A. Halûk Ünal

Türkiye solu olarak, politik yolculuğumuzun antagonisti konusunda büyük ölçüde anlaşıyoruz.

Adı ve niteliği konusunda belirli farklar olsa da küresel sermayenin yerel müfrezeleri TÜSİAD ve MÜSİAD’ın – farklı gerekçeler ve derecelerde- desteklediği Saray ittifakı, 1980 den bu yana “neoliberal politikalar” ile bölgesel bir “alt emperyal” ülke hedefine ulaşmaya, bir üst lige geçmeye çalışıyorlar.

Kuşbakışı resmi bozmamak için, Saray ittifakının zig zaklarını, savrulmalarını bir kenara bırakıyorum.

Bırakın bir üst lige çıkmayı, Ellerinde avuçlarındaki Türk egemenliğini koruyamayacaklarını, T.C. nin dağılıp gitmekte olduğunu gördükleri andan bu yana iktidarlarını koruyabilmek için Kemalizmi islamcılıkla bulamaç yapıp, açık diktatörlük (faşist diktatörlük) düzenine geçerek ilerlemek istiyorlar.

Önemli ölçüde de yol aldılar.

Ancak, küresel güçlerin kabul edemeyeceği bir istisna olma, dokunulmazlık talebinde ısrar etmeleri – ki buna mecburlar, AB standartlarında kapitalist bir serbestlik ve hukuk çerçevesi bile kabusları-  Atlantik paktıyla ciddi bir çatışmanın içine sürüklenmelerine neden oluyor.

Eş zamanlı olarak gelişen iktisadi yapısal kriz, zaten Yerel finans güçlerinin faşizm silahına sarılmalarının önemli gerekçelerinden olsa da, görülen o ki, krizin derinliği ve şiddeti, faşizm silahına da tutukluklar yaptırmaya başlamış görünüyor.

Başka bir açıdan da tarihi bir dönemdeyiz, tarihen ilk kez Kemalistlerin bir kanadıyla İslamcılar Saray’da ittifak içinde.

Bütün zoruklarına ve ödediğimiz bedellere karşın, tahite sık bulanamayacak kadar, sistemin bütün örtülerinden arındığı, bütün maskelerin düştüğü bir zamandayız.

 

Bazı Tarihsel fırsatlar

Türkiye solu olarak bence hiç bir dönemde bu kadar önemli fırsatlarla karşılaştığımız bir zaman aralığı olmadı.

Çok büyük bir iktisadi, siyasi ve ekonomik krizin içindeyiz artık.

Yönetenler yönetemez durumda. Ve yarattıkları merkezileşme, hatalarını, yönetme yeteneklerini, rıza üretim imkanlarını da hızla tüketecek.

Bu koşullarda yine ilk kez Kürt ve Türk solunun hemen bütün müfrezelerinin çatısı altında toplandığı bir odağımız var.

Üstelik bu kez CHP ve Kemalizm kendi kitlesi önünde bile ciddi ölçüde teşhir olmuş, AKP’nin payandası haline gelmiş durumda.

Yani sayısal olarak “ana muhalefet” olsa bile, siyasal olarak ana muhalefet HDP merkezli güçler.

Bir başka çok önemli fırsat, bu krizin oluşumunda rol oynayan vektörler içinde belirleyici olan, HDK/HDP hareketinin oluşmasında öncü rol oynayan Kürt Özgürlük Hareketi.

Hiç kuşkunuz olmasın ki bu vektör olmasa sistemin krizi bu kadar derin ve şiddetli olmazdı.

Çünkü KÖH, salt Türk egemen sınıflarının, kendi iç sömürgelerinde hareket edemez hale gelmelerine sebeb olmadı; aynı zamanda bir üst lige geçmek için ihtiyaç duydukları ek kaynakları temin etmek amacıyla yayılmak, işgal etmek istedikleri Irak, Suriye coğrafyalarında da bu politikanın boşa düşmesinde önemli bir rol üstlendiler.

Bu nedenle HDK/HDP misakı milli sınırları içinde, izole olmuş, lokal siyaset üreten bir güç değil. Tersine asıl oyun alanı olan Ortadoğu çapında oyun kuruculardan biri olan KÖH’ün projesi.

“Türk” bileşenlerin bu gerçeği ne kadar gördükleri tartışmalı olsa da, Suriye, Irak ve İran’da da bir iki yıldır bu türden odaklar inşa ediliyor. Yani KÖH öncülüğünde bir tür bölgesel bir devrimci enternasyonal oluşmuş durumda.

Kapitalist moderniteyi teşhir etmek, kitlelerin sonuçlarından tanıdığı sistemin sebeplerini de anlatabilmek için, sonsuz fırsatlar önümüze serilmiş durumda.

Türkiye’de dahil Ortadoğu’daki bütün güçlerin önünde iki yol var.

Ya bu yeni devrimci enternasyonalin sunduğu “demokratik konfederalizm, ortadoğu ortak evi” projesine destek vermek, ya da artık kapitalizmin çözemeyeceği bölgesel krizlerle cehennemin dibine yuvarlanmak.

İşte bize resmi böyle çizecek, bu yaklaşımın ne kadar gerçek ve mümkün olduğunu Ayşe teyzeye anlatacak bunu kitlelere yayacak bir strateji ve söylem gerekiyor.

Evet HDP vekilleri, yöneticileri bizi hiç bir zaman ne ahlaken ne cesaret bakımından mahcup ettiler. Tersine övündüğümüz yeni bir profil yaratmakta önemli roller üstlendiler.

Ama kuruluşundan bu yana HDP’nin stratejisi ve söylemi kendi hakikatimizi tam olarak ifade etmiyor.

Uzun zamandır bir sosyal demokrat parti gibi konuşuluyor. Hatta zaman zaman söylem, bir Barış Örgütü söylemine dönüşüyor.

“iktidar alternatifi” 6 milyonluk bir hareketin söyleminden uzağa düşülüyor.

Fıratın Batısındakilere sömürgeci bir devletin halkı olduğumuz ve bu suça ortak oldukça burnumuzun pislikten kurtulmayacağını açıkça anlatmak gerekiyor.

Zaman, alternatif Türkiye, alternatif Ortadoğu anlatmanın zamanı. Hem de Ayşe teyzeye.

 

Ofansif siyaset ve med cezir

Sevgili Ertuğrul Kürkçü yazmıştı, ofansif siyaset diye. Kendi blogunda da yayınladığı söyleşiyi ben de paylaştım.

Bir çok önemli ve bence doğru önermeye sahipti söyleşi.

Elbette ofansif siyaset derinliğine nasıl tahayyül ettiğini bilmiyorum. Kısıtlı bir alandaki söyleşide o kadar derinleşmesi kolay değil, haliyle.

Örneğin söyleşisinde onun da gördüğünden emin olduğum kitlelerdeki geri çekilme eğilimi içinde ofansif siyasetin nasıl kurulacağını anlatmamış.

Ben güçlü bir geri çekilme eğilimi görüyorum, ama buna karşın bu eğilimi durduracak, tersine çevirecek bir ofansif siyasetin de çok önemli olduğuna katılıyorum.

Çelişkili, iç gerilimi yüksek bir yaklaşım.

Böyle dönemler siyasal eylem çizgisinin kitlenin en geri kesimini de gözetmesi şarttır.

Ya da kitlelerin katman katman farklı bilinç ve irade düzeylerinde olduğunu biliriz.

