB ve sağlık hareketine gösterdiği düşmanca tutumun da sebebi olarak görülebilir.

Faşizm koşulları dışında artık, bu ülkede ne sol, ne sağ bir parti, TTB’nin öncülüğünü yaptığı sağlıkçılar ağını aşıp, sağlık politikası üretemez.

Üretse de uygulayamaz.

ÇALIŞAN SINIFIN “ÖNCÜ” PARTİLERİNE “BİLİNÇ” TAŞIYAN KATMANLARI

Yukarıda kurduğum son cümleden devamla, hatırlayalım. Geleneksel sosyalizmin amentüsünde “öncü partinin” temel görevi işçi sınıfına bilinç taşımak olarak tanımlanmıştı.

“Öncü”lere ve öncü örgütlenmelere olan ihtiyacı reddetmiyorum. Ama yalnızca TTB ve sol ilişkisine baktığımızda bile kapitalizmin geldiği nokta itibariyle Lenin’in tanımladığından çok farklı bir formasyon ve bir karşılıklı ilişki muhtevasının söz konusu olduğunu görmek zorundayız.

Yalnızca TTB ve sol siyaset ilişkisi üzerinden bir analize girişsek bile – ki elbette yeterli olmayacak ve gözlemsel düzeyde kalacaktır- işaret etmeye çalıştığım yeni sosyo politik damarlara dair önemli göstergeler elde ederiz.

“Öncü parti” iddiasında olan hiç bir örgüt, TTB’ye rağmen “merkez komitelerinde, veya bu komitelerce kurulmuş uzman komisyonlarda” üretilmiş sağlık politikaları ilan edemez. Bu, maddenin doğasına aykırıdır artık.

Bu ülkenin insan merkezli sağlık politikası ancak ülke çapında sağlık çalışanlarıyla hastaların oluşturacağı meclislerin çalışmasıyla ortaya çıkabilir.

Benim böyle bir iddiayı ortaya koyabilmemin imkânını sunan da kapitalizmin sağlık emekçileri kesiminde yarattığı yeni sosyo politik formasyondur.

Yazının konusu değil, ama siz sağlık emekçileri üzerinden baktığım meslek ve siyaset ilişkisini, eğitim vb. başka alanlara da uygulayın isterseniz, benzer sonuçlar çıkacağından kuşku duymuyorum.

İşte bu anlattığım nedenle sevgili Gençay ile Şebnem’e yönelen saldırı, özelde bütün  sağlık emekçilerine ve nihayet Türkiye’nin tüm çalışan sınıflarına yönelik bir tehdit olarak anlaşılmalıdır.

Sağlık çalışanlarının saygınlığından söz etmişken onlara yönelen hasta şiddetini de not etmeden geçmeyelim.

Para ve kar merkezli sağlık sistemi, sistemin bütün kusurlarını da sağlık çalışanlarının sırtına yıkmakta pek mahir.

Tıpkı tren kazalarının ya da soma faciasının nedeni hükümet politikalarıyken, faturanın sürücülere, mühendislere çıkması gibi.

Sağlıkçılara gündelik yaşamda yönelen yaygın şiddeti de bu siyasi, toplu itibarsızlaştırma kampanyasının bir parçası olarak görmezsek büyük resmi eksik çizmiş oluruz.

BARIŞ İMZACISI HANGİ SUÇA ORTAK OLMADI

Barış imzacıları dediğimizde başlangıçta bin 128 akademisyen ve sonra hedef alınan bu akademisyenlere destek olmak için kendi metinlerini çıkartıp imzalayan  akademi, sinema, edebiyat ve sanatın bir çok alanından binlerce ismi anlıyoruz.

Yani Barış Akademisyenleri’ne yapılanlar nezdinde Türkiye, bir yandan “demokratik aydın” hareketinin, aynı zamanda çalışan sınıfın yeni katmanlarının devletçe düşman, hain, terör yardakçısı ilan edildiğine tanık oluyor.

Bu insanlarının yayınladıkları bildirinin olanca masumiyetine rağmen, bu şiddete layık görülmelerinin sebebi çok açık.

Bir kısım liberalin sıkça başvurduğu “her türden teröre karşıyız” sigortasını kullanmadılar.

“İ”lerin noktasını koymaktan çekinmediler. Devletin “Kürtlerle savaş” politikasına ortak olmayacaklarını, ülkenin bekasının “savaşla değil, Kürtlerle kalıcı barış aracılığıyla” olabileceğini ima ettiler.

Yazının izleğinden kısa bir an ayrılıp bir parantez açmak zorundayım. Devletin saldırganlığına bakarken Ayşe Düzkan’dan, Ahmet Altan’a, Osman Kavala’dan, Murat Çelikkan’a ve isimlerini buraya sığdıramayacağım yüzlerce aydına yapılanlara da bakmadan olmaz.

Çünkü, Bu Suça Ortak Olmayacağız dilekçesine yönelik saldırının bahanesi Barış Akademisyenleri gibi görünse de operasyon “çoğunluk”un çok önemli iki katmanına yönelmiş durumda. Aydınlar ve çalışan sınıfın beyaz yakalı kesiminin öncüleri.

Elbette burada bir tartışma başlığı daha var, aydınlarla çalışan sınıf artık eskisi gibi bir tasnifle mi ele alınacak, yoksa yeni katmanlaşmalar ve bunun getirisi, sosyo politik süreçleri farklı mı okumalıyız?

Parantezi kapatıp devam ediyorum.

Yani devlet dedi ki “Kürtlere dokunan, dertlerini dert edinen, barışçı yaklaşan yanar. Bedelini ağır ödetirim.”

Bu saldırıyı soyut bir demokrasi düşmanlığı yerine son derece sınıfsal ve siyasi bir yerden okumak büyük resmi doğru çizebilmek bakımından çok önemli.

SONUÇ YERİNE

Marx’ın öngörüsü biraz kısa düşmüşe benziyor haliyle.

Evet, kapitalizm hekimleri muayene sahiplerinden ücretli çalışanlara dönüştürdü ama ellerinden “saygınlıklarını alamadı.”

Onlar saygınlıklarını çalışan sınıfın aydınları ve öncü neferleri olarak çok daha farklı bir yerden kuruyorlar.

Bu eskisi gibi kişisel ve mesleki olduğu kadar, geçmişte tanık olmadığımız bir kollektif saygınlığı da tarihe kaydediyor.

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!

Kelâm Vücut Bulur!

%d blogcu bunu beğendi: