Demirtaş’ın benim algımdaki önemini tanımlayarak başlamak daha doğru.

Ben kendisinde ne gördüm, benim gözlem alanım içindeki Türkler ne gördü ne buldu?

Continue Reading...

Paylaştığım yazım 31 yıl öncesine ait. 1987’de “Kurtuluş Hareketi” olarak açık alanda çıkartmaya başladığımız “Yeni Öncü” adlı derginin 12. sayısında yayınlandı. Dergi, 12 eylül darbesi bütün şiddetiyle sürerken açık alanda yayınlanmaya başlayan ilk dergilerden biriydi.

Continue Reading...

A. Halûk Ünal

1989 yılında “Berlin Duvarı”nın yıkılışından sonra Avrupa, Anadolu ve Mezopotamya solu, duvarın altında kaldığı gibi, büyük bir tasfiye süreci yaşadık.

“İnandırıcılığımızı” yitirmek bir yana, bütün fikri tutamaklarımız da “dağıldı” ve fiziki olarak yüzlerce parçaya bölündük.

2014, bu açıdan tarihi bir dönüm noktası oluşturuyor.

2014 yılından bu yana Dünya solunun ilk kez ortak bir gündemi var : Rojava Kadın Devrimi…

Bu bir devrim midir; kadın devrimi sıfatını gerçekten hakeder mi; tamamlanmış mıdır; inşa halinde midir; kazanır mı, yenilir mi; emperyal güçlerce denetlenmekte ve manipüle edilmekte midir; çok başarılı bir diplomasi ve siyasi ustalıkla mı yönetilmektedir?

Bu ve benzeri soruların tamamını soruyor olmak, ya da bu sorulardan bir kısmına olumsuz yanıtlar vermek de söz ettiğim gündem ortaklığı gerçeğini değiştirmiyor.

İleri sürdüğüm iddia yazıyı okuyanların bir kısmına çok abartılı gelebilir ama bir gerçekse, her deneyimli aktivistin bileceği gibi,  tarihi bir imkana ve yeni bir referans alanına sahibiz demektir.

Bu iddiayı, böyle bir gözlemi, 2015 sonrasında 2017 Nisan’ına kadar Türkiye’de olduğum süre içinde, “Türk” solunun genel söylemine bakarak ileri sürmek çok kolay olmazdı.

Ama ne zaman ki, Avrupa’ya gelip ve buradaki yerel sol kesimlerle temas içine giriyorsunuz; “Türk” solu ile kıyaslanmayacak ölçüde başka bir gerçekle karşı karşıya olduğunuzu farkedebiliyorsunuz.

Elbette bu kıyas, öncelikle Türk devletinin ideolojik açıdan (Kemalist, İslamcı ve Neoliberal) “Türk” soluyla Rojava arasına nasıl bir psikolojik ve siyasi duvar ördüğünü çok iyi anlamanıza neden oluyor.

Hepimizin iyi bildiği malum ideolojik “önyargılar”dan uzak Avrupa solunun Rojava’ya bakışı Fırat’ın batısına yalnızca “beyaz, oryantalist adam”ın ortak kültürü bakımından benziyor.

Kemalizmin bu alandaki “başarısını” teslim etmek şart.

Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” ve Sinan Çetin’in “Berlin in Berlin” filmlerinde şahikasını bulan İstanbullu ‘Türk’ün “batıcı oryantalizmi” ile Avrupalı entellektüelinki arasında önemli bir akrabalık var.

Ama bunun dışında bir engeli yok Avrupalı solcunun.

Tersine psikolojik önyargılar ve korkulardan uzak bakabiliyor Rojava’ya.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), genel bir döküm yapabilmiş midir bilmiyorum, ama Avrupa’da Kobane direnişi sürecinde oluşan dayanışma inisiyatifleri, bölgeye ulaştırılan yardımlar, bu süreçle ilgili düzenlenen toplantıların haddi hesabı olmadığını görmek hem şaşırtıcı hem de çok sevindirici.

Şaşırma sebebim, yine aynı dönemde Anadolu’da Fırat’ın batısındaki sivil dayanışma ile kıyaslıyor olmak.

Avrupa solcusu, sendikalar, partiler, küçük yüzlerce örgüt ve inisiyatif, özellikle de feminist hareket, yaygın biçimde Rojava ile ilgili.

Hepsi de yukarıda dile getirdiğim soruların bazılarını, bir kısmını, veya çoğunu soruyor.

Bu da çok doğal. Artık “Duvar”ın yıkıntıları altından canlı çıkmayı başarmış kimseden, koşulsuz destek, eleştirel olmayan katkı, hele de sorgusuz biat beklemek mümkün olmayacak.

 

Ortak gündemin yükselişi

Ortak gündemin yarattığı ve yaratabileceği imkanları görmek ve bunun üzerinde çalışmak öncelikle biz Anadolu ve mezopotamya devrimcilerinin görevi bence.

Örneğin, çok genel bir bakışla demin saydığım Rojava dayanışma inisiyatifleri ve çok büyük meblağlar tutan eşya ve para yardımları, bizzat savaşa katılan gençlerin oluşturduğu enternasyonal tugayların etkileri yeni süreçlere gebe.

Örneğin İtalya’da yanlış bilmiyorsam 17 belediye Abdullah Öcalan’ı fahri hemşeri ilan etmiş durumda.

Avrupa siyaset ve idari yaşamını biraz bilenlerin belediye yönetimleri ile, devlet arasındaki farkları da bildiğini varsayıyorum.

Bu belediyeler, yalnızca Rojava devriminin fikriyatını kuran Öcalan’a sempati göstermekle kalmıyor, bu sempatilerini sayısız etkinlikle pratikleştiriyor.

Öte yandan Avrupa’nın en büyük sendikaları (İngiliz Sendikalar Birliği, CGT vb.) Mandela’dan sonra tıpkı ona yaptıkları gibi uluslararası çapta bir “Öcalan’a Özgürlük” kampanyasına hazırlanıyorlar.

Sanırım 2019 yılı bu kampanyanın çok büyük etkilerini izleyeceğimiz bir dönemin başlangıcı olacak.

Bir başka örnek vereyim, örneğin Londra’da veya Atina’da kendiliğinden tamamı bir araya gelemeyecek solun hemen bütünr gruplarını bir salona davet edip, bir konuyu tartışabilecek tek güç KÖH’ün yerel kurumları.

2017 Hamburg genel, 2018 Frankfurt kadın konferansları fikri gücümüzün bir başka kanıtı sayılmaz mı?

Bu saygınlığın ve diplomasi gücünün bir nedeni tüm Dünya solu küçülür ve parçalanırken, KÖH’ün duvarın altında kalmayıp, büyümesi, güçlenmesi ve bu gün Dünya çapında en büyük sol siyasi güç konumunu elde etmesiyse; diğer nedeni de bu gücün doğurduğu ve övündüğü Rojava Kadın Devrimi.

 

Ortak gündemin imkanları

Bırakalım uluslararası solun ortak bir çatıya sahip olmasını, bir ortak bilgi, iletişim ve moderasyon merkezinden bile yoksunuz.

Oysa buna rağmen Latin amerikadan, Avrupa’ya çok geniş bir ortak gündeme sahibiz.

Bu, bence sosyalist mücadelenin küresel olduğunu bir ilke olarak ele alan her solcunun tutması gereken ortak bir halka.

Bu halkayı sımsıkı tutmalı ve çekmeliyiz.

Çünkü bu kez söz konusu ortak gündemin kurucu unsuru olan Rojava inşa süreci, geleneksel sosyalizmin de pratik bir eleştirisini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda alternatifinin oluşması yönünde de çok ciddi bir labaratuvar sunuyor Dünya’ya.

Sayın Öcalan’ın fikriyatı, sunduğu yeni paradigma, ya da hipotez, yalnızca Rojava’da test edilmiyor.

Demokratik Toplum Kongresi üzerinden Bakur’da, HDK projesi üzerinden Fırat’ın batısında, PJAK üzerinden Rojhilat ve İran’da pratiğin sınavından geçiyor.

Peki Avrupa’da?

Avrupa’da “Öcalan’a Özgürlük” kampanyaları iyi bir vesile.

Bunlara başarılı bir sonuç olarak da bakabiliriz, yeni ve önemli atılımların sebebleri olarak da.

Ben ikincisinin çok mümkün olduğuna inanıyorum.

Avrupa çapında yerel solun, sendikaların katıldığı bir kongre örgütlenmesi neden olmasın?

Bir kültür cephesi neden yaratılmasın?

Ve emin olun bu söylediklerim, Türkiye’de sol arası ittifaklar, CHP ile yerel seçim ittifaklarından çok daha önü açık konular.

Üstelik, karşımızda 10 yıl öncesinin büyük beyaz ülkenin beyaz solcu burnu büyüklüğü de kalmamış durumda.

Bir tarafta küçük, dağınık ama “istikrarlı” bir akım olarak Anarşistler; diğer uçta stalinist küme, ortada da Syrizamsı sol.

Bir de benim gibi sizin gibi milyonlarca bağımsız, tekil, açık fikirli solcu.

Radikal Demokrasi ve kongre siyasetiyle çok önemli bir güce dönüşebilecek bir birikim.

Bütün Anadolu ve Mezopotamya solunun Avrupa’daki temsilcilerine soruyorum; gerek “başımıza konulan” ödüller, gerek Öcalan’a yöneltilmiş mutlak ölümcül tecrit, gerek Afrin işgali, gerekse Başur işgal girişimi, ülkedeki faşist iktidarın dolu dizgin gelişimi, böyle bir karşı hamleyi haketmez mi?

 

 

 

 

 

 


27-28 Ekim’de Diyarbakır’da toplanan “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” Konferansı’nda  yaptığı konuşmada Ertuğrul Kürkçü: “Olan ve olacak olanı anlamanın formülü basittir, Türke faşizm dayatmadan Kürde sömürgecilik dayatılamaz, ya da Türk faşizmden özgürleşecekse, Kürdün sömürgecilikten kurtuluşuna eşlik etmelidir,” dedi. 

Herkese Merhaba,

Bu buluşmayı sağlayan ve iki gün boyunca dakik bir biçimde işleterek içinden geçmekte olduğumuz derin krizi, bu krizden bir adım geri çekilerek derinlemesine düşünmemizi ve çıkış yolları üzerinde yaratıcı bir görüş alış verişi yapmamızı sağlayan, bu tartışmaya kürsüden, salondan ya da kulisten katılan herkese çok teşekkür ederim. Bana da bu vesileyle söz verdiğiniz için müteşekkirim.

Buna gerçekten ihtiyacımız vardı. Bir yandan düşünce, ifade, toplanma, örgütlenme özgürlüğünü her gün daha çok daraltan yasaklar, şiddet ve medya kontrolü, demokratik mekanizmalar ve dolayımların bu iklimde kaçınılmaz olarak işlemez hale gelmesi, öte yandan üst üste gelen seçim manipülasyonlarının siyasal yaşam ve düşünüş üzerindeki heves kırıcı etkileri bizim düşünce evrenimizi de çölleştirebilirdi. Bu toplantının çöl fırtınalarının taşıdığı toz bulutunu uzaklara savuran temiz bir esintiyi başlatacağını umabiliriz.

Bunu ummakta haksız sayılmayız. Diyarbakır son 30 yıldır sadece Kürtlerin çağdaş özgürlük mücadelesine değil, Türkiye genel siyasetine de yol gösteren kurucu fikirler ve paradigmaların dünyaya takdim edildiği bir sahne olarak toplumsal ve politik hayatımızda eşsiz bir rol oynuyor. Son 30 yılın tarihi Kürtler’in kendi gerçekliklerini yeniden keşfederken, varlık ve kimliklerini özgürce yaşamak ve gerçekleştirmek tutkusuyla sömürgeciliğin fıtratındaki inkâr ve asimilasyona meydan okuyuşlarının tarihiydi. Ama bu 30 yıl aynı zamanda Türkiye’nin de kendi gerçekliğiyle tanışmasının, çok etnili ve çok kültürlü tarihsel toplumun inkârı olan devletin ve onun ırkçı ve proto-faşist kültürel ve politik yapı taşlarını keşfinin ve idrakinin de tarihiydi. 1968-80 arasında Ankara ve İstanbul’dan esen devrimci rüzgarlar nasıl Kürt aydın ve demokratlarının dikkatlerini devrimci bir kurtuluş düşüncesine çektiyse, 1990’lardan bu yana da Diyarbakır’dan esen devrimci rüzgarlar da Türkiye’nin aydın ve demokratlarını bütün ulusların tam hak eşitliğine sahip oldukları özgürlükçü ve demokratik bir yeniden kuruluş imkanı üzerinde yeniden düşünmeye teşvik ediyor.

Son 30 yılda ulus-devlet eleştirisinden yola çıkarak siyasal ve kültürel alanda büyük bir zihniyet dönüşümüne kaynaklık eden birçok kavram Kürtlerin özgürlük mücadelesinden doğdu. Toplumun demokratik özyönetim organları olarak kongreler, bağımsız bir politik dinamik olarak kadın özgürlük mücadelesi, ulus-devletle müzakere ve bir arada yaşam sistematiği olarak demokratik özerklik, komünalizm, toplumsal barış ve benzeri bir çok kavram çoktan ortak politik sözlüğümüzün bir parçası ve pratik mücadele mirasımızın bir kazanımı oldular. Diyarbakır bu düşünce ve pratiklerin dünyaya duyurulduğu ortak aydınlanmamızın en önemli merkezidir. Diyarbakır’da ışıklar yanıyorsa Türkiye için iyidir. Işıkları yaktığınız için müteşekkiriz.

İçinden geçmekte olduğumuz krize bu ışık altında baktığımızda yalnızca krizin yol açtığı karışıklık ve yıkımı değil aynı zamanda bir yeniden doğuşun imkanını da görebiliriz. Her şeyden önce ortak yürüyüşümüzü yeniden hizalamak açısından bir kaç önemli noktanın altını çizmek isterim.

i. Birincisi, kriz kapitalist toplumun doğasında mevcuttur. Krizden özgür bir toplumsal gelecek istiyorsak kapitalizmden özgürleşmemiz gerekir. Demek ki, her kriz döngüsünden çıkış arayışı o döngüdeki özgül anti-kapitalist özgürlük dinamiklerini ayırt etmeyi gerektirir. Bugün kapitalizm 1974’te başlayıp döngüler halinde süregiden ve son büyük döngüsüne 2008’de varan ve bunun etkilerinin hala hissedildiği bir krizin içinde yol alıyor. Kapitalizm doğayı onun kendisini yeniden üretme hızından daha yüksek bir hızla bozduğu için tüm gezegende dolaşan bir yaşamsal kriz halinde dünyayı kendisiyle birlikte çöküntüye sürüklüyor. Ekolojik kriz bu bağlamda insanlığın en önemli “beka” sorunudur.

ii. İkincisi, kapitalizm ulusal, yerel bir olgu olmayıp bir uluslararası sosyo-ekonomik rejimdir. Her ülkenin ekonomisi dünya piyasası üzerinden diğerlerine bağlıdır. Demek ki kriz ancak ezilenlerin ve sömürülenlerin ortak arayış ve çabalarıyla aşılabilir. Bir ülkedeki kriz bir süreliğine içeride aşılmış görünse de uluslararası durumdaki her değişiklikle birlikte kriz nükseder, salgın hastalık gibi bir ülkeden ötekine sıçrar durur. Kapitalist uygarlığın krizi, bir yandan mantıksal olarak insanlığın tamamını kurtuluş için birlikte harekete davet ediyor öte yandan kapitalist devletler ve şirketler arasındaki kıyasıya rekabet, din ve milliyet farkları da istismar edilerek insanlığı bölüyor. İnsanlık kendi kaderini ellerine alamıyor.

iii. Bununla birlikte Orta-Doğu’da yaşamakta olduğumuz kriz yalnızca kapitalizmin ekonomik mantığının ve işleyişinin eseri değil. Bu yüz yılı aşkın bir zamandır Orta-Doğu’da süre giden emperyalist üstünlük mücadelesi ve rekabet boyunca emperyalist devletlerin Orta-Doğu toplumlarının tabii gelişimine yönelttikleri müdahalelerin de eseri. Bölgedeki eşitsizlikler, hak gaspları, katliamlar, despotlukların zulmü ve gaddarlığı Orta-Doğu’nun birinci dünya savaşından itibaren hedef olduğu emperyalist paylaşım kavgaları, işgal ve istilalarla daha da vahimleşiyor. Kürdistan’ın I. Dünya Savaşı sonrasında dört devletin sınırları arasında parçalanması ve özgür toplumsal ve ekonomik gelişiminin sakatlanması bunun en bariz örneklerinden biridir. Aynı durum Filistin için de geçerlidir.

iv. Türkiye’nin I. Dünya Savaşı sonrasında toprakları paylaşılan Osmanlı Devleti’nden arta kalan çok uluslu, çok kültürlü ve çok inançlı toplumun bürokrat seçkinlerin öncülüğünde tek etniye ve tek inanca dayalı bir kapitalist ulus-devlet olarak inşası, bugün karşı karşıya kaldığımız krizlerin demokratik dönüşümlerle aşılmasını imkansızlaştıran ve kendisi daimi olarak kriz üreten en esaslı yapısal engeldir.

v. Uluslararası anlaşmalara ve müeyyidelere rağmen Türk’ten gayri bütün ulusları ve İslam’dan gayri bütün inançları asimile etmek, değersizleştirmek, ortak hafızadan silmek, kültürel alandan dışlamak, medyadan ve eğitimden uzaklaştırmak, gündelik hayatta görünmez kılmak Türk devletçiliğinin genetik kurgusuna içkindir. Onun proto-faşist olarak niteleyebileceğimiz bu özgül karakterinin sebebi hikmeti yukarıdan aşağı bir ulus-devlet inşasının Kürtler’e yönelik sömürgeciliği zorunlu kılmasıdır.

vi. Bu resmi ve hakim tutum elbette Türk devletçiliği kapsamıda mevcut tek yönelim değil. 1921 Anayasasına yansıyan şekliyle sınırlı olarak da olsa, eski geleneklerin yanısıra Balkanlar, Rusya ve Orta Avrupa’daki örneklerden de esinlenerek “muhtariyetler”e dayalı bir idari yapı ve çok partili bir siyasi yapı ihtiyacı güç dengelerinin gündeme geldiği dönemlerde düşünce ve uygulama alanına girer. Ama kriz eninde sonunda baş gösterir büyük bir hızla genetik kodlar baskın çıkar.

Bugün içinden geçmekte olduğumuz kriz, sadece proto-faşist nitelikleriyle birlikte bugüne kadar bata çıka gelen gelen cumhuriyetin baskıcı işleyişe iade olduğu bir rutin kriz olmanın ötesinde. Bölgesel, uluslararası ve ulusal ölçeklerdeki bütün kriz dinamiklerinin birbirinin içine geçtiği yeni nitelikte bir kriz momentini işaret ediyor.

i. Bu krizin iktidar sahipleri tarafından “varoluşsal” olarak nitelenmesi boşuna değildir. Bunun başat nedeni Kürt halkının siyasi iradesinin uzun bir savaş ve çatışma döneminin ardından ve çatışmanın yanısıra bir politik sabit olarak Türkiye’nin parlamenter nizamına dahil olmayı başarması. Bununla da kalmayarak “demokratik ulus” zihniyetine uygun bir biçimde Türkiye’nin toplumsal ve demokratik güçleriyle kurduğu siyasi ortaklığın konvansiyonel yollardan bir “düzen hükümeti” kurmayı imkansızlaştırmış olmasıdır. 2015 Sopalı seçimlerinin MHP’nin hükümetin yanına geçişinin, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklanmalarının, 15 ve 20 Temmuz darbelerinin, Başkanlık rejimine geçişin önünü açan 16 Nisan referandumunun ve 24 Haziran seçimlerindeki sofistike hilelerin ve seçim mühendisliğinin, bizzat Cumhurbaşkanının “sabah erken sandık kuruluna gelen seçimleri alır” demekten ar etmez hale getiren budur.

ii. İkinci neden Kürt özgürlük hareketinin, Kürt halkının kendi kendini yönetmesi hedefiyle özellikle Kürdistan yerel yönetimlerinde elde etmiş olduğu yerel iktidar odaklarının merkezi devlete alternatif hale gelmesi, fiili bir öz yönetim dinamiği halinde devletin tekçi karakteriyle boy ölçüşür olmasıdır. Kasım 2015 seçimlerinin ardından bu dinamiğin zor ve şiddetle sanki bir kanserli organ bedenden kesilip atılıyormuşçasına sökülmeye girişilmesinin, Sur, Silopi, İdil, Gever, Cizre… vb’deki kıyıcılığın arkasındaki “rejim zarureti” budur.

iii. Üçüncü ve ilk iki nedeni belirleyen ama bu manada TC’nin işleyişi bakımından dışsal olan özellikle Irak ve Suriye’deki Kürdistan parçalarında kabaran özgürleşme dalgasıdır. Türkiye’nin kıyıcılığının gerekçesi olarak sarıldığı gibi bu parçalar arasında Kuzey’deki mücadeleye dolaysız lojistik ve personel katkısı olmadığını Ankara da biliyor ama onu asıl “varoluşsal” kaygılara sürükleyen, her parçada halktan halka büyüyen sempati, esen ortaklık heyecanı, kurtuluş havası özellikle Rojava’da “demokratik ulus”, “özyönetim” ve “özsavunma” inşası doğrultusunda elde edilen muazzam kazanımlar ve bunu takip eden uluslararası tanınırlıktır. PYD ve YPG temsilcilerinin Elysee sarayında ağırlanmaları, ABD hava desteğiyle IŞİD karşısında gerçekleştirilen direniş, bunları izleyen muazzam medya görünürlüğü, Suriye’nin geleceğinde belirmeye başlayan Kürt suretinin doğurduğu “Güneyden kuşatılıyoruz” kaygısına cevaben Cerablus’a sokulan kamanın ve ardından Afrin’in istila edilmesinin ve durmaksızın “Fırat’ın Doğusu”nun işaret edilmesinin nedeni budur.

iv. Dördüncü neden dünyada ve bölgemizdeki jeostratejik güç kaymalarıdır. Ankara’nın Kürt halkının Türkiye sınırları dışında kazandığı başarıları ezmeye yönelik operasyonları bölge devletlerinin topraklarına taşıyabilmesi de bu kaymalarla yakından ilgilidir. Türkiye’nin Kürt meselesini “askeri çözüm” le halletmek üzere kendi topraklarının ötesine Lozan’dan bu yana Avrupa, Amerika ve Rusya’nın nüfuz alanı olan bölgelere asker yollamaya başladığı 2011 sonrasında iyice belirginlik kazanan en önemli gelişme haklar eksenli İkinci Dünya Savaşı sonrası statükosunun çökmesiydi. ABD ile Avrupa arasında Baba ve oğul Bush yönetimleri sırasında başlayan ihtilaf “Atlantik Çatlağı” olarak da adlandırılan bu gelişmeyi yansıtıyordu. Bunun yanısıra ABD’nin ekonomik olarak göreli yavaşlaması, Rusya ve Çin’in ilerlemesi de “Batı” normlarına meydan okuyan “güvenlikçi” dış politika zihniyetine özgüven kazandırdı. Trump’un başkanlığıyla birlikte de “Gücü yeten yetene” ilkesi uluslararası ilişkilerin hakim motifi haline geldi. Bu gelişmelere Doğu Avrupa’da sağın hakimiyeti (Macaristan, Polonya, Çekya), Avrupa’da yükselen ırkçılık da katılırsa, Erdoğan’ın nasıl olup da içerdeki bunca zulüm ve dışarıdaki fetihlerden sonra Avrupa Birliğinin Merkezi güçleri Almanya ve Fransa liderleriye, Rusyanın egemeni Putin’i yanına alıp sırtını Boğaz köprüsüne vererek fotoğraf çektirebildiğini daha iyi anlayabiliriz.
v. İçinden geçmekte olduğumuz krizin geleceğe sarkan asıl büyük “beka” gölgesi, bir nedeni rejimin kendisi olan mali kriz ve çöküntünün diğer nedenlerle eklemlenmiş olmasıdır. 24 Haziran seçimlerini öne aldıran kriz AKP-MHP blokunu 31 Mart 2019 yerel seçimleri arefesinde kaba güç kullanmanın aşmasına yetmeyeceği bir açmazla baş başa bırakmış bulunuyor. Bu, iktidar blokunun arkasındaki toplumsal yığınağın en önemli maddi müşevviki olan servet ve gelirler ile sadakanın yeniden dağıtım mekanizmalarını besleyecek kaynakları kuruturken krizi bir faşist diktatörlük tesisiyle aşma hamlesinin toplumsal zeminini de aşındırıyor. Bahçeli-Erdoğan arasında başgösteren yerel seçimde cumhur ittifakı ihtilafının arkasındaki neden budur.

16 Nisan ve 24 Haziran oylamaları yoluyla “başkanlık rejimi”ne yönelen iktidar blokunun gerçekleştirdiği Anayasa değişiklikleri, yani güçler ayrımının ortadan kaldırılması, basın ve ifade özgürlüklerinin ortadan kaldırılması, kent kuşatmalarının ardından yerel yönetimlere yöneltilen darbeler, parti-devlet özdeşliğinin tesisi, din-devlet ayrımının aşındırılması, Kürt halkının varlık ve haklarına yönelik saldırılar bir faşist diktatörlüğe geçişe yönelik tamamlanmış stratejik adımlardır. Uluslararası koşulların Suriye krizi dolayısıyla Türkiye’nin dostluk ve ortaklığına muhtaç kıldığı Avrupa Birliği merkez ülkeleri Fransa ve Almanya ile ABD ve Rusya’nın izlediği “appeasement” (sırt sıvazlama) siyaseti de Erdoğan’ın faşizme ilerleyiş stratejisi bakımından bir otoban değerindedir.

Madalyonun öteki tarafındaysa faşizmin zaferini hala ilan edemeyişinin önündeki tarihsel engel var: Bu engel Kürt halkının ve Türkiye’nin batısındaki diktatörlük karşıtlarının dinmeyen direnişidir. Faşizmden çıkışın en önemli imkânı, özgürlük güçlerinin elindeki en büyük siyasi servet budur. Türkiye halklarının yarısından çoğu kararlı bir biçimde diktatörlüğe karşı olduğunu 16 Nisan ve 24 Haziran’daki oylamalarda ortaya koymuştur. 31 Mart 2019 yerel seçimleri faşizme doğru yürüyüşün önünün iktidarın kendi oyun kuralları içinde barışçı bir biçimde kesilmesinin görünür gelecekteki sonuncu imkanıdır.

24 Haziran seçimlerinin otaya çıkardığı en önemli gerçeklerden biri, devlet ve müesses nizam tarafından sistematik dışlanışına, her türlü kriminalizasyon ve tecrit çabasına karşın “demokratik cumhuriyet demokratik özerklik” paradigmasıyla siyasi yürüyüşünü sürdüren HDP’nin başta üç büyük kent olmak üzere Türkiye’nin batısında kazandığı büyük politik destektir. Bu desteğin korunması ve 31 Mart seçimlerinde seferber edilmesi, inşa halindeki başkanlık rejiminin topal ördek durumuna düşmesini sağlayabilir. Bu hem çok mümkün hem çok gereklidir. Burada Garo arkadaşımızla aramızdaki bir görüş farkı var gibi görünecek, ancak, eğer 15 Temmuz’dan bu yana yıldırım hızıyla gerçekleşen değişiklikler dikkate alınacak olursa bir önceki oturumun ikinci bölümünde kendisinin de kabul ettiği gibi, Erdoğan artık devlete yanaşmaya çalışan Erbakan değildir. Onu küçümsemeyelim.