Önemli olan her bir kesimin içinde kendisini ifade edebileceği itiraz ve pratik tavır alanlarının bizlerce yaratılmasıdır.

Batı’da yaygın olan kötü alışkanlığımız, merkezi gündeme göre reaksiyoner tepki siyaseti. Bu çalışma tarzı ve uslup bakımından geleneksel solun genetik bir hastalığı.

Sokak siyaseti dendiğinde de tek anladığımız, korsan eylem ve basın açıklaması.

Buna rağmen garip bir sokak kutsaması içindeyiz.

Oysa sokak, planlanmış, biriktirilmiş ve örgütlenmiş öfkeler için anlamlıdır. O zaman gündem belirleyici olur. Reaksiyoner eylemler ise çoğunlukla zarar verir.

Hele 12 Eylül sonrası 5-7 yıl süresi gibi, şimdi olduğu gibi açık diktatörlük ortamlarında çok daha risklidir.

Bu nedenle eylem zenginliği ve yaratıcılığına ihtiyacımız var.

 

Bir tarz olarak siyasi kampanyalar

Lenini putlaştıran siyasi örgütler bile bu tarz çalışmayı gelenek hale getiremedi. Bunu biz (Kurtuluş Sosyalist Dergi ) 80 öncesi ortaya atmıştık ve uygulardık, sonra biz de terkettik.

Yakın zamanda bu tarz çalışmanın iki etkili örneğini gördük.

Biri “Hırant Dink Kampanyası” diğeri tutuklu çocuklar için yürüttüğümüz kampanya.

Bu tür kampanyalar tekil hedeflere yönelir ve bu hedeflerle ilişkili partiler üstü bir gücü toparlamayı başarırlar.

Sokağı kullanırlar ama esas olarak şehrin kılcallarında. Sayısız iletişim aracı, sosyal medya bu tür kampanyaların önemli mecralarındadır.

HDP’nin bu tür alan etkinliklerini planlaması, zeminlerini oluşturması çok önemli.

Mesela şu günlerde bir kaç çok önemli başlık çerçevesinde alan hareketleri oluşabilir.

Bunlardan ilki ekonomi haline geldi.

Bence hiç durmaksızın, acilen HDP’nin bir Demokratik Cumhuriyet İktisat Kongresi toplaması gerekmez mi?

Kemalizm ve Özalizm kendi iktisat kongrelerini toplayarak kuruldular.

Demokratik Ulus’un da kendi kongresini toplayarak yola çıkması gerekmez mi?

Bütün dikkatleri üzerine toplayacak, bütün muhalif iktisatçıları biraraya getirip birlikte düşünmelerini sağlayacak, ortak noktaları tezleştirecek/programlaştıracak bir kongre.

Partiler üstü bir ilgiyi toplamaz mı?

Bu kongrenin çıktıları ülkenin kılcallarında bir çok insanın gündelik ilişkilerine sızmaz mı?

Bu çıktılarla inisiyatifler oluşmaz mı?

Eskiden listenin başına yazdığım ama artık listenin ikinci sırasında olan, en az ekonomi kadar Saray ittifakının aşil topuğu Eğitim.

En az ekonomi kadar kapsayıcı, partiler üstü bir sorun.

Saray ittifakı bu konuda büyük bir hezimet yaşıyor. Ona oy verenlerin tümünün çocuklarının geleceği kararmış durumda ve herkes bunun farkında.

HDP’nin kendi bünyesindeki eğitimcilerle başlayıp, bünyesinde olmayan tüm demokrat, modern, seküler eğitimcileri toplayacağı bir Demokratik Cumhuriyet eğitim çalıştayı organize etmesi, gündem belirlemesi gerekmez mi?

Demokratik Cumhuriyette, yeni yaşamda nasıl bir eğitim olacak, Ayşe teyzeye anlatmanın tam zamanı değil mi?

Doğrudan siyasi sokak eylemlerine katılmaktan çekinen yüzbinlerce veli böyle çok meşru ve hakiki bir sorun çevresinde öyle ya da böyle hareketlenmez mi?

Ülkenin kılcallarına sızmaz mı bu bilgi ve öneriler?

Önümüzdeki 7 ay sadece yerel seçim kampanyasıyla mı idare edeceğiz?

Önerileri çoğaltmayacağım, sizler aklınıza yatarsa çoğaltırsınız zaten.

Her iki alanla sınırlı bile kalsa, 6 ay-bir yıl sürecek kılcallara yayılacak kampanyalar, bu kampanyaların belirli evrelerinde çıktı olarak planlanmış yerel ve genel miting ve salon etkinlikleri ile kitleleri somut alternatif ofansif bir sürece yönlendirme şansımız az mıdır?

Alan mücadelesi ayrıca HDP bileşenlerinin kaynaşmasında çok önemli katkı sağlar.

Alanların çoğalması yeni yükler getirmez, tersine partinin şu anki piramidal, klasik örgütlenmesinin üzerinden çok ciddi yükler alır.

 

Strateji ve söylem

Söylemimiz, stratejimizin süzülmüş, çalışılmış, dil birliği kurulmuş en yalın, en kapsayıcı ifadesi olmak durumunda değil mi?

O zaman HDP sözcülerinden, “Ortak ortadoğu evi, demokratik konfederalizm” genel hedefini de Demokratik Cumhuriyet alternatif hedefini de sıkça ve güçlü biçimde duymamız gerekmez mi?

İsyan hakkı ve özsavunmanın meşruiyetini HDP “seçmenine” sık sık hatırlatmak önemli değil mi?

Bu gece Medya Haber’de ilk kez dinleme fırsatı bulduğum ve tanıdığıma çok memnun olduğum Hişyar Özsoy çok güzel anlattı bütün bu meseleleri.

Ülke çapında yerel seçim stratejisi noktasında da “hadi inşallah” diyeceğim ipuçları verdi.

Onda tanık olduğum öz güven, sukunet, yalın ve kapsayıcı tasvirler az ya  da çok partinin dilbirliğinin çerçevesi olur, dilerim. Bütün sözcülerimiz kültürel donanım ve hitabet bakımından bunu başarabilecek nitelikte.

Böylece seriyi tamamlamış oluyorum.

Elbette fikri takibimi sürdürmeye çalışacağım.

Öneri ve eleştirilerim en doğru fikirler olmayabilir, ama en azından yeni ve daha iyi fikirleri çağıracağını umuyorum.

Çünkü HDK/HDP hepimizin geleceği.

 

 

 

 

 

 


Mezopotamya Ajans / kültür sanat

2 Eylül 2018

img

ADANA – Kuzey Suriyeli kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadeleyi “Jiyan’ın Hikayesi” filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, çekimler esnasında önce kendi ön yargılarının altüst olduğunu ifade etti. Ünal, tanık olduğu kadın devrimini “Erkekler tek cephede savaşıyor. Kadınlar iki cephede” sözleriyle anlattı.
Güneydoğu’da çocuk olmayı anlatan “Küçük Kara Balıklar”ın 5 yönetmeninden biri olmasının yanı sıra imza attığı “Esrarlı Gözler” ve “Saklı Hayatlar” filmleriyle tanınan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, son filmi “Jiyan’ın Hikayesi” ile kamerasını Kobanê’de DAİŞ’e ilk yenilgiyi yaşatan kadın savaşçılara çevirdi. Kasım 2014’te bölgeye giden yönetmen Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cezire ve Afrin’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi.
Yönetmeni Ünal ile çekimleri Ağustos 2015’e kadar süren filmi, “Jiyan’ın Hikayesi”ni konuştuk.
Öncelikle sizi ‘Jiyan’ın Hikayesi’ filmini çekmeye iten şey neydi? 
Geçmişte Kürt dostlarıma “Batı ile bir köprü arıyorsanız kadınlardır, ama bunun belgeselini yapın” diye defalarca ricada bulunmuştum. 2014’e geldiğimizde malum DAİŞ kabusu başladı. Kulağımıza “Rojava Kadın Devrimi” cümlesi çalınmaya başladı. Merakım iyice yükselmişti. Tam o günlerde bir de elime Rojava Anayasası’nın Türkçe metni geçti. Metin karşısında şapkam uçtu. Ben arada ne kaçırmıştım? Stalinist bir gelenekten böyle bir anayasa nasıl ortaya çıkmıştı? İki ihtimal vardı, ya bu bir vitrindi ya da gerçekten tarihin ilk kadın devrimi ile yüz yüzeydik. O dönem bağımsız filmlerimizi üretmek için 2010’da kurduğumuz Drama İstanbul Film Atölyesi’nde güzel bir ekip oluşmuş, üçüncü projemize hazırlanıyorduk. Ben herkesi yüzüstü bırakıp, Rojava’ya gitmeye karar verdim. Aralık 2014’te de Rojava toprağına ayağımı basmıştım. Devlet geçişlerimize yasal olarak izin vermiyordu. Ben de sınır tanımayan devrimcilerle, bütün sınırları zevkle ihlal ettim.
Dünyanın da gündemine oturan noktalardan biri olan DAİŞ’e karşı savaşan kadınlara kameranızı çevirdiniz. Burada sizi en çok etkileyen ve şaşırtan neydi?
Şehirde bile depresyondaki insan, suyla çok daha az temas eder, kendine bakmaz. Onlarsa cehennemin ön cephesinde tam tersi bir ruh hali içindeydi
Biliyorsunuz sinema yolculuğumun tamamı, son iki film hariç, konulu filmlerle biçimlendi. O yıllarda bir senaryoda savaşçı bir militan yazmaya kalksam, mutlaka travmatik az ya da çok vahşileşmiş bir karakter geliştirirdim. Kadınlar önce bu ön yargımı altüst etti. 7 ay boyunca hep cephelerde, kadın taburlarında geçen yolculuğum süresince kadınların yaşama sevinci, mücadele azmiyle dolu oluşuna tanık oldum. Üstelik daha şaşırtıcı olanı, o yokluk, yoksulluk içinde, mazotlu jeneratörlerle elektrik ve suyun güçlükle temin edilebildiği bir ortamda, kadınların tırnak uçlarına varan temizliği ve bakımlılığı daha da şaşırttı. Şehirde bile depresyondaki insan, suyla çok daha az temas eder, kendine bakmaz. Onlarsa cehennemin ön cephesinde tam tersi bir ruh hali içindeydi. Örnek çok ama yerimiz dar…
 Kuzey Suriye’de kurulan sistem, birçok kesim tarafından “Kadın Devrimi” olarak tanımlanıyor. Bölgedeki kadınların yaşamına dair ne tür değişiklikler gözlemlediniz?
Bundan on yıl sonra Rojava için tarihçiler ne yazacak emin olamam. Emin olduğum tek konu kadınların erkek egemenliğinin belini kırmış olduğudur. Erkek egemenliği, bütün sınıf çelişkilerinden daha eski ve kadim bir sınıf çatışmasının sebebi. Özellikle Ortadoğu’da bu çok derin, koyu… Erkekler tek cephede savaşıyor. Kadınlar iki cephede. Kadınlar bir yandan kapitalizme karşı omuz omuza savaştıkları erkeklerin egemenliğine karşı mücadele veriyor, öbür yandan emperyal güçlerin devrime yönelttiği çok yönlü kumpas ve şiddetle mücadele ediyor. Düşünsenize devrim saflarında erkek egemenliği Truva atı değil de nedir? Buna rağmen kadınlar çok zarifler erkek yoldaşlarına, ama tavizsizler. Bugün erkek tavrına karşı tartıştığın yoldaşın yarın yanı başında ölüyor bir taraftan da. Bu iklimi dokunmadan anlamak imkansız. Savunma Bakanı, ‘Savaş herkesi vahşileştirir, eğer YPJ olmasa askeriyemiz savaşta vahşileşebilirdi’ cümlesini kurabiliyor.
“Rojava Devrimi” hedeflerinin birçoğu inşa halinde ama kadınlar komutayı ele almış, bu çok net görünüyor. Her alanda son sözü söylüyorlar desek yanlış olmaz. Kadın bakanlığı, o zamanki adıyla Yekitiya Star ve YPJ bu alandaki en stratejik kurumlar.
 7 ay boyunca Kuzey Suriye kentlerinde bulunup, çekim yaptınız. Orada nasıl bir yaşam örülmek isteniyor?
Sayın Öcalan’ın kendisi hapiste, fikirleri iktidarda. Sosyalizm tarihinde bu da bir ilk sanırım. Sürdürülen inşanın perspektifi “demokratik modernite”. Adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, ekolojist, cinsiyet özgürlükçü ilkeler her uygulamaya karakterini kazandırıyor. Ben oradayken yerel komünler ve meclisler yeni kuruluyordu. Geçtiğimiz yıl Kuzey Federasyonu seçimler yaptı ve 6 bin küsur köy ve mahalle meclisi seçimle göreve başladı. Kendi kendine yeten bir ekonomi kurmayı kısmen başardılar.Erkeklerin binlerce yıllık hak saydığı bir sürü geleneğe karşı çok net yasal engeller getirdiler. Kadın Bakanlığı, sistematik olarak erkeklere cinsiyetçilikle ilgili seminerler veriyor. Asayiş genel yönetiminde kadınlar çok etkin ve zihinleri çok açık. Ben ilk defa halkın dost olarak baktığı bir güvenlik gördüm.
 Peki, filmi çekerken karşılaştığınız zorluklar neler oldu?
Her filmin en zor yeri para bulmaktır. Ama ben bütün filmlerime hiç zorlanmadan para buldum. Bu da öyle oldu. Jenerikte de adını sakladığım yatırımcı ve ortaklarım projeyi çok beğendi ve inandılar. Çok hızlı para sorununu çözdüm. Rojava yönetimine Türkiye’de beni çok iyi tanıyan onların da çok iyi tanıdığı dostlarca tanıtıldım. Kendimi tanıtma sorunum da olmadı. Ancak sınır geçişleri beni bitirdi. 9 teşebbüs 6 başarılı sonuç. Yat, kalk, koş, tekrar yat… Haydi fark ettiler kaç, silah sesleri, acaba havaya mı üzerimize mi atıyor Türk devriyesi?
60 yaşındayım, 2010’da bypass oldum, 5 damarım değişti ve 110 kiloydum. Ekipmanım da 30 kilo ve tek başımayım. Bu sınır geçişleri bir kara komedi filmi olur çok rahatça. Çekim sürecinde Yekîtiya Star ve YPJ, bana VİP muamelesi yaptılar. Amatör de olsa ekip, flaşım, konaklama bütün sorunlarım çözüldü. Biliyorsunuz, normal hayatta kendi yiyemediklerini size sunarlar, misafir olmaya görün.
Filminizle izleyicilerin dikkatini özellikle nereye çekmeye çalıştınız?