Erdoğan 16 yıl içinde gerçekleştirdiği seri darbeler ve darbe içinde darbelerle İttihat ve Terakki partisi ve liderlerinin Osmanlı Devleti’nde edindiği konuma çok yakın bir güç sahibi olan, ittifakları yoluyla sadece kendi damgasını taşıyan bir rejim inşasını, eski devletten taşıdığı malzemeyle yürüten bir tiran olarak, herhangi bir başbakan gibi, “devlet başka sen başkasın” diyemeyeceğimiz bir kudret sahibidir. O nedenle halkın oyuna başvurduğunda Erdoğan’ı yenmek 7 Haziran’da onun parlamenter rejimin efendisi olduğunu tartışılır kıldığı gibi bu kez başkanlık rejiminin efendiliğininin meşruiyetini tartışma konusu yapacak ve bu gayri meşru rejimin zayıflamasına yardımcı olacaktır. O nedenle küçümsenemez, bu fırsatın hakkı şimdi verilmezse daha sonra hiç ele geçmeyebilir.

Mücadelemiz aynı zamanda “Demokratik özerklik çözümü”nün önünün açılması içindir. Öcalan’ın dediği gibi “Demokratik özerklik çözümü iki yolla uygulanabilir: “Birinci yol ulus-devletlerle uzlaşmayı esas alır. Somut ifadesini demokratik anayasal çözümde bulur. Halklar ve kültürlerin tarihsel-toplumsal mirasına saygı gösterir. Bu mirasların kendilerini ifade etme ve örgütlenme özgürlüklerini vazgeçilmez temel anayasal haklardan sayar. Demokratik özerklik bu hakların temel ilkesidir. Bu ilkenin başlıca koşulları egemen ulus-devletin her türlü inkâr ve imha politikasından vazgeçmesi, ezilen ulusun da kendi öz ulus-devletçiğini kurma fikrini terk etmesidir. Her iki ulus bu yönlü devletçi eğilimlerden vazgeçmedikçe demokratik özerklik projesinin hayata geçirilmesi zordur. AB ülkelerinin üç yüz yılı aşan ulus-devlet deneyimlerinin sonunda vardığı aşama ulus devletlerin bölgesel, ulusal ve azınlıksal sorunların çözümünde demokratik özerkliği en iyi çözüm modeli olarak kabul etmeleridir. Kürt sorununun çözümünde de ayrılıkçılığa ve şiddete dayanmayan, tutarlı ve anlamlı olan esas yol demokratik özerkliğin kabul edilmesinden geçmektedir. Bu yolun dışındaki tüm yollar ya sorunları ertelemeye ve böylece çıkmazı derinleştirmeye, ya da sert çatışmalara ve ayrışmaya götürür. Ulusal sorunların tarihi bu yönlü örneklerle doludur. Ulusal çatışmaların yurdu olan AB ülkelerinin son altmış yılı barış içinde zenginlik ve refahla geçirmeleri demokratik özerkliğin kabulü, onun bölgesel, ulusal ve azınlıksal sorunlarına esnek ve yaratıcı yaklaşım ve uygulamalar geliştirmeleriyle mümkün olmuştur. TC’de ise tersi geçerli olmuştur. Kürtleri inkâr ve imha politikasıyla tamamlanmak istenen ulus-devletçilik, cumhuriyeti çözülüşün, devasa problemlerin, sürekli krizlerin, her on yılda bir başvurulan askeri darbelerin ve Gladio ile yürütülen bir özel savaş rejiminin içine çekmiştir. Türk ulus-devleti ancak tüm bu yönlü iç ve dış politikalardan ve rejim uygulamalarından vazgeçtikçe, genelde tüm kültürlerin (Türk, Türkmen kültürü de dahil), özelde Kürt kültürel varlığının demokratik özerkliğini kabul ettikçe, normal, hukuki, laik ve demokratik bir cumhuriyet halinde kalıcı barış, zenginlik ve refaha erişebilir.”

AKP-MHP rejimi Suruç Katliamı’yla birlikte bu yolu kapattığını -aslında büyük vaadlere rağmen belki de hiç açmadığını- ilan etmiştir.

“Demokratik özerkliğin ikinci çözüm yolu”, diyor Öcalan, “Ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı olmayan, kendi projesini tek taraflı pratikleştirme yoludur. Geniş anlamda demokratik özerkliğin boyutlarını hayata geçirerek, Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını gerçekleştirir. Şüphesiz bu durumda bu tek taraflı demokratik ulus olma yolunu kabul etmeyecek olan egemen ulus-devletlerle çatışmalar yoğunlaşacaktır. Kürtler bu durumda ulus-devletlerin ister tek tek ister ortaklaşa (İran-Suriye-Türkiye) saldırıları karşısında ‘varlıklarını korumak ve özgür yaşamak için topyekûn seferberlik ve savaş pozisyonuna geçmek’ten başka çare bulamayacaktır. Savaş içinde olası bir uzlaşma veya bağımsızlık sağlanıncaya kadar, öz savunmaları temelinde demokratik ulus olmayı tüm boyutlarıyla ve öz güçleriyle geliştirmek ve gerçekleştirmekten geri durmayacaklardır.”

Şu an bütün parçalarda Kütlerin özgürlük mücadelesi bu yola mecbur edilmiş bulunuyor.

İşte bizim demokratik siyasetimizin bugünkü görevi birinci seçeneğin önünü açma mücadelesidir aynı zamanda. Bunun yolu, bu seçeneği yok ederek bir faşist bir diktatörlük inşasına girişen iktidarın bu projesinden vazgeçmesini beklemek ya da talep etmekten geçmez. Ama başka bir imkan var: Bu Türkiye’nin batısında demokratik cumhuriyet ve demokratik özerklik ilkesiyle yapısal bir dönüşüm hedefleyen güçlerle demokratik bir ittifak kurmaktan ve şiddetsiz ve ofansif bir siyasetle ileri atılmaktan, öte yandan Kürdistan’ın bütün demokratik ve toplumsal güçlerinin özgürlük hareketiyle anlamlı bir ortaklık kurmasına yardımcı olmaktan geçiyor. Bu siyaset, parlamenter mücadeleden fazlasını gerektirir, her şeyden önce HDP’nin demokratik kampın öncü gücü olma yükünü omuzlarına almasını, krizin mağdur ettiği bütün toplumsal güçlerin dayanışmasını örmek üzere sosyalizm ve demokrasi güçlerininin ortak bir mücadele zemini kurmasına yardımcı olmasını; rejime reaksiyon göstermekle yetinmeyip halkın kapitalizme, diktatörlüğe, faşizme, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına yönelik bütün itirazlarının ileriye taşıyıcısı rolünü benimsemesini; siyasi masa başa ittifaklarının değil, Kürtlerin, kadınların, Alevilerin, Türkiyeli emekçilerin ve gençlerin ortak dili ve sesi olmasını gerektiriyor.

Olan ve olacak olanı anlamanın formülü basittir, Türke faşizm dayatmadan Kürde sömürgecilik dayatılamaz, ya da Türk faşizmden özgürleşecekse, Kürdün sömürgecilikten kurtuluşuna eşlik etmelidir.

Bunu halka anlatmanın binbir yolunu arayıp bulmaksızın, hakikatleri bıkmadan usanmadan halklarımıza taşımaksızın faşizme karşı ortak bir cephe kurmak hayaldir. Ne iyi ki, dört yıldır halklarımız bu formülü HDP şahsında tamamen kavramış görünüyor.

Nihayet HDP’nin halklarımızın yanıltılmasına hiçbir zaman izin vermemesi, yanılsamalar yaratmamasını, toplumsal özgürlük mücadelemizin politik ve toplumsal paradigmasını kuran, hayatını Kürt halkının varlık ve kimliğini ispatı vücuda adamış olan Öcalan dışında bir muhatabın Kürt halkı nezdinde bir kurucu karşılığı olmadığı konusunda açık sözlü olmasını, Öcalan tecridi kırılmadıkça halklarımıza yönelik yasakların da aşılmış olmayacağını ifade etmekten geri durmamasını gerektiriyor.

Çok verilenden çok istenirmiş. Halklarımız demokratik siyaset için çok şey, hayatını verdi. Borcumuzu ödemenin zamanıdır.


Express Dergisi’nin Temmuz sayısında Yücel Göktürk’ün 24 Haziran sonrasına ilişkin sorularını yanıtlarken “büyük bir iktisadi yıkımın yaklaşmakta olduğuna dair pek çok işaret biriktiğine” dikkat çeken HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü “Sınıf mücadelesi ile demokratik haklar mücadelesi arasındaki bağın çok daha görünür olabileceği bir döneme doğru gidiyoruz” dedi ve ekledi: “HDP bugün çok daha dezavantajlı bir konumda, fakat çok daha görünür bir biçimde demokratik mücadele alanının en önünde mümtaz bir yer edindi. Ama bunun da HDP’nin önüne çok büyük mesuliyetler ve riskler getirdiği apaçık. Şimdi Lenin’in sıkça başvurduğu bir özdeyişi hatırlamanın tam zamanı: ‘Çok verilenden çok istenir!’” Söyleşinin tamamını aşağıda sunuyoruz. 


18 Haziran’da aramızdan ayrılan İskender Savaşır’ı anarak başlayalım. Vefatından sonra attığın bir tweet’te “İskender’in yayına hazırladığı Defter’in Hapisane sayısını ve onunla orada itişe-kakışa, ama karşılıklı öğrenerek yaptığımız söyleşiyi hatırladım. Toprağı bol olsun” diyorsun. Defter’deki (Nisan-Mayıs 1989) o söyleşide, Thomas Mann’ı alıntıladığın bölümde şöyle diyorsun:

“Thomas Mann’ın Almanya’ya dönmeyi reddettiğinde yayınladığı manifestosumsu bir şey var. Alman aydınlarına dönüp ‘Aşağılık herifler, siz bu kadar kolay teslim oldunuz, dün teslim olmanın edebiyatını yapıyordunuz, Führerinizi yüceltiyordunuz, şimdi de hepiniz demokrasi edebiyatı yapıyorsunuz, onu yüceltiyorsunuz. Lanet olsun! Sizin gibi adamların yanına dönmüyorum’ diye avaz avaz bağırıyor. Ben sadece aydınlarla sınırlı tutmuyorum bunu, daha geniş, daha yaygın bir alanda bunun olduğunu düşünüyorum. Ben bu tepkiyi daha önce tam olarak hissetmemiştim. Ama bunun ne demek olduğunu, 12 Eylül’de anladım. Thomas Mann’ın ne demiş olduğunu çok iyi anladığımı söyleyebilirim…”

Yaklaşık otuz sene sonra o metni okurken insan ister istemez bugünün Türkiye’sini düşünüyor. Thomas Mann’ın durumunda değiliz elbette, ayrıca geçmiş tartışmaları kaşımak gibi bir niyetimiz yok, ama buraya nasıl geldiğimiz üzerine de kafa yormak gerekiyor. Nasıl oldu da, AKP entelektüellerin desteğini alabildi ve meşruiyetini, ardından da hegemonyasını o kesim üzerinden kurabildi?

Ertuğrul Kürkçü: Türkiye’nin entelektüel dünyasının tamamına teşmil edemeyebiliriz tabii. Erdoğan, AKP ve öncesinde siyasi İslâm’ın kendine ortak arayışları döneminde, bu yönelişle kategorik olarak cepheden karşı karşıya gelmek yerine, bir tarihsel ittifak arayışı içinde olanların tamamının yenilgisi sayabiliriz 24 Haziran’ı. Erdoğan hiçbir zaman ittifak yaklaşımına ya da bu ittifakın nesnesi olabilecek hedeflere taktik değerden fazlasını biçmemişti ve bunu her zaman açık açık söyledi. Erdoğan bir mücadelenin başında yürüdüğü ve kendisine daima sosyal, politik ve entelektüel bir onay aramak zorunda olduğu için kimi zaman –ya da her zaman– birbiriyle çelişen laflar etmiş olabilir. Ama hem mantık hem tarih açısından demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, haklar rejiminin ve ezilen sınıfların çıkarlarının reddi ve inkârı olduğunu görmeksizin ya da bunu gördüğü halde geçici, anlık iyileşmeler adına bu yolu açmış olanların hepsinin hem ağır bir yenilgisi, utancı, mağlubiyeti olduğunu, hem de öte yandan, verilmesi gereken çok kabarık bir hesap listesi kaldığını söyleyebiliriz. Şimdi bunlarla Thomas Mann usûlü mü hesaplaşalım? Öyle bir lüksümüz yok. Mann’ın lüks peşinde olduğunu kastetmiyorum. Ama Thomas Mann Amerikan işgali ve Sovyet karşı saldırısıyla Nazizmden kurtulmuş olan Almanya üzerinden konuşuyor. Biz ise diktatörlüğün işgali altına girmiş Türkiye’den söz ediyoruz. Dolayısıyla, sürgünde ya da burada her şey Türkiye’nin bu tahakkümden kurtuluşu için; arkamızı dönemeyiz. Durumumuzu Thomas Mann’la kıyaslayamayız ama, bu öfkeyi ve reddiyeyi çok iyi anlayabiliriz. Aynı zihnin, aynı entelektin hem bir yandan tüm bu gelişmeye meşruiyet sağlamış olması, sonra da ortaya çıkan artık saklanamaz zillet hali karşısında “Ben zaten demiştim” utanmazlığıyla avunması ve yetmezmiş gibi Türkiye’nin bu işgalden kurtarılması sonrasında zafere ortak olma hesaplarına girmesi karşısında aynı öfkeyi, aynı reddiye arzusunu içimizde duyabiliriz. O nedenle, şimdi yaşadıklarımız ve tanık olduklarımız bütün farklılıklara rağmen Thomas Mann’ı belki daha iyi anlamamızı ve o öfkeye yol açan önceki süreci daha iyi kavramamızı sağlayabilir. Ve doğrusu, bugün dahi bu tehlike vardır, çünkü geçmişte sol entelijansiyaya siyasi İslâm’la ittifak çağrılarını ulaştıran kadrolar şimdi “Kürt meselesinde yeni çözüm, yeni rejimin getirdiği yeni özgürlük alanları” gibi iddialarla bu kafa karışıklığının ikinci versiyonunu piyasaya sürme peşindeler. O yüzden, bundan önceki sürece dönüp bakmak ve orada takınılmış olması gereken tutumu bir kere daha ortaya çıkarmak, teyid etmek ve bugüne aktarmak önemli. Sağdan soldan atılan kancaları, yemleri görüyorum. Bu rejimin hayatiyetini sürdürebilmesi bakımından bugün içine kapanmış olduğu siyasi coğrafya yetersiz. En azından bir süre daha, uluslararası toplumla ve içeride muhalefetin çeşitli kesimleriyle nefes alıp vermesi lâzım. O nedenle bu ataklar devam edecektir. Şimdi mücadelenin bizim altta, onların üstte sürdürecekleri ikinci raundu bakımından birinci raundda ne yapmamalıydık meselesini hatırlamak ve sergilemek yerinde olur.

Evet, “entelektüel dünyanın geneline teşmil etmeyelim” ama, devleti sınıflardan, eski deyişle, münezzeh görmek gibi bir ortak payda yok muydu? Bu ceberrut devlet, bu “muhafazakâr, ama demokrat” iktidar partisi eliyle demokratikleştirilebilir ve önümüz açılır…

Felsefi, teorik yaklaşımdan ziyade bir pratik kıstasla 2010 referandumuna yeniden bakabileceğimizi düşünüyorum. Orada üç cephe oluşmuştu: Evet, Hayır ve Boykot. Evet cephesinde, Emek ve Demokrasi Partisi ile “Yetmez ama Evet”in savunucusu olan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi ve onların çevresinde –çok geniş olmasa da etkili olan, bundan ötürü de solun geri kalanıyla sert bir çatışma içine düşen– soldan gelen bir damar da vardı. Onlara sorsan, sınıf ve devlet bağını senin benim gibi kurarlar, Marx’tan şüphe etmezler. Hayır cephesinde ise sınıf ve devlet bağını senin benim gibi kuranlar da, kurmayanlar da vardı. Boykot cephesinde de aynı şekilde. O nedenle, mesele bence felsefi bir yaklaşım farkından ziyade, AKP’nin statüko karşısındaki ataklarında bir demokrasi imkânı görenler ile AKP’nin genel siyasal hattında bir demokrasi riski görenler arasındaki ayrışmadaydı. Evet cephesindeki “sol-liberal” kanat bugün neredeyse tamamen dağılmış görünüyor. Ama, onları Evet’e ya da “Yetmez Ama Evet”e götüren akıl yürütme çizgisi kararlı bir özeleştiriden geçmedi. Hayır cephesinde de, dediğin gibi tam da “devleti sınıflardan münezzeh” gördüğü için devleti kurtarma maksadıyla Hayır diyenlerle, tersine, devletin ezen ve ezilen sınıflarla bağını kurduğu ve burjuva devlette işçi sınıfının sağlamış olduğu kimi görece özerk alanların muhafazası gerekçesiyle yer alanlar bir aradaydı. Bu gibi ittifaklar hâlâ zaman zaman, yer yer, felsefi farklılıklara rağmen oluşuyor. 2010 referandumu, 16 Nisan referandumu ve bu mânâda bir referandum niteliğinde olan 24 Haziran seçimi de böyleydi… O yüzden, felsefi fark her zaman en önemli fark olmayabilir. Bunu daha çok aktüel mücadele hedeflerine bakış açısından değerlendirebiliriz. Yaşanan sürecin ispat ettiği en önemli şeylerden biri de, felsefi bakımdan ne kadar muhkem durursa dursun, siyasi pratikte mazlumla zalim arasında doğru dürüst ayrım yapamayan ve mazlumun tarafında sıkıca duramayanların daima yaprak gibi savrulduklarıdır. Farkın daha çok burada kurulması gerektiğini ve meselenin ezenle ezilen arasındaki bu büyük ayrımda nerede duracağını bilmekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu tabii felsefi olduğu kadar aidiyetlerle ilgili bir mesele. Toplumun en çok ezilen kesimleriyle, kategorileriyle yan yana değilsen, öyle bir siyasi pratik gütmüyorsan, sadece lafa bakıyorsan ve aslında hâlâ hâkim sınıf cephesinin yanında durabiliyorsan, demek ki lafın ne olursa olsun, hâkim sınıfın ataklarından istifade ediyorsun, ya da ondan asli bir zarar görmüyorsun demektir. Asıl can acıtıcı olan bu. Sonuç olarak, o cenahta yer alıp herhangi bir zarar görmeksizin bugüne kadar gelmenin ve kendine “demokrat” sıfatı da yakıştırmanın çelişkisi belki de Erdoğan’ın cumhurbaşkanı başyardımcıları arasındaki “eski solculara” –aralarında “ben hâlâ solcuyum” diyen de oluyor– bakarak da okunabilir, değil mi? Bize başkanlık rejiminin faziletlerini anlatmanın bir eski TKP’liye [Mehmet Uçum], Saray’ın iktisadi politikalarının aslında emperyalizmden bağımsızlığa götürdüğünü söylemenin de bir eski ÖDP’liye [Cemil Ertem] düşmüş olması… Ve bu yaşantılar arasında uzun zamanlar değil, sadece beş-on yıl olduğunu görmek… Belki de mesela 2010 referandumunda ikisi de Hayır oyu kullanmış olabilir. Kim bilir? Ya da Ayşenur Bahçekapılı: AKP’den milletvekili olduğunun hemen öncesinde, İstanbul Baro’sunda Demokrat Avukatlar’ın başkan adayıydı. Referandumda Evet için gösterdiği gayretlerle temayüz etti. Sonra, AKP’nin Meclis başkan vekili oldu. HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, TBMM’den hapishaneye gönderilmelerine eşlik etti. Böyle bir geçişlilik oldu! Kimi sol çevrelerin bu süreçteki en önemli fenalıklarından biri, bütün bu geçişliliklerin meşru, kabul edilebilir, insanın yüzünü kızartmayacak, ahlâken ve entelektüel olarak bir açmaz sayılmayacak davranışlar olduğuna dair entelektüel garantiler sunmalarıydı. Şimdiyse bunlar hiç olmamış gibi düşünmemiz bekleniyor.

Bir yandan da öyle nefret yüklü, öyle fena bir “Yetmez Ama Evet” karşıtı dil var ki, haklı argümanları haksız kılacak bir durum doğuyor. Bir de böyle bir kıskaç var… 

Çok haklısın. Bu da aynı meselenin öteki yüzü. Özellikle 2010 referandumu sırasında demin sözünü ettiğimiz yarılmalar birkaç gruba özgü değildi. Hemen hemen bütün gruplar üç tavır –Evet, Hayır, Boykot– arasında yarıldı. Kimilerinde bir eğilim baskın çıktığı için topluca o tutumla birlikte kodlandılar, ama daha derinden baktığımızda gerçeğin böyle olmadığını görebiliriz. Örneğin, o günlerde bizim Sosyalist Gelecek Parti Hareketi’nde (SGPH) egemen olan Boykot tavrı, küçük bir farkla üstün geldi. Özgür bir tartışmanın ardından aşağı yukarı denk bir güçle Hayır ve hiç yoktu diyemeyeceğimiz kadar Evet tercihi de ortaya çıkmıştı. Ne var ki, biz ta en baştan bu tartışmayı bir “taktik tartışması” olarak çerçevelemeyi başardık. Bu tartışma sürerken tarafların hiçbiri AKP’nin bir hâkim sınıf partisi olduğundan kuşku duymuyordu. Öte yandan, hareketin stratejik hattını “üçüncü kutup” inşasına dayandırmış olduğumuz için ne Evet ne Hayır ne  Boykot tercihinde ısrar edenlerin diğerlerinin hâkim sınıf bloklarına iltica ettikleri iddiasında bulunma kapıları kapatılmıştı. Böylece referandumdan tercihlerimiz nedeniyle ağır travmalar yaşamadan çıktık ve soldaki yarılmalar karşısında da ölçülü bir tutum takınmayı başardık. Ancak, bu galiz dile başvuranları böyle davranmaya sevkeden, pratikte iktidarla ortaklık kurulduğu günlerde karşılıklı tesis edilen söz ve taahhütlerle de yakından ilgili bence. O, öyle bir âlem, öyle bir zamandı ki, sadece “soldakiler” siyasi İslâm cephesini göklere çıkarmıyordu. Ötekiler de onların önünü açıyor, onları soldaki rakipleri karşısında avantajlı kılıyorlardı. 2010 referandum gecesi Erdoğan’ın “teşekkürler” listesinin ne kadar uzadığını hatırlayalım. İstanbul belediyesinin ve diğer belediyelerin sundukları imkânları, kimlerin medyada, üniversitelerde hak etmedikleri mevkilere nasıl taşındıklarını, söz sahibi kılındıklarını, övüldüklerini, parlatıldıklarını… Ayrıca, Cemaat-AKP ilişkileri içinde Cemaat kanadı üzerinden aldıkları yolları… Ve belki de iç ihtilaflara dahil olup Cemaat-hükümet çatışmasında saf değiştirmelerden doğan hayal kırıklıklarının ve intikam duygularının, bunların hepsinin bu dilde bir karşılığı olabilir. Hikâye göründüğünden daha da karmaşık. Bununla birlikte elimizde sağlam bir ölçü var: Bugün faşizme, sömürgeciliğe, ırkçılığa, kapitalizme karşı mücadelede aynı hat üzerinde yürüyorsak yürüyoruzdur. Artık hiçbir maddi zemini kalmamış olan bir taktik tutum farkından doğan ihtilafların ortak mücadelenin önünü tıkamasına izin vermek akılla bağdaşmaz. Bir zamanlar AKP’nin yürüyüşünün hiçbir zaman içermediği bir demokrasi ihtimalini sevmiş olma bönlüğü başka, kadere yürüyüşünü AKP’ye bağlamış olmak başka. İkinciler, şimdi hâkim tepelerden üzerinize şiddet yağdırıyor…

24 Haziran gecesine gelelim. Geçen sayıdaki söyleşideTürkiye’nin o gece uyumaması gerekir mutlaka” demiştin… “Yapacağımız şey 16 Nisan’da yapılmayanı yapmak…” Çok erken biten bir gece oldu.

(gülüyor) Evet, çok doğru.

Niye böyle oldu?

24 Haziran sonuçlarının hem o akşam itibariyle hem bugün artık her şey daha net ortaya çıkmışken meşru olmadığını söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim. Ortada meşru yollarla kazanılmış bir seçim sonucu yoktur. Sonuç iki bakımdan gayrımeşrudur. Birincisi, 16 Nisan’da ne hileyse, bu seçimde kanundu. İkincisi, hilenin zorla sürdürülmesi açısından da seçimler son derece büyük bir saldırı altında geçti. Sadece Suruç örneği yeterli. Suruç’ta gördüğümüz tablo bile çok net ve açık olarak bu seçimde Erdoğan cephesine seçimi kazandırmak için gereken oy ne kadarsa o kadar oyun sandıklara şu ya da bu şekilde sokulması yönünde alınmış bir devlet kararı olduğunu gösteriyor. Bu karar sonucunda, bu sefer de gerçekte ihtiyaç duyulandan daha fazlasının sandıklara doldurulduğu, haddinden fazla şişirilmiş bir sonuçla karşı karşıyayız. 16 Nisan’la ilgili olarak son günlerde sosyal medyada sık paylaşılan bir uluslararası araştırma bu bakımdan şüphesi olanların şüphelerini gidermiş olmalıdır. O araştırmada da gösterildiği gibi, Şanlıurfa pilot kenttir ve sanıldığı gibi diğer Kürdistan kentleri değil, HDP’nin ve CHP’nin sandık kurullarında hemen hemen hiç görünmeyeceği Orta ve Doğu Anadolu’da şiddet ve hilenin bir arada sürdürüldüğü kimi il ve ilçelerdeki 10 bin civarındaki sandıkta sonuç tayin edilmiştir.

Andığın araştırma (Election forensic analysis of the Turkish Constitutional Referandum 2017) hile meselesini iki başlıkta inceliyor. Biri “ballot stuffing”, sandık şişirme, mükerrer oylar. Diğeri “voter rigging”, seçmenin sandığa gitmesinin engellenmesi. O araştırma, 16 Nisan’da sandıkların yüzde 6’sında hile yapıldığını ve bu oranın Hayır’ı Evet’e çevirdiğini ortaya koyuyor. Yüzde 6 çok ciddi bir oran.

Çok ciddi. Bu onların bütün ihtiyacını görür.

25 Haziran’a geçelim… İnce basın toplantısında kendisiyle Erdoğan arasında 10 milyon oy fark olduğunu söyledi. Bu çok büyük bir çarpıtma…

Bahsettiğimiz araştırmaya konu olan bütün düzensizliklerin bu seçimde tekrar etmiş olduğu ortada olduğuna göre, “ıslak imzalı tutanaklar” ne diyorsa desin, CHP ve bütün diğer muhalefet partileri seçim sonuçlarının meşruiyetini tartışmaya devam etmeliydi. Bu sonucun bu şekilde içe sindirilmiş olmasını “on milyon fark”la izah etmek mümkün değil. Tartışılacak olan İnce ile Erdoğan arasındaki oy farkı değildi ki. Seçimlerin ikinci tura kalması için İnce’nin Erdoğan’a yakın bir oy alması gerekmiyordu. Seçimlerin ikinci tura kalması ve İnce’nin, bütün muhalefetin seçeneği haline gelebilmesi için muhalefet adaylarının oylarının toplamının Erdoğan’ınkini geçmesi gerekiyordu.