 Önceden seküler, güzel savaşçı kızlar diye bakıyorduk. Şimdi meselenin silah olmadığını, gerçekten feminist bir devrim süreci yaşadıklarını düşünüyoruz diyorlar. Hatta bunu biz de burada yapmalıyız diyen kadınlar oldu

Belgesel sinema kurmacadan çok önemli farklara sahip. En önemlisi de her şeyi kurup, oturamıyorsun. Hazırlık bir öğrenme süreci, çekim bir başka öğrenme süreci, kurgu başka bir öğrenme süreciymiş. Kurmacanın birçok konforuna sahip değilsiniz. Hem bir de benim gibi hiç bir ön hazırlık yapamadan çekime başlarsanız, çekimler müthiş bir anlama, öğrenme sürecine dönüyor. Oradayken üstelik her gün bir şeye şaşırıyordum, olumlu anlamda. Döndüğümde bir yıl 150 saate yakın görüntü ve arşivi sindirmem gerekti ve tek sorumluluğumu olup biteni sindirip, abartmadan, eksiltmeden çarpıtmadan aktarabilmekti. Geldiğim noktada bunu büyük ölçüde başardığımı düşünüyorum. Hem Rojavalı kadınlar, hem Türkiyeli dostlarım, hem de Yunanlı solcular filme umduğumuz üzerinde beğeni sundular.
Örneğin Yunanistan’da film sonrası söyleşilerde hep soruyorum, önceden nasıl biliyordunuz şimdi nasıl? Aldığım yanıtlar mutluluk verici. “Önceden seküler, güzel savaşçı kızlar diye bakıyorduk. Şimdi meselenin silah olmadığını, gerçekten feminist bir devrim süreci yaşadıklarını düşünüyoruz” diyorlar. Hatta bunu “biz de burada yapmalıyız” diyen kadınlar oldu.
Çektiğiniz filmin şimdiye değin nerelerde gösterimi yapıldı. Nasıl tepkiler aldınız? 
Filmin dünya premiyerini 8 Mart’ta Afrin’de yapmayı planlamıştım. Ama Afrin işgali ve Ortadoğu koşulları gitmeme elvermedi. Selanik’te kendi girişimimle bir gösterim yaptım. Arkasından Yunanlı demokratlar ve solculardan filmin çevresinde şahane bir dayanışma ağı oluştu. Yunanca alt yazısını yaptılar. Dört gösterim daha gerçekleşti. Sonra yaz geldi zaten. Sonbahar’da gösterimler sürecek. Öte yandan bir Avrupa turnesi planlıyorum. Biliyorsunuz dünyada bizim gibi filmler için teatrical iki ana mecra var.
Butik/art house ve ana akım popülist olan. Her ikisi de kültür endüstrisinin tekelinde. Oysa siyasette olduğu gibi bu alanda da bir üçüncü yola ihtiyacımız var. Batılı sendikalar ve NGO’lar (Non-Governmental Organization – Sivil Toıplum Kuruluşları) üzerinden alternatif bir dağıtım ağının da taslağını yaratma tasarısı üzerinde çalışıyorum. Benzer filmlerin kullanabileceği kalıcı bir model. Bunun için yatırımcılarla görüşmelerim ancak bir noktaya vardı. Çok yeni planlama görüşmelerine başladık. Önümüzdeki sonbahar ve kış sezonuna gerçekleştirme hedefiyle çalışıyoruz.
Son olarak Türkiye’de sanat ve sanatçıların resmini çektiğimizde ne durumdayız?  

Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan kadim toplumların -Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap, Fars- entellektüel birikimleri de soykırımlarla yok edildi. Bu nedenle bizler birçok coğrafyaya göre çok daha geri, köksüz bir yerden yolculuğa başladık

Beter durumdayız. İlk olarak, ‘Sanat nedir?’ sorusunun anlamı kültür endüstrisince büyük ölçüde dejenere edildi. Sibel Can’ın bile sanatçı kategorisine kabul edildiği bir ülkedeyiz. Ama bu Batı’da da böyle, herkesin kendi Sibel Can’ları var. Oysa bilim, sanat ve felsefe insanlık tarihinde ilk boy gösterdikleri andan itibaren aynı amaca farklı yollardan ulaşmak istedi: İnsan kimdir? Hayatın anlamı nedir? Bilim ve felsefeden farklı olarak sanat hiçbir zaman bunun cevabını vermeyi temel görev saymadı. Sanat hep anlamı sorguladı, sorgularken de anlam üretti. İnsana dair, hayata dair en güçlü soruları sordu, ezberleri yıktı.
Bu nedenle sanat hep geniş anlamıyla politik ve poetik oldu. Kapitalist modernite sanatı iki koldan zehirledi. Birini siyaset aracılığıyla yaptı, diğerini para aracılığıyla. Siyaset sanatı araçlaştırdı, propagandaya dönüştürdü. Ulus devlet ve milliyetçilik bir yandan, karşısında da pozitivist sol birlikte sanata büyük zarar verdiler.
Ticaret ise, sanatı kar amaçlı yeniden tanımladı. Basit bir eğlence aracına indirgedi. Tıpkı bilimin insan için olmaktan çıkarılıp, teknoloji üzerinden endüstrinin hizmetine koşulması gibi. Üstelik Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan kadim toplumların -Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap, Fars- entellektüel birikimleri de soykırımlarla yok edildi. Bu nedenle bizler birçok coğrafyaya göre çok daha geri, köksüz bir yerden yolculuğa başladık.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tarihi sanata ve sanatçıya saldırıyla geçmiştir. Ardından kültür endüstrisi ve tüketim toplumu kuşatması. Üzerinde konuşulmaya değer çok az şeyimiz var bu nedenle. Sanat alanına büyük ölçüde sinizm egemen; alay ve kaçış sanatı.
MA / Hamdullah Kesen

A. Halûk Ünal

 

HDP’nin masaya yatırması ve özeleştiri süzgecinden geçirmesi gereken hususları sıralamayı sürdürüyorum.

Birinci yazıda ilan edilen “strateji metinlerinin” muğlak, anlaşılmaz niteliğini tartıştım. Bir başka deyişle ne yazık ki HDP’nin strateji olarak anlayacağımız bir yol haritası olmadığını eleştirdim.

İkinci yazıda “parti içi demokrasi”nin strateji bahsindeki önemini tartıştım. HDP’nin hem klasik bir parti formu olması hem de “bileşen hukuku” nedeniyle sol tarihimizin en merkeziyetçi partisi oluşunu eleştirdim.

Üçüncü yazıda ise, amaç araç ilişkisini tartıştım. Sayın Öcalan’ın Türkiye soluna sunduğu ve üzerinde mutabık olunan orjinal projenin “kongre siyaseti” HDK olduğunu ve bu asli aracın kullanılamaz hale getirildiğini tartıştım.

Amaca uygun olmayan araçlarla çok başarılı stratejiler üretseniz bile – ki üretemiyoruz- aracın yarattığı defektler nedeniyle uygulanamayacağını biliyoruz. Bu çağda nalbant kerpeteniyle diş çekilmez.

Hatırlayalım; HDP,  Barış ve Demokrasi PartisiDevrimci Sosyalist İşçi PartisiEmek PartisiEzilenlerin Sosyalist PartisiSosyalist Demokrasi PartisiSosyalist Yeniden Kuruluş PartisiYeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi sol partilerin yanı sıra bazı sol gruplar, feminist hareket, LGBT dernekleri, sendikalar ile AleviErmeni ve Pomakları temsil eden etnik girişimlerin dahil olduğu Halkların Demokratik Kongresi (HDK) oluşumunun partileşme kararı almasıyla ortaya çıktı.

O dönemde Yavuz Önen başta olmak üzere bir çok temsilcinin vurguladığı gibi, “HDK’ya bir alternatif olarak düşünülmemiş, seçimlere katılmak ve parlemento kanadını oluşturmak üzere” planlanmıştı.

Bir önceki bölümde anlattığım gibi böyle olmadı ve resmen HDK’nın alternatifine dönüştü.

Kurucu “bileşenler” ile organik bağı olmayan milyonlarca solcu da, partinin – yöneticilerin çok sevdiği ve sık kullandığı deyimle- “tabanı” haline dönüştü(k).

6 milyon oy ve aileleriyle 20 milyona yakın insandan söz ediyoruz.

Bu topluluğun çok büyük çoğunluğunu KÖH kitlesi oluşturuyor. Bu kitlenin örgütlülük ve davalarına bağlılık derecesinin ne kadar yüksek olduğunu ölçmek için yalnızca Amed mitingine yapılan bombalı saldırı sırasındaki kitle refleksleri bile yeter. Kaldı ki, KÖH medyasını bile izlesek, Kürt halkının her gün onlarca olumlu örnek yaratarak yaşadığını görebiliriz.

Üstelik Fırat’ın doğusunda potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu. Bizler Fırat’ın batısında son iki yılda devlet zulmünün ulaştığı nitelik karşısında büyük bir feveran içindeyiz. Kürt halkı kendi vatanında sömürgeci işgal güçlerinin –bırakın bir kaç yüzyılı- yalnızca son 40 yıldır yaşattığı zulmü hayal edebilecek eşiğe hala gelmedik.

Batı’da ise HDP kitlesinin partiye katılım kanalları esas olarak “Türk” sol örgütleri. Kısmen meslek örgütleri ve sendikalar.

Bu da demek oluyor ki, parti batıda “türk” kitlesiyle büyük ölçüde seçimden seçime ilişki kuruyor. Çünkü batıdaki HDP oylarının büyük çoğunluğu bağımsız solcu ve demokratlardan geliyor.

Peki partinin kuruluşundan bu yana batıdaki bu büyük bağımsız kitleyi örgütlü bir iradeye dönüştürmek için ne yapılabildi?

Bence yanıt, büyük bir hiç.

Çünkü bu coğrafyada yüzbinlerce bağımsız HDP seçmenini örgütlemenin HDP formundaki tek yolu ilçe örgütü merkezli yerel çalışmalar.

Bu noktada tıpkı ÖDP’de olduğu gibi bizler bulunduğumuz alanda hangi bileşen güçlüyse onun dili, söylemi, tarzıyla muhatabız.

Yani aslında muhatap olduğumuz bir parti yok, birden çok farklı parti var.

Kota gereği her il, ilçe yönetimi genel merkez gibi bu partiler arasında eşit dağılımla paylaşılmış durumda.

Buradan ortak bir kitle çizgisi üretilmesi, ortak bir kadro politikasının varolmasını umabilir miyiz?

Peki partinin bizlere batı’ya dönük politikası ne oldu?

Yalnızca 6 milyon seçmeni bile baz alsak, Türk solunun hiç bir zaman bir arada görmediği, böyle bir kitleselliğin güçlü, yerel bir örgütsel yapıya kavuşması, yüzbinlerce bağımsızın örgütlü bir güce dönüşmesi. Birikim ve zekalarını harekete katmaya başlaması bile siyasette devasa sonuç farkları yaratabilirdi.

Milletvekillerinin ortak bir kitle çizgisi, ortak bir kadro politikası çerçevesinde her hafta seçim bölgelerinde arı gibi çalışması beklenirken, 4 yıl içinde ben kendi payıma bir tek toplantı hatırlamıyorum.

Vekillerin kendilerine bu yetkiyi veren gerçek “patron” olarak, hesap vermekle yükümlü olduğu seçmeni görmesi gerekmez miydi?

Görmediler. Çünkü “batıda” gerçeğimiz böyle değil. Gerçek “patron”; “bileşenler hukuku”. Bizler de bu hukukun “tabanı”yız.

Med Cezir

Son dört yıl içinde HDP kitlesini belirleyen iki önemli süreç içinden geçtik.

Bunlardan biri hemen her yıl yaşadığımız bir veya iki seçim, diğeri ise öz yönetim direnişleridir.

Sürekli zafer vaadedilen ve sürekli yenilgi ve hayal kırıklığı ile biten seçim ve referandumlar. “Batıda” ve Doğuda kitlesel olarak hareketin yükseldiği, tırmanışa geçtiği ve yaygınlaştığı referandumlar ve seçimler sürecinde, 2014’de yakaladığımız rüzgarı bir daha yakalayamadık.

Son üç yıl kazandığımız mevziyi korumakla geçti. Elbette siyasette bu da bir başarıdır. Hele gelişen ve kurumsallaşan faşizm karşısında önemli bir başarıdır.

Peki bu “başarı”nın niteliğini belirlerken mukayeseyi nerden yapıyoruz?

Zaten bundan daha iyisi başarılamazdı diye mi düşünüyoruz?

Bu durumda HDP nin bir savunma mevzisi olduğunu, büyümek, kültürel ve siyasi hegemonya kurmak, toplumun çoğunluğunu kazanmak için değil, eldekini korumak için kurulduğunu mu kabul ediyoruz?

Eğer böyle bir kabul varsa, zımnen stratejimiz de savunma üzerine kurulu demektir.

Yok HDP yanlış bir araç da olsa “iktidar” hedefli birz kuruluş ise; ciddi bir özeleştiri konusu daha önümüzde duruyor anlamına gelmez mi?

Üstelik, artık suların geri çekilme dönemine girdik.

Batıya egemen olmuş korku ve çekingenlik, ne yapacağını bilememe hali çok yaygın.

Üstelik başta CHP olmak üzere HDP de dahil (bir oyluk canları var, biz kazanacağız) muhalefetin son derece yanlış, 25 Haziranı hiç hesaplamayan kitle pedagojisi, bu ruh haline önemli bir katkı yaptı.

Faşizm kurumlaştıkça, kitlesel çekilme hız kazanır, tecrübeyle sabittir.

Devlet de güçlendikçe geçmişte tasfiye etmeye gücü yetmediği mevzilere yeniden saldırır. En son cumartesi annelerinde gördüğümüz gibi bizi bütün mevzilerden söküp atmak için ellerinden geleni yaparlar.

Siyasi irade ne kadar güçlü olursa olsun, med cezir süreçlerini belirleyemez. Sadece etki derecesini tartışabiliriz.

Öz yönetim ve “yerellerden iktidarı kuşatmak”

Bu durumda “yerellerden iktidarı kuşatmak” cümlesini nasıl anlamalıyız?

Biliyoruz ki bu ülkede yerellerden iktidarı kuşatmak cümlesinin anlamlı olabileceği asli coğrafya Kürdistandır.

Aslında bu siyaset KÖH’nin nin kuruluşundan bu yana gündemde.