1 milyon 295 bin küsur oyun kayması sonucun değişmesi için yeterliydi… 

Fark akşam saat yedi buçukta da bu kadardı, sabaha karşı da bu kadardı. Muhalefet kaynaklarına göre baştan beri iki blok arasındaki farkta Erdoğan hiçbir zaman yüksek derecede galip gözükmedi. O yüzden, bunu sonuna kadar takip etmemeyi bu şekilde açıklamak aptal olmayı ya da bizi aptal yerine koymayı gerektirir. Eğer ikisi de değilse, başka bir aklın devreye girmiş olmasını gerektirir. Diğer taraftan, sandıkların kapatılmasının ardından sonuçların benimsenmemesi halinde, Suruç örneğinin bütün Türkiye’de tekrar edileceğini ima eden bir gösteri başlamıştı. Özellikle İstanbul’da, Ankara’da, başka kentlerde AKP tarafından silahlandırılmış topluluklar sahneye çıktılar. Bunlar seçim sonuçlarını kutluyor değillerdi, sonuçlar henüz belli olmamışken seçim sonuçlarının tartışılmasını, devlet şiddetinin yanısıra, bastırmak üzere ortaya çıkmış güçlerdi. CHP’nin istihbaratının bunları hepimizden önce işitmiş olduğundan şüphe duymuyorum. Şu halde suskunluğun kaynağı bu tartışmanın sürdürülmesi halinde çıkması muhtemel çatışmanın sonuçlarından CHP’nin ve İnce’nin ürkmüş olmasıdır. “Ürkmeselerdi, bunu göze alsalardı” denemez, çünkü muhalefetin hiçbir düzeyde böyle bir hazırlığı yoktu, ne HDP’nin ne CHP’nin vardı. Ama gidişatın böyle olduğu belliydi. Böyle olduğu biline biline bu seçimlere gidildi. Meşru olmayan bütün vasıtaların kullanılmasına rağmen bu seçimlere gidilmesinin biricik nedeni bu seçimi bir mücadele zeminine dönüştürmek ve bu mücadele zemininin üzerinden bir sosyal kuvvet elde etmekti. Dolayısıyla, şimdi tartışma şudur: Acaba bu sonuçların üzerine bir bardak soğuk su içmek mi bu sosyal kuvveti yaratır, bu sonuçlara meydan okumak mı? Meydan okumanın binbir biçimi vardı ve hâlâ var. Hem sonuçları tartışmaya devam etmek hem de çatışmadan kaçınmak mümkündü. “YSK’nın önünü bana bırakın” diye illa kendinizi bağlamanız gerekmezdi. YSK’nın önüne gidemeyebileceğinizi düşünmeniz lâzımdı. Fakat, kendinizi böyle bağladınız diye bunda ısrar etmek zorunda da değildiniz. Ânında başka öneriler ileri sürebilirdiniz, sürebilirdik, sürülebilirdi. Fakat, şimdi YSK’ye itiraz için artık çok geç. Demir tavında dövülür. Şimdi siyasi itirazın zamanı…

Adam kazandı diye bir gazeteciye mesaj atıyor. Kamuoyunun önüne çıkmıyor…

İnce’nin “Adam kazandı” dediği saatte adamın kazandığı henüz belli değildi. Saat 9’da, geri kalan bütün sandıklar da açılsa, adamın yüzde 50+1’i geçeceği veri değildi. O yüzden böyle havlu atmak kabul edilemez. Önemli olan burada doğrudan doğruya İnce’ye bir tehdit olup olmaması değil. İnce’ye hiçbir tehdit yapılmadığından adım gibi eminim. İnce’yi İnce’nin içindeki devlet tehdit etti, CHP’nin içindeki devlet aklı, sürdürüldüğü takdirde bu meselenin nereye kadar gidebileceği konusunda onları uyardı…

İnce’nin mesajından bir-iki saat önce, CHP sözcüsü Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı diyor…

Bülent Tezcan bunu niye dedi? Herhangi bir şey bildiğinden değil, palavracı bir siyasetçi olarak gaz üfürmenin, gerçek olmayan şeyler söylemenin milleti sandık başında tutacağına dair bönlüğünden kaynaklanıyordu o açıklama. Yani mesnetsiz, desteksiz yalanlarla kitleye moral verme usûlleri. Aynı usûller mitinglerde de takip edildi. Allah için geriye dön bak, aritmetik var, geometri var, sosyoloji var, demografi var, mümkün mü CHP’nin İstanbul’da o alanda beş milyon kişilik bir miting yapmış olması? Taş çatlasın 500 bin kişi dolduruyor o alanı. Erdoğan daha önce oraya “iki milyon topluyorum” derken yalan söylüyordu. Bunun iki katı yalan söylemeyi bir seçim taktiği kabul etmekte ne akıl olabilir ki? Bunca şişirmenin sonucu, şimdi bunca büyük hayal kırıklığı ve depresyon. Aslında dikkatlice izlenseydi, gidişatın kıl payı kaybetmeye doğru olduğu görülürdü, kıl payı kaybetmeyi engellemek için alınacak önlemler konusunda HDP’yle, İyi Parti’yle daha yakın bir mesai götürülebilir, acil ve ekstra önlemler gündemde olabilirdi. Seçim öncesi tablo, seçimden sonraki davranışı, Tezcan’ın yalanlarını da açıklıyor. Yalan üzerinde yürüyen bir propagandanın doğuracağı sonuçlar bunlar. Mutlak olan bir tek şey var. AKP cephesinden muhalefet cephesine kayda değer yeni oy akışı gerçekleşmedi. Seçim öncesi tablodan da bu gözüküyordu. İki taraf arasındaki güç ilişkisi sabit kaldığı takdirde, kahir bir ekseriyet kazanılamayacağı, ağır bir yenilgiye uğratılamayacağı, maçın ortada olacağı görülmüş olmalıydı. Yeni önlemler karşı cephede kararsızlık yaratacak söylem ve gösteriler olabilirdi. Ben, doğrusu, bu mitinglerin ve bu mitinglerin havasının karşı cephede bir çözülme değil, daha çok bir tahkimata yol açtığını, kitlesel bir hesaplaşma ihtimalinin gündemde olduğunu düşündürdüğünü ve bu nedenle de İnce mitinglerinde açığa çıktığından kuşku duymayacağımız bu enerjinin aslında siyasi bir sonuç yaratmadığını söyleyebilirim. Uzun lafın kısası, Tezcan “kesinlikle ikinci tura kaldı” derken, mitingde beş milyon kişi olduğu ne kadar doğruysa, o sözü de o kadar doğruydu. Sadece gaz vererek kitlelerin moralini ayakta tutma çabası vardı. Daha sonraki hızlı ricatın nedeni de yarattıkları havadan kendilerinin kapıldığı korkuydu. Düşünün, siz yöneticisiniz, dediniz ki “biz kesinlikle ikinci tura bıraktık seçimleri”. İki saat sonra da, “biz yenilgiye uğradık” diyeceksiniz. Bunu söyleyemiyorsunuz. Kaçıyorsunuz. Herkesi ortada bırakıyorsunuz.

Üstelik “yenilgi” ilan edildiğinde henüz bunu söylemeye yetecek veri yoktu. Böyle olduğu halde, niye yenilmiş olmayı kabul ettiler?

Bunun izahını doyurucu bir biçimde henüz yapamadılar. İnce, seçimlerin üzerinden iki hafta geçtikten sonra hâlâ bunun nedenini elle tutulur bir biçimde açıklamadı. O gece yarısı mesela, oyların yüzde 80’i sayıldıktan sonra, “Biz bu sonuçların adil olduğuna inanmıyoruz, fakat YSK’ye giden ıslak imzalı tutanaklarla bizimkiler arasında bariz bir fark olmadığından YSK’ye yapılacak itiraz yoluyla bir sonuç alma olasılığını görmüyoruz, o yüzden YSK önünde toplanmıyoruz. Fakat, seçimlere şiddet ve hile karışmış olduğunu gösteren çok fazla kanıta ve bilgiye sahibiz. Bunun hesabını siyaseten soracağız” yolunda bir açıklama en dürüst olanı olurdu. Fakat, dediğim gibi muhtemel şiddet dalgasından öylesine ürkmüşlerdi ki, herhangi bir sözün, sadece bu sonucu kabullenmeyişin dahi ajitasyona yol açacağına dair son derece kesin bir kanaat edindiler. Ondan ötürü de bu duruma düşmeye razı oldular. Bu tabii sadece o gece itibarıyla değil, bugüne uzanan sonuçlarıyla da beraber bu tür politikacılara ve bu sürece bir kere daha nasıl güven uyandırılacağı konusunda büyük bir soru işareti yaratıyor. Ayrıca, buradan doğan sonuçların İnce tarafından parti içi tartışmanın yakıtı olarak kullanılmaya başlanması sorunu var. İnce’nin yüzde 30’u aşan oyunun en az yüzde 3’ü ikinci turda Meral Akşener’le başbaşa kalmamak için HDP seçmeninin verdiği oydu. Bu oyların İnce’nin partinin başkanı olup olmayacağıyla, CHP’nin başkanlık tartışmasıyla ne alâkası var? Bu oylar, Erdoğan’ı alaşağı etme taktiğinin bir gereğiydi. İnce şimdi diyor ki, “ben CHP’nin oyunu yüzde 30’a çıkarmışım”. Bir toplumsal dava ile bir parti davasını birbirinden ayırt etme kapasitesi olmayan bir taşra politikacısıyla karşı karşıya olduğumuzu görmüş olduk. Bir kere daha aynı şeyler tekerrür edecek olsa İnce’nin cumhurbaşkanlığı adaylığına, örneğin HDP seçmeninin böyle hayırhah bir yaklaşım gösterebileceğini kim garanti edebilir? Dolayısıyla, olası ittifakların da hem terimlerini hem sürecini önemli bir biçimde sarsıntıya uğratan bir netice de doğmuş oldu. Hem rakibini yenmek için elinden geleni yapmamak, yenilgiyi rakibinden daha büyük bir iddiayla üstlenmek, hem de bu yenilgiyi parti içi tartışmaya bir zafer olarak döndürmek, sonuçta büyük bir toplumsal davanın emanet edilemeyeceği bir siyasetçi profili ortaya çıkardı ki, bu önümüzdeki yerel seçim süreci için de büyük bir sıkıntıya yol açtı. Fakat, daha mühimi şudur: 24 Haziran’da herhangi bir seçim yapmadık. Erdoğan bu seçimi bir rejim dayatması olarak karşımıza getirdi. Biz de bu rejim dayatmasına bir meydan okuma olarak seçimi kabul ettik. Muhalefetin bütün dinamiklerinin söylemi buydu. Dolayısıyla, seçimlerin kaybedilmesiyle yeni bir siyasi durumun oluştuğu da ortadadır. Artık partiler arası ilişki, siyasi ittifaklar vs. seçimlere özgülenemeyecek kadar büyük bir politik bağlam farkı içinde gerçekleşecek. Bütün bunlarla birlikte, bu tablonun asla ve asla kapkara olmadığını, 16 Nisan’dan, hatta 1 Kasım seçimlerinden bu yana, aşağı yukarı toplumsal ve politik güç tablosunun aynı kalmaya devam ettiğini söylemek isterim: 50-50’dir. Erdoğan cephesi üstün değildir. İki puan şiddet, hile, zulüm ve rüşvet farkıdır, devlet farkıdır. İki tarafın toplumsal onayı aşağı yukarı aynıdır ve denge hali devam ediyor. Bu dengenin tepesinde, dengeyi kimi zaman o tarafa, bu tarafa yıkabilecek olan bir hacıyatmaz var: Erdoğan. Bu hacıyatmazın üzerinden kaldırıldığı noktada dengenin ne tarafa yıkılacağı ya da kazananın kim olacağı büyük bir siyasi tartışma ve mücadele meselesi. Bizim cephede en önemli olumluluk teslim olunmaması. Türkiye halkları Erdoğan’a ve MHP’ye teslim olmadı. Kaybetmenin en önemli momenti teslim olduğun an. İstersen kaybet, yenil, istersen öl, teslim olmuyorsan, karşı taraf zafer kazanamıyor. Zaferi onlara henüz yaşatmış değildir Türkiye halkları. Kürt halkı, büyük şehirlerin işçi sınıfları, kent yoksulları, gençler ve kadınlar, Aleviler, sosyalistler ve demokratlardan oluşan çok dayanıklı, inatçı, morali kimi zaman bozulsa da nesnel ve politik konumu aynı kalmaya devam eden bir kesim var. Biz siyasi geleceğimizin ağırlık merkezini bu toplulukların kapasitesi üzerine kuracağız. O yüzden umutlu olmak için her türlü nedenimiz var. Fakat önümüzdeki görev ağırlaştı. HDP Meclis’e girdiği takdirde AKP-MHP blokunun azınlığa düşeceğini, cumhurbaşkanlığı Erdoğan tarafından kazanılsa bile iki kanatlı bir rejim doğacağını varsayıyorduk. Bu varsayım doğrulanmadı. MHP faktörü ortaya çıktı şu ya da bu yolla. Hâlâ bizim cephede bir mücadele kapasitesi, inat, tutunma, ısrar var. Ama bu cephenin bütün imkânlarını bir araya getirdiğimizde dahi, sadece parlamenter sonuçlarla karşı tarafın kozlarını elinden alamayacağımız apaçık ortadadır. Şimdi artık bir rejim mücadelesi var. Seçim mücadelesi yok. Bu seçim mücadelesini bir rejim sonucuna tahvil edebileceğimize dair iyimserlik yarattık. Bu bakımdan bütün senaryoları çalışmış olmak yerinde olurdu. Başkanlık Erdoğan’a gitse de parlamentonun muhalefette kalacağı, böylece rejimin iki kanadının birbirinden ayrılabileceği senaryosu mutlaklaştırıldı. Her iki kanadın da diktatörlüğe gideceği senaryosunun çalışılmamış olması bir problemdir. Sonuçta, gene de kapkara bir tablo yok, bu tablonun muhalefet, sosyalizm, haklar, özgürlükler, eşitlik, adalet cephesi hâlâ dipdiri. Bir kafa karışıklığı olabilir, bunun giderilmesi mümkündür. Ama dayandığımız zeminlerin sahici zeminler olduğunu, topla tüfekle dövülmesine rağmen kalesinde gedikler açılamamış bir cephemiz olduğunu bilmemiz ve kendimize güvenmemiz gerekiyor. Ben şahsen nereye baksam şunu hissediyorum: Her evde, her iş yerinde, her ailenin içinde mutlaka bizden birisi var artık. Böyle bir dengenin içindeyiz.