Silahlı isyana parelel, sivil serhıldanlarla hareketin geldiği noktanın ölçütlerinden biri mitingler, newrozlar ve sandıktan çıkan oy sayıları, kazanılmış yerel idareler.

Bu da gösteriyor ki, Kürdistan’da potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu.

Yalnızca “Kopehhag kriterleri” bile geçerli olsa, seçilmiş valiler, Kürtlerin belirlediği ve yönettiği asayiş ve yerel ekonomi, kuşatmanın çok önemli mevzileri olmaya aday.

Oysa sömürgeci devlet buna izin vermemek için 40 yıldır Kürdistan’da büyük bir tasfiye, kıyım ve yoketme politikası uyguluyor.

KÖH – nasıl başladığından bağımsız olarak – öz yönetim direnişlerinde ikili iktidar potansiyelini fiilen test etmiş oldu. Ve ciddi bedeller ödeyerek geri çekilmek zorunda kaldı.

Ardından gelen seçimlerde ise kitle, gerek newrozlarda gerek seçim mitinglerinde gerekse sandıkta harekete olan çok yüksek desteğini teyit ederek, bu sürecin kendisi için bir yenilgi sayılmayacağını, veya yenilgiyi meşru gördüğünü ilan etmiş oldu.

Bütün bu deneyimin ışığında “yerelden kuşatmak” nasıl okunacak?

İnsan ister istemez, “yerel iktidarları” gasp edilmiş şehirlerde, önce yerel faşist iktidarın kuşatılmasını düşünüyor. Böyle bir sivil kuşatma olmaksızın, yereli “ele geçirmek” ve merkezi kuşatmanın mümkün olmayacağı açık.

Yerel mevzileri geri almak için yine yalnızca sandıktan mı umut bekleyeceğiz?

Kaldı ki çok yeni bir yasayla seçilmiş yerel yöneticilerin sarayın izni olmadan tek bir kuruş dahi harcamasının önü kesildi. İdari mekanizmanın kısmi özerkliği de sıfırlandı.

Demek ki yerellerden kuşatmayı sağlayacak araçlar, T.C. idaresinin araçları anlamına gelmeyecek.

Halkın öz iradesini temsil eden güçlü yerel araçlara ihtiyaç olduğu açık. Zaten bizler de tarihen iktidar meselesini böyle biliyoruz.

Peki bıraktım merkezi resmi iktidarı kuşatmayı, yerel resmi iktidarla mücadelede ne tür çalışmalar yapacağız?

Mesela, kayyımla gaspedilmiş her yerel yönetime karşı bir gölge yönetim mi açıklanacak?

Kayyımın her uygulaması sistematik teşhir mi edilecek?

Örneğin Amed’de ulaşımın ücretsiz olması gibi bir başlık seçip, 6 ay, bir yıl sürecek bir sivil kampanya ile bu hedefe mi ulaşılacak?

Kısacası slogan kulakta hoş bir sada yaratsa da üzerine düşünmeye başlayınca, üzerinde yeterince düşünülmemiş olduğunu farketmek mümkün.

Aslında buraya kadar anlattıklarım, aslında en temel stratejik gerilimi yeniden anımsatıyor. Gördüğünüz gibi Kürdistan coğrafyası ile, fıratın batısı arasında stratejik hedefler bakımından ciddi farklar var.

Yerellerden merkezi kuşatmak cümlesi, artık Kürdistan için bile gözden geçirilmeye muhtaçken,  iki coğrafyayı senkronize edebilecek bir önerme niteliği hiç taşımıyor.

(devam edecek)

 

 

 

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Bu yazı serisinin ilk iki bölümünde HDP yetkili kurulları ve Meclis grubunun toplantıları sonucunda ilan ettiği stratejik hedefleri ele aldım.

Birinci yazıda ilan edilen metinlerin muğlak, anlaşılmaz niteliğini tartıştım.

İkinci yazıda “parti içi demokrasi”nin strateji bahsindeki önemini tartıştım.

Bu yazıda da strateji kurmanın bilinen evrensel mantığını, ilkelerini ve başarı kavramını tartışmaya çalışacağım.

İster askeri, ister siyasi ister ticari olsun bir strateji tartışması söz konusu olduğunda bütün Dünya’nın bildiği ve kullandığı model SWOT analizidir.

Bu tartışmaya sağlıklı başlayabilmek bakımından elimizde neler olması gerekir?

İlk olarak bir hipoteze ihtiyacımız var.

Elbette Dünya’da sınırların ve sınıfların kaltığı, kapitalizmin aşıldığı, “büyük insanlığın” egemen olduğu bir “yeni yaşam” uzak hedefimiz olma özelliğini koruyor.

Ama stratejiden söz ediyorsak, daha somut, daha görünen bir gelecekten söz ediyoruz demektir.

Bizim hipotezimiz “demokratik özerklik temelinde bir demokratik cumhuriyetin yaratılabilmesi mümkündür; cümlesiyle özetlenebilir.

Bu yakın hedefimizdir.

SWOT analizi de burada başlar.

Bunun yaratılabilmesi için, hedeflerimize ulaşmak bakımından avantajlarımız/güçlü yanlarımız nelerdir? Dez avantajlarımız/zayıf yanlarımız nelerdir?

Yine hedeflerimize ulaşmak bakımından fırsatlar nelerdir? Tehditler nelerdir?

Bu sorulara son derece samimi, dürüst, nesnel yanıtlar vermek zorundayız.

Bu soruları yanıtlamak mümkün olduğunca bilimsel veri araştırmalarıyla da desteklenmelidir elbette.

Böyle bir analizin sonucunda, yakın hedefe bir sıçrayışta ulaşamayacağımızı, hedefe giden yolda mümkün ve başarılabilir ara hedefler tanımlamamız gerektiğini de görürüz.

Aslında bir başarı tanımı yapmış oluruz.

Tireni sallamak yerine, ileriye gittiğini görmek isteyenlerin, koydukları hedeflerin doğruluğunu, gerçekçiliğini, bu hedeflere varmak için kullandıkları yol ve yöntemlerin doğruluk ve yanlışlıklarını ölçmek için ihtiyaçları olan zorunlu bir akıl yürütme ve tasarım yöntemidir, strateji.

Ya da başarının tanımı ve ölçümüdür, diyebiliriz.

Baştan böyle bir çalışma yapmak, hedefe ulaşılamadığında hataları net görebilmek, sebeblerini ortadan kaldırabilmek için de zorunludur. Yani vazgeçilmez yöntemimiz olan özeleştiri, strateji planları olmaksızın laftan öteye bir anlam taşımaz.

 

KÖH ve HDK

HDK projesinde ise sıfırdan başlanmıyor.

Bu gün özeleştiri eleştiri gündemi oluşturabilmek için, HDK nın kuruluşundan bu güne başarı ve başarısızlıklar üzerinden süreci ele almak zorundayız.

HDK projesi başarılı oldu mu? Hedeflerine ulaşabildi mi?

Bu noktada işin kolayına kaçmak için değil, iddialarımı belgelemek için kendi türünde ilk ve tek, çok başarılı bir belgeselin linkini paylaşıyorum.

İMC TV nin 2015 de sevgili genç meslektaşım, Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden Önder İnceye hazırlattığı belgesel, HDK ve HDP nin kuruluş sürecini bilinenin ötesinde gerçek kökleriyle anlatıyor.

Bu 46 dakikalık başarılı çalışmanın bize öğrettiği bir çok şey var.

Buna ek ve destek olarak sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün kişisel blogu da HDK kuruluşu açısından çok önemli bir referans değeri taşır.

Belgeselde, yaptığımız tartışma açısından en önemli bilgi, HDK projesinin Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) tarafından uzun süren bir çaba, başarısızlıklardan çıkarılan dersler sonucu ulaşılan bir nokta olduğu.

Proje, sayın Öcalan’ın geleneksel sosyalizmin kapsamlı bir eleştirisinin sonucu; yarattığı yeni paradigma; “demokratik modernite” perspektifinin politikaya tercümesi anlamına gelen bir hipotez.

HDK de (kongre siyaseti) “demokratik modernite”nin inşa sürecindeki temel araç.

Bu araç, ademi merkeziyetçi, çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü, ekolojist bütün güçlerin birliğini sağlamak üzere tasarlanmış.

Ancak bu kez araç bir parti siyaseti yerine, kongre tipi siyaseti koyuyor.

Özellikle Kamuran Yüksek’in ve Demirtaş’ın anlatımlarında çok açık gördüğümüz gibi, piramidal olmayan, çevreden merkeze bir örgütlenmeyi hedefleyen bir tarz ortaya konmuş.

7 Haziran seçimlerinde Demirtaş’ın “bu maya tuttu” dediği de bu modelin kabul görmesi.

Ama aynı tarih HDK projesinin geleneksel parti (HDP) formuna yenik düştüğü, çöpe atılmaya doğru sürüklendiği dönemin de başlangıcı.

Buyurun HDP yöneticilerinin önünde koskoca ilkesel, yapısal bir özeleştiri konusu.

Asıl proje olan HDK neden çöpe gitti, ya da Ertuğrul’un deyimiyle “kabuğa dönüştü?”

Yani yapılmış ve ortaklaşıldığını varsaydığğımız bir stratejinin ilk hedefi, Türkiye sosyalist ve demokratlarının en geniş birliğinin ademi merkeziyetçi ve çoğulcu bir temelde inşa edilmesi konusu.

Bu yapının Kapitalist sisteme ve faşizme karşı tek alternatif ülke tasarımına sahip olduğuna ilişkin toplumsal algının yaratılması.

Burada değinmeden geçmemek gereken bir husus da 7 Haziran’da alınan oyun, başarı mı başarısızlık mı olduğu tartışması?

Projenin mimarı sayın Öcalan’a göre gerçekçi hedef %20 dir. Ki, ben kendi payıma bunu 15 öngörüyordum.

HDP bileşenlerine göre de %7-8 büyük başarıydı; 13’e inanamadılar.

Hedefi %7 koyan bir strateji yaklaşımı ile %20 koyan arasındaki fark nereden kaynaklanıyor.

En azından “bu maya tuttuysa” projenin mimarının görüşlerini öğrenmek gerekir. Neden ve nasıl %20 öngörebilmiştir ve aradaki farkın kaynağı nedir?

Devam edelim.

Kısacası 2015 Kasım yenilgisinden bu yana HDP yönetiminin önünde HDK nın heder edilmesi, %13,5 tan bulunduğumuz noktaya gerilemekle ilgili köklü, kapsamlı ve açık bir özeleştiri duruyor.

Ya diyecekler ki, asıl projeye dönüyoruz, HDP çatı partisidir ve asli aracımız değildir. Ya da HDK artık geçersizdir, şu nedenlerle HDP asli araca dönüşmüştür.

Herkesin malumu, bu konu elbise seçimine benzemiyor, seçtiğin siyasi teknoloji doğru değilse, operasyonel hedeflerinin de tamamı başarısızlıkla sonuçlanabilir. Bir kısmının “başarılı” olması seçilen siyasi teknolojiyi doğrulamaz.

Ve bu kadar temel ve sayısız belgeyle desteklenen bir konuda özeleştiri vermedikleri sürece, yeni başarılar için umutlanmamız çok zor görünüyor.

Kaldı ki özeleştiri başlıkları bununla da sınırlı değil.

Onlara da gelecek yazıda değinelim.

(devam edecek)

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Yersiz ve faydasız yorumların tartışmayı gölgelemesini engellemek için bir iki dipnotla başlamakta yarar görüyorum.

2013 ten bu yana blogumda yazdığım yazıların hiç birini “kazanılacak veya kaybedilecek” bir tartışma varsayımı üzerinden kaleme almadım.

Bu nedenle 1980 öncesi Marksist ustalara bakarak öykündüğümüz polemik uslubunu da ilkesel olarak kullanmamaya özen gösteriyorum.

Önemli olan savunduğumuz fikrin, perspektifin, farklı düşünenleri ikna etmesi, zihinlerinde kendi doğruları açısından kuşkuya ve sorgulamaya yöneltmesidir.

Öte yandan  üyesi olduğum Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (Kurtuluş Sosyalist Dergi) saflarında,1980 – 87 arasında yer altında; 1987-90 açık alanda Yeni Öncü dergisi editörü olarak yürüttüğümüz çalışmalarda fikri tartışmayı her koşulda ve kitleler önünde sürdürmüş, açık ve imzalı tartışmalara öncülük etmiş bir pratiğin öznelerinden biri olarak; 2018 yılında parti kurullarına hapsedilmiş hiç bir tartışmayı demokrasi olarak görmem mümkün değil.

HDK/HDP, Veli Saçılık’ında açık mektubunda çok güzel tasvir ettiği gibi büyük bir hareket ve demokratik bloktur.

HDP yönetimi de bu blokun enerjisini, birikimini, aklını, yeteneklerini yönetmek için değil, geliştirmek, kaynaştırmak, birleştirmek, derinleştirmekle yükümlü.

Tersi iddiadaki “yöneticilere” söyleyebileceğim tek şey var.

Sosyalizmin son ikiyüz yıllık pratiği gösterdi ki, merkeziyetçi, sansürcü, tekçi, erkek sosyalizm, en az kapitalizm kadar zarar verdi ve vermeye devam ediyor.

Tersi iddia bu geleneği sürdürmekten başka bir anlam da taşımıyor.

Bakın son tartışma, Saruhan’ın (henüz özeleştiri vermedi) Sezai’nin (çok doğru yaptı ve özeleştiri verdi) usul tartışması açması, “parti korumacısı” bir yaklaşımı ortaya koymasıyla, nereye vardı. (Kimi kimden koruyorsun)

Demirtaş’ın çok faydalı olabilecek tartışma metni, bir kusur, kabahate fiilen dönüştü.

Benim gibi binlerce tartışmaya tepki veren insan da “iç güvenlik sorunu” haline gelmek üzere.

Hem de bize en yakışmayacak gerekçeyle.

“Bakın gördünüz mü, Demirtaş eleştirisini kamusal alana yollayınca ‘fırsatçılar, fitneciler’ devreye girdi; parti yönetimine hakaret etti; Demirtaşla aramıza nifak sokmak istedi. Bu nedenle açık ve ortada değil, önce parti kurullarında tartışmalı, burada uygun görüldüğü ölçüde, paylaşmalı.”

En üzücü olanı da tatsızlık bununla da kalmadı. Daha acıtıcı hallere büründü.

Önce Demirtaş, iyi niyet beyanında bulunmak zorunda kaldı.

Bu da merkeze yetmemiş olacak ki, “herkesin parti yönetimi etrafında kenetlenmesi” mesajı vererek; merkezin “mağduriyet zırhına” siper oldu. (kitle pedagojisi)

Kimi kime karşı koruyoruz? Kime karşı kenetleniyoruz?