“MHP faktörü ortaya çıktı şu ya da bu yolla” dedin, bunu açalım mı?

Sonuçlara baktığımda, Urfa hariç, bütün alanların MHP’nin ‘80 öncesinde ve daha sonra kendisi için hâkimiyet alanı, yaşam alanı seçmiş olduğu bölge olduğunu görüyorum. ‘80 öncesinde MHP’nin iç savaş taktiklerinin besleyicisi bu bölgeydi. Bu bölgenin batısını –Kayseri, Konya vs.– şimdilik AKP’ye, kıyıları İyi Parti’ye kaptırmış gibi görünüyor. Fakat, Gümüşhane, Düzce, Bayburt, Elazığ, Iğdır eskiden de MHP’nin yaşam alanı olan bölgelerdi. Seçimlerde buralarda bürokrasiyi ve kamu otoritelerini MHP kontrol altına almış ve meselenin ballot sttuffing –oy şişirme– bölümünü doğrudan MHP halletmiş gibi gözüküyor. MHP’nin yüzde 11’inin yarısına yakınının şişirme olduğunu söyleyebiliriz. AKP’ye ödünç gitmiş kimi MHP oylarının da tehlike ânında –çünkü Bahçeli çok fazla beka vurgusu yaptı– tekrar MHP’ye döndüğü söylenebilir. “MHP parlamentoda olmazsa yanmışız” fikrinin AKP cephesinde alıcısı olduğunu da buradan anlayabiliriz. Fakat, MHP’nin İyi Parti ayrılığından sonra düştüğü çukurdan çıkarılabileceği hesaba katılmış değildi. Ben bunu hesaba katmamıştım. Böyle düşünmeyenler bu mânâda yanıldık. Fakat bu, AKP-MHP toplamı bakımından bir şey değiştirmiyor.

MHP “şişirme oyları” bir yandan da şunu gösteriyor: Aslında, tablo yüzde 50-50 de değil. Ve Cumhur İttifakı hem azınlıkta, hem gayrımeşru…

Kendi tarafımızı da tam olarak bilemediğimiz için, bana en iyisi “o taraf galip değil” demek geliyor. Fakat, 16 Nisan referandumunda 51’in Hayır’da olduğundan neredeyse emindim. Bu sefer de belki böyle söyleyebiliriz ama, en azından “Erdoğan 50+1 almadı” diyebiliriz. Bunu biliyoruz. Referandumun hileli olduğunu söyledi CHP. [Kılıçdaroğlu: “Referandumda yüzde 51.2 Hayır oyu çıktı.” 14 Şubat 2018] Fakat, bunun için gerekenleri yapmadı. Referandumdaki bütün hileler kanun haline geldikten sonra bir seçime gittinizse o zaman peşin olarak her şeyden şüphe etmeniz gerekirdi. Bu asla kabul edilemez. Mücadelenin bir mantığı var. Mücadelenin mantığını İnce nasıl gözden kaybedebilir? Mücadele mantığı Erdoğan mı, yoksa İnce mi yüzde 50+1 alacak değildi ki? Mücadelenin mantığı Erdoğan yüzde 50’nin altına düşecek, öbür cenah da böylelikle ikinci tura gidecekti. İnce “adam kazandı” dediği saatte hiçbir şekilde bunu görmüş olamazdı.

Meclis’e gelelim. Geçen sayıdaki söyleşide şöyle diyorsun: “Bu seçimde esas önemli olan parlamento seçimi, cumhurbaşkanlığı kaybedilse bile elde bir mücadele üssü oluşacak, ne kadar dişleri sökülmüş olsa da…” Sonuç malûm. Artık bildiğimiz anlamda bir Meclis yok. Nitekim, sen de, 7 Temmuz’da, Twitter’da şöyle diyorsun: “Bu Meclis o Meclis değildir artık, hatta Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı dahi değildir. Köklerinden ve geleneğinden kopmuş, yetki ve gücünü hiçbir Cumhuriyet kurumunca denetlenmeyen bir şahsa devretmeye ram olmuş vesayet altında bir heyettir…” Sonra da başka bir tweet’le ekliyorsun: “Böyle olması içeriden mücadeleyi gereksizleştirmez ve önemsizleştirmez. Nerede olduğunuzu bilerek her zeminde siyasi mücadele yapmak göreviniz.” Biraz önce de önümüzdeki meselenin artık “rejim mücadelesi” olduğu söyledin. Bu mücadelede Meclis’te olmanın nasıl bir getirisi var? Meclis’ten çekilmeye, “sine-i millet” meselesine nasıl bakıyorsun?

Ortaya çıkan yeni rejim tablosunu çok ciddiye almalıyız. Muhalefet cephesinde, demokratik, sol, sosyalist cephede “Aslında zaten eskiden fiilen var olan durumun şimdi hukukileştiği” türünden değişimi azımsayan bir yaklaşımın emarelerini görüyorum. Erdoğan ve partisi 16 yıldır bunun için mücadele ettiler ve bu mücadelede çok önemli bir aşamayı geride bıraktılar. Şimdi, kimi tavizlerle beraber, bir siyasi rejim inşası bakımından çok önemli bir konuma yerleştiler. Bu bizim karşımızdaki en önemli iktidar ânıdır. Bunu önemsiz saymak çok cahilanedir ve aslında gerçek bir davadan yoksun olmak anlamına gelir. Fakat bu rejimin de çelişkileri ve açmazları var. Hâlâ meşruiyet tahkimatını toplumsal onay üzerinden yapmak mecburiyetindeler. Bunun için parlamentoyu ve seçimleri şöyle ya da böyle sürdürmek ihtiyacındalar. Meclis sadece bize değil, AKP’ye de lâzım, MHP’ye de lâzım, tabii CHP’ye, İyi Parti’ye, SP’ye de lâzım. Hangi nedenle lâzım? “Gösteri toplumu”nu sürdürmek bakımından. Meclis bugün artık neredeyse sadece bir siyasi gösteri alanı. Her gün yapılacak bir gösteriye ihtiyaç var. AKP bu ihtiyacı sadece tek-adam eliyle karşılayamaz, çünkü değişik algılara, değişik toplum katmanlarına, değişik ihtiyaçlara seslenilmesi gerekir. Öte yandan, bizim açımızdan da Meclis ikâmesi mümkün olmayan bir alan. Ama şunu da unutmayalım: Bu zemin önceki rejimde siyasi iktidarla şöyle ya da böyle yetki paylaşıyordu. Zenginler ve güçlüler lehine tanzim edilmiş olmakla birlikte, milletin temsilcileri ile yürütme, burjuvazi ile halk, erkekler ile kadınlar, zenginler ile yoksullar arasında bir yetki ve güç paylaşımı, hatta bir mücadele alanıydı. Geçen dönem mesela, zeytinlik alanların maden sahası olmasına TBMM’de süren mücadeleyle son verildi. Her mücadele kazanılmadı ama, bu kazanılan mücadelelerden biriydi. Öte yandan, AKP’nin Kürt meselesinde çözüm mekanizmasına başvurmasına HDP eşlik etmeseydi, Kürt meselesi parlamentoda tartışılır hale gelemezdi; buradan medyaya taşamaz, üç yıl boyunca memleket gündeminin merkezini işgal edemezdi. Önceki dönemlerde parlamento hükümetlerin kurulduğu ve yıkıldığı yerlerdi; hükümetler düşürüldü, hükümetler kuruldu. Bugün artık hükümet parlamentoda kurulmuyor. Bu mücadeleler için burası artık bir alan değil, ama eninde sonunda, burası sözün yeniden üretildiği bir alan olma imkânını hâlâ muhafaza ediyor. Eskiden parlamento eleştirisi için söylenen bir klişe vardı: “Laf fabrikası”. Laf fabrikası hâlâ çalışıyor. Bu fabrikada bizim “ürünlerimiz” de üretiliyor. Teşhir vitrininde bizim “ürünlerimiz” de gösteriliyor. Bu kısıtları ve sınırları bilerek parlamentoya dahil olduğumuzu düşünüyorum. Arkadaşlarımız arasında daha çoğunu uman ya da önceki parlamentoyla bugünkü arasında bir fark olmayacağını düşünenler vardıysa yanılmışlardır. Benim için değeri bu kadardır. Ayrıca, burada üretilen sözün daima mecrasını bulacağı da şüphelidir. Medya blokajı en şedit haliyle sürüyor. Onu sosyal medyayla nispeten telafi edebileceğinizi düşünseniz, İç Tüzük diye bir meseleniz var. İç Tüzük geçtiğimiz dönem muhalefetimizin suç haline getirileceği biçimde değiştirildi. Yurttaşlar için serbest olan düşünce ve ifadelerin bir bölümü milletvekilleri için yasak kılındı. Meclis’te “Kürdistan”dan, “Ermeni soykırımı”ndan söz etmek bir kusur, suç haline getirildi. En son örnekte Meclis başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı, Osman Baydemir’e sordu: “Kürdistan diyorsunuz, Kürdistan dediğiniz yer neresidir?” Osman Baydemir de elini kalbine götürdü, “Kürdistan burasıdır” dedi. İç tüzük uygulandı: Bir maaş ceza, üç oturum Meclis’ten men. Önümüzdeki dönemde MHP baskısıyla daha da çok tahditle karşılaşılacaktır. İyi Parti’nin buna eşlik etmesi ihtimali, CHP’nin hayırhah tarafsızlığı da göz önünde tutulacak olursa, bizim üreteceğimiz sözün ve tutumun, yani siyasi gösteriye katılma imkân ve haklarımızın devam etse de daralacağını öngörebiliriz. Ama bunlar Lenin’in tabiriyle “otzovizm”e, yani “geri çekilelim”ciliğe, “sine-i millete dönelim”ciliğe mesnet teşkil etmez. Doktor Hikmet (Kıvılcımlı) otzovizme güzel bir karşılık bulmuş, “hotzotçuluk” demişti. O zamanlar, 60’larda, biz parlamento mücadelesine önem vermediğimizden bunların da üzerinde durmamıştık. “Hotzot, hadi kalk gidelim…” yok. Bu Meclis’e laf, daha da çok tavır üretmeye gelindi, tavır üretilecek. Hâlâ milletvekilinin hakları ve görevleri olan şeyler var. Kamu denetçisi gibi davranmak bir imkân. Arkadaşlarımız Çorlu’da tren cinayetinin gerçekleştiği yere gittiler ânında. Çok doğru bir şey yaptılar. Erdoğan cülus törenindeyken eşbaşkanlar oradaydı. Öte yandan, bir grup arkadaşımız da Soma’daydı, maden cinayeti davasında. Bütün bu rollerin siyasi iletişimde değeri var. Bunu reddedemeyiz. Daha yüksek bir ikâmesi olsa, onları da düşünebiliriz. Boykotun, “sine-i millete çekilmenin” kıymetli olduğu anlar da olur. Ama bu istisnai anda değiliz. HDP’nin ne kadar büyük engelleri aşmak zorunda kaldığını, bu seçimde de şehitler vererek Meclis’e gittiğini, insanların seçmen olabilmek için canlarını verdiğini, seçim müşahidi olmak için ne kadar zulme ve hakarete, aşağılamaya göğüs gerdiklerini göz önünde tutalım. Bütün bunlar bu kadarı içindi. Tabii ki öte yandan, seçimlerin bir barometre ya da termometre olduğu da doğru. En eski klişelerimizdendir. Klişeler her zaman değersiz ve yararsız değil. Engels’in sözüdür: “Seçimler bir siyasi barometredir. İşçi sınıfı partisinin toplumda nasıl bir güç toplamını ifade ettiğini bize gösterir. Toplumun neye gebe olduğunu gösterir.” HDP’nin aldığı oylar adil bir biçimde sayılmamış olabilir ama, çarpıtılmış haliyle bile HDP lehindeki önemli hava değişikliklerine olduğu kadar, denizdeki önemli kimi çalkantılara dair haber vermiştir. Ama, Meclis faaliyetinin sınırlarını bilelim. Daha çoğunu yapıyormuş gibi davranmaktan, Meclis böyle bir kapasiteye sahipmiş gibi konuşulmasına fırsat vermekten uzak durmak çok önemli. Parlamentodaki HDP her dakika bu Meclis’in bu haliyle neden hiçbir işe yaramadığını ispat ve teşhirle ilgilenmeli, bu gerçeği halka göstermeli, bu vesileyle toplumsal ve politik gerçeklerin açıklanmasına katkıda bulunmalıdır. Ve nihayet başka bir siyasi sonuç da üretmelidir. Bu Meclis değilse, hangi meclis? O meclislerin halkın bağrında kurulmaya başlamasına HDP milletvekilleri önayak olmalı, güçleri, öngörüleri, vizyonları buna yetiyorsa CHP milletvekillerinin, Saadet milletvekillerinin bunlara eşlik etmesine yardımcı olmalıdır. Meclis’teki mücadelenin terimleri, mahiyeti ve politik çerçevesinin tamamen değiştiği bir dönemdeyiz. Bir önceki dönem sadece bir ay geride, fakat en az bir asır uzakta artık.