Altı milyon seçmen, aileleriyle yaklaşık yirmi milyonluk bir topluluk, olarak anılıyoruz. Kim hakaret etti acaba?

Kim bunlar? Kaç kişiler?

Her kimse, kendilerini aşağılayan hakaretlerinin etkisi ve değeri ile milyonların açık tartışma ve fikri özgürlüğü tartılabilir mi?

Ben bir kaç kişi dışında görmedim. Ama söz konusu “fırsatçılar” binlerle ifade ediliyorsa milyonların çıkarı karşısında zaten ciddiye almaya değmez.

Yok milyonlarla ifade ediliyorsa, zaten oturup çok ciddi başka şeyler düşünmeliyiz?

Sevgili “yönetici” arkadaşlar, size bunuf hatırlatmaktan hicab duysam da mecburum, iktidar da “güvenlik politikalarını” kitlesine böyle “mağduriyet ve kötü niyetli insanlar” üzerinden satmıyor mu?

Yani sizler kuşkusuz doğru kişilersiniz ama yaptığınız buraya vardı.

E biz bunu çok iyi tanıyoruz.

Devletle demokrasi mücadelesi yap, hatta bu uğurda can ver,  kendi insanına sansür ve yasak uygula. Geleneksel sosyalizmin, Stalinizmin özeti bu.

Bilginin paylaşımı

Bu yaklaşım HDK/HDP kuruluş ilkelerine de orjinal projeye de taban tabana zıt.

Ancak bunu söyleyerek bu sorunu savuşturamayacağımızı iyi biliyorum, tecrübeyle sabit.

Bu zihniyeti deşifre etmek, sakıncalarını, tehlikelerini herkesin görmesini ve kuvvetle tavır almasını sağlamak faşizmle mücadele kadar yaşamsal.

Peki bütün bu eleştirilerim, yalnızca Saruhan’ın “öncülüğünü” yaptığı tutumdan mı kaynaklanıyor.

Hayır!

Kuruluşundan bu güne yaşanan süreç bu eleştiriyi her gün yapmayı gerekli kılıyor.

HDP’de umut bulmuş, katkı vermiş kim bana HDP mutfağının şeffaf olduğunu söyleyebilir?

Bir iki A4 sayfasını geçmeyen genelgeler, sonuç metinleri dışında, HDP kuruluşundan beri, neyi, niçin, hangi gerekçelerle yaptı, bileniniz var mı?

Bunu iyi bilen sadece bileşenler üst komitesinin üyeleri ve onların rapor vermeyi zorunlu gördüğü üyelerdir.

Yani bizim 1978 deki duruma benziyor.

İl yöneticisisin ama örgüt merkezinin çizdiği bilgi sınırı (üye) değilsen bu bilgi alanında yerin yok.

Yani aslında çorbadan partilisin.

Örgütün kaderini etkileyemezsin ama sonuçların bedelini herkes kadar ödersin.

Burada da örgütün gerçek sınırları “bileşen hukuku” tarafından belirleniyor.

Oysa sosyalist mücadele pratiği 11. Tez den bu yana “hayatı anlamak ve sonra onu dönüştürmek” üzerine kurulu.

Bu nedenle “bilgi sevgisi, merak ve bilimsel kuşku” bu yola baş koymuş herkesin amentüsü.

Kapitalist modernitenin bilgiyi tekelleştirip, sermayenin ve devletlerin hizmetine sunan mantığı karşısında; bizler hep ateşi tanrılardan çalmayı ve halka dağıtmayı esas almadık mı?

Şimdi hangi “yöneticiye” sorsak HDP’nin adem-i merkeziyetçi bir parti olduğunu söyleyecektir, kuşkusuz. Kurucu ilkemiz bu.

Peki, – geçtim bu ilkenin örgütlenme kılavuzu olmasını-  bilginin desantralize ve şeffaf olmadığı bir “iç iktidar”ın adem-i merkeziyetçilikle ne alakası olabilir?

Ülkeyi “demir ağlarla” örsen ne olur?

Komün/meclisler ağından oluşan bir örgütlenme ancak, açık, şeffaf, bilginin çevreden merkeze, merkezden çevreye paylaşıldığı bir zihniyetle bir işe yarar.

Demokrasi mücadelesi 

Bizler, demokrasi mücadelesini esas olarak devlet aygıtlarının, parlemento ve hukukun daha demokratik olmasını sağlamak için vermeyiz.

Esas olan, devlet denilen aygıtın toplumda yarattığı zihinsel, iradi, kültürel yıkımı durdurup, halkın geleceğini, kaderini tayin hakkını yeniden ele alması içindir.

Yani aydınlanma sürmelidir.

Ve bunun biricik aracı halkın öz örgütlülüklerini yaratması ve bunlar aracılığıyla kapitalizmi dönüştürmek için mücadele içine girmesidir.

İşte sosyalist demokratik stratejinin de temeli bu hedefe ulaşmayı nasıl başaracağımıza dair plan ve programlardır.

Bu mücadele kapitalist modernitenin çürüttüğü başarı tanımına, kadim ruhunu yeniden kazandırmaya dairdir, aynı zamanda?

Hayatımızın anlamını, gündelik yaşamımızı para ve kar mı tanımlayacak, insanı insan yapan kadim değerler mi?

Eğer bu konuda verilecek karar kişisel seçimlerimize bırakılsaydı, belki demokrasi için mücadele etmek zoruda kalmazdık.

Ama ne zaman ki insanoğlu devleti ve milliyetçiliği keşfetti, onu kapitalizmin dini (üstyapısı) haline getirdi; bizler de özgürlüğümüz için öz örgütlenme ve öz savunmaya ihtiyaç duyar olduk.

Ne zaman ki bilgi iktidarın denetim ve tekeline alındı; bizler de onu kamusallaştıracak bir mücadelenin tarafı olduk.

İşte, bir çok neden gibi bu da bizlerin siyasetini adem-i merkeziyetçi, çoğulcu ve bilgi yoğun bir temele oturmayı zorunlu kıldı.

HDK çoktan unutuldu ve kenara atıldı. Ama HDP de kuruluşundan bu yana yukarıda ileri sürdüğüm gerekçelere ve çağdaş sosyalizm perspektifine uygun bir mutfak varedemedi.

Peki bu kadar saklı, gizli, kontrol edilebilir olan bilgiler nedir ki, bizlerle paylaşılamıyor. Neden biz sadece söylenenleri yapmakla mükellef tutuluyoruz?

Ve seçimden seçime oy vermekten öte bir katılım aracına sahip değiliz?

Başta da söylediğim gibi, bu tartışma kazanmak ya da kaybetmek amaçlı değil. İkna etmeyi hedefliyor.

Eleştirdiğimiz arkadaşlar da demoklesin kılıcı tepelerinde yaşıyorlar.

Ama demoklesin kılıcı herkesin benzer düşünmesini sağlamıyor ne yazı ki.

Ama kendi payıma eminim ki, faşizmin kurumsallaşma sürecinde ciddi bir yol aldığı şu aşamada, önce kendi bahçemizi ilkelerimize uygun bir hale getirmezsek ve amaca uygun stratejiler geliştirmezsek, bu kez 12 Eylülden çok daha kötü bir bozgun yaşayacağız.

(devam edecek)