1877’ye geldiğimizi söyleyebiliriz…

Evet. Kemalizmin en koyu dönemlerinde bile hükümet ile Meclis ilişkisi bu kadar açılmış değildi. Padişah ile Meclis arasındaki güç uçurumu bile bu kadar değildi. Bütçe yetkisi 1876’da tümüyle Meclis’teydi. Bütçeyi Meclis tartışıyor, Meclis bağlıyordu. Bugün bütçe yetkisi Sultanda. Sultan kendi partisine ve vekillerine bile danışmaksızın peş peşe kararnamelerle yeni bir rejim inşa ediyor. Denebilir ki, cumhuriyetin kuruluşunda da tek adam vardı. Doğru, tek adam vardı, fakat o tek adam kendi başına kanun yapma yetkisine sahip değildi. En azından hükümet dolayımıyla yetki kullanabilirdi. Hükümet Meclis’e karşı sorumluydu. Kendisini Meclis’e hoş göstermek zorundaydı. Şimdi tek adam kendisini kimseye hoş göstermek zorunda değil. Meclis’in doğum yerine, Ankara’ya, 1920’ye gidersek, Mustafa Kemal’in başkomutanlığı devralmak için döktüğü dilin, ona getirilen eleştirilerin şiddetinin farkına varırsak, neden hükümet Meclis’ten doğarsa başka bir düzen vardır, neden bugünkü gibi olursa Louis Bonaparte’ın, III. Napoléon’un Fransa’sına, “seçilmiş sultanlığa” dönmüş oluruz, bunları daha iyi görebiliriz. Maalesef, son yıllarda politik hareketlerde de, okullarda da siyasi tarih yeterince iyi çalışılmadığı için bu farklar hemen anlaşılmıyor. Ama bunun bir evveli vardı. Ve halkın bu kadar uzun boylu direnmesi de bence bu geleneğin gücünü gösteriyor. Halkın oyu çok kıymetliydi, hâlâ çok kıymetlidir ve şimdi bu oyun içine tükürülmüştür. Halk bunu bir kere daha düşünecektir. Velhasılı kelam, bu Meclis dönemi böyle. Bu dönem seçimi siyasi partilerden, merkezlerden ziyade halk yönetti aslında. Büyük yurttaş toplulukları kararlar aldılar ve uyguladılar. CHP’nin kitlesiyle HDP arasında bir tür simbiyotik ilişki, yani, birbirinden beslenme hali doğdu. Parti hiçbir talimat vermediği halde HDP seçmeni CHP seçmeninden gelen oyları İnce’ye oy aktararak karşıladı. Bu taktiklerin hiçbiri siyasi merkezlerde saptanmadı, halk arasında oluştu ve uygulandı.

Bugüne dek hiç görülmediği yaygınlıkta sivil inisiyatif oluştu…

Bu büyük bir yenilik. Ebesi HDP oldu. Ama bu yenilik esasen halkın kalbinde ve vicdanında oluşmuş olduğu için HDP buna ebelik edebildi. Bu seçmenler arası etkileşim vasıtasıyla, ezilen blokların birbirinin sesini dinlemesiyle oldu. Nedir ezilen bloklar? Aleviler ve bilhassa Kürt Aleviler, kadınlar, gençler, demokratlar, antifaşistler. Aleviler, CHP’li olsunlar olmasınlar, kendi dergâhlarında, kurumlarında HDP’yi desteklemeye karar vermişlerdi seçimden çok önce. İzmir’de seçim çalışmaları sırasında bu toplulukları dinledik, onlar da bizi dinledi. Dersimliler Derneği, Vartolular Derneği, Oramarlılar, hepsi biz onlara gitmeden bizi davet ettiler, oylarını HDP’ye vereceklerini söylediler. Onlar geleneksel olarak CHP ile HDP arasında dağılırlardı. 24 Haziran’da son derece net bir biçimde HDP’den yana tutum takındılar. Bu HDP’ye ödünç oy vermenin ötesinde HDP’yle beraber yürüme arzusu. Aileleri hâlâ CHP bayrağı altında durabilir, fakat gençler HDP’ye hicret ettiler ve burada konaklamak istiyorlar. Bu, karşılıklı olarak okundu herkes tarafından. Bu hava aşağıdan yukarı sirayet etti. Başlangıçta, birbirine ilişmeme şeklinde bir negatif seçim taktiği, sonra bir pozitif taktik olarak İnce’nin Demirtaş’a yaptığı ziyaret, Diyarbakır’daki iyi niyet konuşmaları bu yakınlaşmaya yardımcı oldu. Ve karşılıklı olarak insanlar birbirlerine gönül kapılarını açtılar. Çok önemli bir eşikten geçtiğimizi düşünüyorum. Sayısal olandan ziyade, politik ve toplumsal sinerjinin doğmuş olması önemli. Süleyman Soylu’yu çılgınca davranışlara sürükleyen de bu oldu. HDP’nin seçimin hemen öncesinde sayısal olarak yüzde 10’un altına düşmediğini hem kamuoyu yoklamalarından hem kendi gözlemlerimizden biliyorum. Bunun üzerine yüzde 1,7 eklenmesi demek bir buçuk milyona yakın yeni oy demek. Bir buçuk milyon oy aileleriyle beraber 7-7,5 milyon insana tekabül ediyor. Bu kadar yeni insan HDP’nin yanına gelmiş. Bundan daha mühim bir şey olamaz. Bunun ne kadarı “HDP barajı geçsin de canımızı kurtaralım” diye verilmiş sırf stratejik oy olabilir? “Denize düşen yılana sarılır” misali, “yılana sarılanlar” bu sayının içinde 200-300 bindir. Geri kalanlar HDP’yle gönül bağı kurdular. Bu gönül bağı çok mühim. Ve bu HDP’nin hitap alanını karmaşıklaştırdı. HDP teorik olarak herkese sesleniyordu ama, sesi kulağına gitsin diye esas aldığı kitleyi tanımlamıştı. Bu kitle genişledi şimdi. Bu kitlenin içinde cumhuriyetçisi var, ama gönlü HDP’de. Bu kitlenin içinde liberali var, ama gönlü HDP’de. Bu kitlenin içinde PKK’den hiç hazzetmeyen Türkler var, ama HDP’yle bir gönül bağı kurdular. Bu kesimlerin HDP’yle beraber yürümeye devam etmesini istiyor muyuz? Ve onları bir sosyal mücadeleye dahil etmek, onların sosyal mücadelelerine dahil olmak istiyor muyuz? HDP bunlara hakkınca karar vermeli. Bunu herhalde önümüzdeki günlerde yapacağız. Bu bizim için de yepyeni bir tablodur ve benim umutlu olmama en çok yol açan şeylerden biridir. Bu seçimin sonuçlarının HDP’yi nasıl etkileyeceği, CHP’nin ve İnce’nin bu seçimlerden nasıl etkileneceğine de bağlı olacaktır demiştik. Bu iki partinin hitap alanlarının kesişim bölgesinde yeni bir blok inşa edilebilir mi? Halkların Demokratik Kongresi olmaya aday bir yeni alan, yeni bir kongre alanı doğar mı? Bütün bunları değerlendirmek lâzım.

Geçen söyleşide. 24 Haziran gecesi ve sonrası için şöyle demiştin: “16 Nisan’da yapılmayanı yapmak. Bu sonuçları kabul etmediğini haykırmak. Bir yandan da seçim sonuçlarına itirazları ısrarla, inatla sürdürmek.” HDP sonuçları kabul etti. En azından görüntü bu. “Seçimler âdil değil” dedi, ama “bu sonuçlar gayrimeşrudur, ortaya çıkan sonucu sonuna kadar takip edeceğiz” demedi, sessiz kaldı. Bu da tepki yarattı haliyle. En son Meclis başkanı seçimi sırasında, Pervin Buldan, Hüda Kaya, Binali Yıldırım’ın oy verirken göründükleri kare… Buna gösterilen tepkiye Buldan “tesadüfi” diyerek bir videoyla karşılık verdi. O karenin tesadüfi olduğun herkes biliyordu zaten, ama bir aradalık, görüntüsü insanlara batıyor haklı olarak. Ayrıca HDP’nin gayet normal bir şekilde Meclis başkanı adayı göstermesi, başkan seçimine katılması… Bu tutum, bu Meclis’in Meclis olmama özelliğini “ispatlama ve teşhir etme” ile çelişmiyor mu?

Görünüş böyle olsa da, HDP eşbaşkanlarının 27 Haziran’da yaptıkları açıklama çok önemli. Dediler ki, “HDP’nin bu seçimlerdeki bir hedefi de tek adam rejiminin kurumsallaşmasını engellemekti. Ne yazık ki bu hedefe ulaşılamamıştır. Bu sonuçta Millet İttifakı’nın demokratik muhalefetin gelişmesi konusundaki ürkek ve kaygılı tavrının rolü büyüktür. Ancak şu çok açık ki, Türkiye gayrımeşru faşizmi ve tek adam rejimini kurumsallaştırarak değil, ancak demokrasi mücadelesinin birikimini daha ileriye taşıyarak yolunu açabilir. Sandık hiç bir şekilde faşizmi meşrulaştırmanın aracı haline getirilemez.” HDP bu hat üzerinden yürümeye devam edecektir. Bu ay sonunda gerçekleşecek olan Parti Meclisi toplantısında, parlamento grubu, ve bütün organlarıyla birlikte partinin faşizmin kurumsallaşması sürecindeki genel taktiği daha da netleşecek, varsa kimi aksamalar hızla telafi edilecektir. Bence endişeye mahal yok. Ancak, kamu oyumuzda oluşan duyarlık da sağlık belirtisi ve bunun hep sürmesini dilerim. Gerçi sevgili eşbaşkanımız az kaldı bu hassasiyete kurban gidecekti. Fotoğrafla film arasındaki farkın her zaman hesaba katılmayabildiğini, “gösteri toplumu” içinde iş görmenin gerektirdiği tedbirlerin elden bırakılmamasının ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha hep birlikte görmüş olduk. Seçim sonuçlarının bu seçimlere gelecek umutlarının gerçekleşme olanağı olarak bakan büyük kitlelerde ne kadar büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yarattığını hep akılda tutmamız gerektiğine dair bir uyarı olarak görmek gerek bu öfke patlamasını.

Meclis bahsinin başında, “Yeni rejim tablosunu çok ciddiye almalıyız” dedin. Sonrasında da “Louis Bonaparte’ın, III. Napoléon’un Fransa’sı”na atıfta bulundun. Yeni rejimi nasıl tanımlıyorsun, küresel bağlamda nasıl bir yere yerleştiriyorsun?

Gidişatı, faşizmin kurumsallaşmasına geçiş süreci olarak değerlendiriyoruz. HDP’deki hâkim değerlendirme bu. III. Napoléon’un Fransası’na atıfta bulunmam Erdoğan’ın Sultanlık, hatta hilafet iddiasıyla genel oyu birbiriyle bağdaştırma çabasına Avrupai bir tarihsel örnek olması dolayısıylaydı. “Bonapartizm”in en önemli ayırt edici özelliği çatışan taraflar arasında hakem rolü oynayarak devletin göreli özerkliği üzerinde iktidara yükselen bir burjuva diktatörlüğü biçimi olması. Erdoğan rejimi emekle sermaye arasında böyle bir hakem rolü üstlenerek ve kitlelerin inisiyatifini kırarak ilerlemiyor. Tersine, kendi önderliği etrafında din ve milliyet asabiyesiyle kilitlenmiş kitlesel bir dalga yaratarak, faşizmin bütün gelişme eğilimlerini ve hedeflerini –tek bayrak, tek vatan, tek millet– yineleyerek bir “iç savaş rejimi” halinde yürümeye devam ediyor. Muhalefetin, işçi hareketinin, devrimci hareketin, kadın hareketinin atomizasyonu hedefi çok belirgin; modern toplumsal örgütlenme biçimlerine mukabil İslâm hukukuna göndermelerle korporatist kurumsallaşmayı esas alan bir program peşinde koşuyor. Türkiye’de dışsal dinamik, siyasi rejim tartışmalarının asal bir bileşeni oldu her zaman. Türkiye burjuvazisi ve devleti, ABD’nin izolasyonizme geri döndüğü ve ekonomik olarak küçüldüğü ve gerilediği, Avrupa’nın duraksadığı, Çin ve Rusya’nın ilerlediği bir küresel konjonktürde, haricen uyum gösterdiği Atlantik merkezli ve “insan hakları” eksenli bir rejim tartışmasından hızla uzaklaşarak “güvenlik” ve “büyüme” eksenli bir başka devletler ailesiyle –Şanghay İşbirliği Örgütü– yakınlaşma arayışına girdi. Dış dinamiklerdeki bu kayış Kürt sorununun imha ve inkâr yoluyla bastırılmasının yeniden devlet siyaseti haline getirilmesinin maliyetini düşürdü, böylece ırkçılık, Kürt düşmanlığı, Alevi düşmanlığı, kadın düşmanlığının harmanlanmasından oluşan bir yeni bulamaç uluslararası sözleşmelerle kazanılmış bütün demokratik mevzilerin temellerini tahrip etmeye başladı. Öte yandan Kuzey Kürdistan’ı yeniden sömürge statüsüne iade arzusu ve ihtiyacıyla körüklenen Kürdistan’ın diğer parçalarını da kontrol etme hırsı Ortadoğu’da güç kaymalarıyla körüklenince sömürgecilik ve faşizmin birbirine eklemlendiği bir yeni rejim teşekkül etmeye başladı. Bu bağlamda Erdoğan rejimi, Rusya’daki Putin rejimiyle, Macaristan’daki Orban rejimiyle gösterdiği benzerlikler dolayısıyla, “popülist” genellemesi içine alınsa da bu terim kendi başına bir mana ifade etmiyor bence. Ancak, küresel planda II. Dünya Savaşı sonrası statükonun ve liberal değerlerin aşındığı eski örneklerin yeni dinamikler üzerinden hayat alanı bulduğu bir yeni gericilik döneminin belirsiz gri dünyasında yol aldığımızı bilmemiz gerek. 

Geçen sayıda şöyle demiştin: “Bugün 7 Haziran’ı başka koşullarda yaşıyoruz. Bu HDP’yi ana muhalefet partisi konumuna getiriyor. 7 Haziran’da böyle görülmek bizim isteğimizdi. Şimdi, böyle görülüyoruz. Bunun hakkını vermek önemli. Adaylarımız bunu karşılıyor mu? Büyük ölçüde karşılıyor. Fakat… Fakat’ı seçimden sonra konuşalım.

Fakat’ı şu: 7 Haziran sonrasında HDP bir iktidar gaspıyla karşı karşıya kalacağını öngörmüş olduğu halde, öngörmemiş gibi davrandı. 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki AKP’nin “zor oyunu bozar” mantığına göre kurulu taktiklerinin hiçbirisine karşılık veremeden, bir siyasi manevra yapamadan, dövüle dövüle 1 Kasım seçimlerine doğru sürüklendi. Ve bu sürüklenişten sonra, siyasi inisiyatifi bir kere daha ele geçiremedi. 7 Haziran senaryosu önümüzdeki dönemde tekrarlanacak olursa, HDP için daha büyük politik sorunlar doğar, bunları parti olarak görmemiz, karşılamamız gerekiyor. Rejimin önündeki en büyük engel olarak HDP şu an tabloda kocaman bir ışık altında duruyor. Erdoğan’ın bütün siyasi saldırısının dolaysız nesnesidir HDP. Adını anarak, seçmenlerini anarak bu partinin burada olmaması gerektiğini, bir tür siyaset garibesi, bir tür tarihi hata, yol üzerinden kaldırılması gereken bir unsur olarak gördüğünü açıkça ilan etti. Bu mantığı takip edecektir. O nedenle, HDP’nin önündeki mesele, durumunu korumaktan ziyade, gelmesi muhtemel saldırılara nasıl hazırlanacağı meselesidir. Bize ancak ofansif bir siyaset sonuç getirebilir, bir atakla ilişkilendirilmemiş olarak varolanı savunmanın getirebileceği hiçbir sonuç yok. Defans verili durumu kabul ediyoruz demektir. Ofansif bir siyaset rejimin çelişki ve açmazları üzerine yürümeyi gerektirir; vaatleriyle pratikleri arasındaki büyük yalan dünyasının teşhiri için bıkmadan usanmadan çalışmayı gerektirir; rejimin ve rejimin gerçekleşmesinin her bir halinin ve adımının meşruiyetinin sorgulanmasını gerektirir; sermaye hâkimiyetinin açık bir ifadesi olarak kurulmuş olan hükümetin sermaye sahiplerinin özel mülkiyet ile devlet arasında hiçbir dolayım, hiçbir örtü gereksinmeyecek kadar arsızlaşmalarının fazilet sayıldığı bir ahlakiyatla beraber yürüdüğünün her dakika teşhirini gerektirir. Yeni rejimin bir hanedan egemenliği halinde kimse tarafından seçilmemiş ve hatta atanmamış eş-dost-akraba devleti olarak çürüyüşünün her dakika enerjik olarak sergilenmesini gerektirir… Her bir işçinin, her bir kadının, her bir gencin, her bir Kürdün, Alevinin ve genel olarak kadınların, gençlerin, Alevilerin, Kürtlerin ve işçilerin emekçilerin uğradıkları haksızlıklara karşı ses yükseltmeyi, hak aramayı gerektirir. Ortadoğu ve Avrupa’da aktif bir dış politika izlemeyi, aşağıdan diplomasi ve enternasyonalist dayanışma ağları örmeyi gerektirir. Böylece bütün ezilenlerin sözcülüğü konumuna yükselebilirse HDP, kendisine yönelik olası darbelerin de şiddetini hafifletmeyi ve açık siyaset alanındaki yerini korumayı başaracaktır.

Meclis fikri solun tarihinde hep merkezi bir yere, öneme sahip olageldi. Ancak, Türkiye’de ilk defa, 16 Nisan sürecinde kitlesel anlamda ete kemiğe büründü. Referandum sonrasında rafa kalktı, ama 24 Haziran sürecinde tekrar ve bu defa daha yaygın biçimde gündeme geldi.

24 Haziran itibariyle ortaya çıkan nesnelliğin şu olduğunu görüyorum: CHP’nin programının kapsayamadığı, HDP’nin yaklaşımının yeterince tatminkâr görünmediği çok geniş bir halk topluluğu var. Aydınından ev kadınına, belediye işçisinden esnafına, çiftçiden profesöre çok geniş bir halk topluluğu bu. Pek çok dönemin deneyimini düşünmüş, bunların içinde kısmen yaşamış ve işin başa düştüğüne dair örtük bir sezgileri olan, fakat öne atılmak için çok hevesli olmayan, bunun için güvenebileceği bir politik-toplumsal dolayımın teşekkülünü bekleyen bu kadar geniş bir halk maddesi ilk kez ortaya çıkıyor. Daha önce belki anlatmıştım, Hatay’da 2011 seçiminden sonra tanıştığım kadından farklı bir tipoloji bu. Bu kadın bizi çok takdir ettiğini söyleyerek şöyle demişti: “Size oy verdik. Size çok güveniyoruz.” Ben de dedim ki “Biz de size güveniyoruz.” Bana şöyle karşılık verdi: “Yoo, bize güvenmeyin, biz oyumuzu verdik, işimizi yaptık, şimdi sıra sizde.” (gülüyor) Şimdi, bundan daha çoğu var. ODTÜ mezuniyet törenindeki öğrenciler, Afrin seferi günlerinde hayatlarını kaybeden herkesi kucaklayarak “savaşın lokumu olmaz” diyebilen gençler, Flormar kadın işçileri, Somalı kadınlar… O kadar çoklar ki, her taraftalar. Bu insanları onların arzuları istikametinde ve onların yaşam ritmine denk düşen bir siyasete sevk edecek olan mekanizmaların inşası bakımından HDP yapabileceği her şeyi yapacak mı? Bence HDP’nin kendisine soracağı soru budur. Sonuç olarak, parlamento seçimlerinin kendi başına bir siyasi rejim değişikliği meydana getirmeyeceği konusunda toplumsal bir öğrenme sürecini de arkada bırakmışsak artık, bugün, bu amaçla, barışçı, demokratik, meşru ve şiddetsiz bir toplumsal mücadele alanı yaratmak mesuliyetiyle karşı karşıyayız demektir. Ermenistan örneğini konuşmuştuk. Seçimin sonucunun “öyle değil böyle” olması gerektiğinde ısrar eden bir halk inisiyatifiyle parlamentoda kendi başına çözülmeyecek olan hükümet sorununu içeriden ve dışarıdan çözmeyi başardılar. Mükemmel bir 21. yüzyıl mücadele örneği. Biz çok daha zorlayıcı koşullarda, aklımızı ve gönlümüzü buraya yatıracak mıyız? Yoksa “realite” bizi kendine tabi mi kılacak? HDP seçimden seçime kullandığı bir kampanya mekanizması dışında toplumda başka bir hareket üssüne sahip olmayacaksa, yani özgün paradigmada HDK ile doldurulacağını hayal etmiş olduğu toplumsal mücadelelere politik bir doğrultu kazandırma işlevini ister HDK ile ister başka bir yapıyla yeniden inşa etmeyecekse, ne kadar istese de karşısındaki cephenin elindeki vasıtalarla baş edemeyecektir. Gözümüzün önüne getirelim: Devletin kendi gücü, bakanlıklar, onlara bağlı kamu kuruluşları, vakıflar, belediyeler, şirketler, sendikalar, bunların etrafında oluşturulan sivil destek zeminleri, medya: televizyonlar, gazeteler, radyolar, internet medyası, sosyal medya, reklamlar, muhtarlar, muhtarlıklar, dernekler, paramiliter mekanizmalar vb. vb… Bütün bunların karşısına bir tek seçimden seçime kendisine müracaat ettiğin halkın oyu ile çıkamazsın. Bu zeminin mutlaka sahici mekanizmalarla doldurulması gerekir. Daha önce burayı doldurmaya teşebbüs etmedik değil. Ama yetmedi. HDP’nin kendi gücüyle bu alan dolamazdı, doldurulamadı da. Fakat bu alan hâlâ orada, kendiliğinden hareketler mevcut. Dolayısıyla, soruyu bu alana nasıl yaklaşılacak diye sormalıyız. Bu alanın adı HDK olmayabilir, HDK bu alanın bir parçası olabilir, önemli olan halkın kendi karar ve eylem mekanizmalarının oluşturulmasıdır. Meclis laflarını çok tekrar ediyoruz. Meclisler oluşuyor da bazen. Fakat bazen de bütün bu karar ve eylem süreçleri formel meclis strüktürüne sahip olmadan da gerçekleşiyor. Örneğin “Bir oy İnce’ye, bir oy HDP’ye” kararı hangi mecliste alındı? Bence sonsuz sayıda meşveret meclislerinde buna karar verildi, bunun gereği yapıldı ve sonra da dağıldılar. Bugün yoklar. Ama o gün varlardı. Meclis meselesi kısmen böyle düşünülmeli. Etrafında bir karar sürecinin teşekkül edeceği soruların tartışıldığı zeminler olarak, daha muğlak bir şekilde tanımlamak ve her şeye bir meclismiş gibi yaklaşmak daha yerinde olur. İster meclis olur, ister inisiyatif, ister başka bir şey olur. Ama mutlaka halkın rızasının ürediği ve onun vasıtasıyla icraata dönüştüğü zeminler inşasına bizim çok özendirici bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor. Bunun karşımızdaki en mühim meselelerin başında geldiğini düşünüyorum. Tabii bu sadece bizimle olamaz, buna eşlik edecek, bizim kendilerine eşlik edeceğimiz inisiyatiflerin olması gerekir. Yeni ilişki mekanizmaları düşünmeye başlamalı ve hemen bunun yolunu bulmalıyız, çünkü kısa bir süre sonra kendimizi 2019 yerel seçimlerini tartışırken bulacağız. Önümüzde çok az vakit kaldı ve gene bir seçim hengâmesinde her şeyi tartışıyor olacağız.

HDK umulan kapsayıcılığı ve etkiyi gerçekleştirememiş görünüyor. Bunda galiba HDK-HDP ilişkisinin belirsizliği rol oynadı…

HDK, HDP bağlamında bir türlü diyalektik bir ilişki halini almadı, alamadı. Yoksa her iki zeminde alınmış sayısız karar ve yönelim metni var. Çünkü esasen HDK ya da HDP’nin faaliyeti kuruluşa vücut veren 2011 genel seçim kampanyasını ayırırsak, halkın kendiliğinden eylemi üzerinde yükselmedi. Ortada bir halk eylemi olmayınca, içi de halk maddesiyle doldurulamadı. Çünkü varsayımsal olarak HDK’nin her yerelde bir halk topluluğunca inşası gerekiyor. Fakat öyle bir hareket, öyle bir beklenti yok. Yani bunun maddesi olabilecek insanlar bir yerele değil, daha geniş bir coğrafyaya dağılmış durumda. Onları bir araya getirecek sinerji idari taksimat üzerine değil, siyasi sorunsal üzerine kurulabilir. Bu yapısal problem gördüğüm kadarıyla hâlâ giderilememiş durumda. Eldeki bütün veriler halk muhalefetinin gelişip serpilmesi için parlamento dışında bir karar alma ve icra mekanizması ihtiyacını gösteriyor. Bu ihtiyacın yüksek vaatler ve yüksek beklentiler ortaya koymaksızın, ama mutlaka ve mutlaka seçim kampanyalarından başka bir bağlamda ve zeminde kurulması ve giderilmesi lâzım. Bu toplumsallığın aşağıdan gelen sahici ihtiyaçlar üzerine bina edilmesi gerekir. Şimdiye kadarki gelip geçici oluşumlar kendileri açısından avantajlı sayılırlar, kimsenin ayağına bağ olmadan, olması gerektiği zaman gerçekleştiler, doğurabilecekleri faydayı doğurdular ve uykuya yattılar. Meclis zaten biraz da böyle bir şey. Sovyetler de öyleydi. Rusya’daki ilk sovyet yük teknelerinden un çeken hamalların çuval başına birkaç kopek daha fazla ücret için ne yapacaklarını tartıştıkları ve uyguladıkları bir mücadele zeminiydi. İzleyen on yılda Sovyetler bir sosyal devrimin temeli oldu. O yüzden sosyal mücadelede her türlü anlamlı bir araya gelişi teşvik etmeye mecburuz.

Rejim değiştiğine göre, yeni bir zemindeyiz. Şimdiye kadarkinden farklı bir siyaset tarzı gerektiği ortada. Sence nasıl bir yol izlenmeli?

Bildiğimiz bütün mekanizmalar biçim ve nitelik değiştirdi. Bunlar varmış ya da eski hallerini sürdürüyormuş gibi davranmaya devam edemeyiz. Bu sadece cahilce olmaz, aynı zamanda aptalca olur. “TBMM Osmanlı Meclis-i Mebusan’ından da geriye düşmüştür” ya da “Erdoğan sultanlık yetkileri ele geçirmiştir” derken bunları laf olsun diye söylemiyoruz. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında Ermeni soykırımı devam ederken sosyalistlerin takip edeceği bir strateji vardı, 1960’ların dünyasında Demirel hükümetinin ekonomik ve toplumsal politikalarına karşı izlediği başka bir strateji vardı. Bu ikisinin ne konuları ne gündemi ne süreci aynı olabilirdi. O mânâda yeni ve temelden farklı bir zemin ortaya çıktığı doğrudur, bu apaçık. Ama değişmeyen bir şey var. Birincisi, meşruiyet. Bu yeni rejimin hiçbir meşruiyeti yok; ne siyasal, ne tarihsel olarak, ne de hukuki olarak. Dolayısıyla, bizim açımızdan en önemli meselelerden biri meşruiyet tartışmasını başlatmak. Eğer bunu yapmazsak, meşruiyetini inşa etmesine yardımcı olmuş oluruz. Meşruiyet tartışması Erdoğan’ın şahsıyla ilgili olarak aslında 2010 referandumundan beri sürüyor. Ama şimdi bütün takım taklavatıyla beraber bir gayrımeşru rejimin içindeyiz. Bunun parlamentosunda yer alıyor olmamız bu meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmaz, hatta gerekli hale getirir. İkincisi, bu durum kısmi taleplerin hiçbir zaman gündemin önüne geçemeyeceği total meselelerle bizi karşı karşıya getiriyor. Dolayısıyla, attığımız her adımda mutlaka çok daha geniş bir ittifakın içinden ve onun adına konuşuyor olmamız ve her adımda onun zeminlerini inşa edecek şekilde hareket etmemiz lâzım. Üçüncüsü, seçim denkleminin gösterdiği şeylerden bir diğeri, demokratik ve özgürlükçü yaklaşımları dolayısıyla HDP’ye batıda teveccüh artarken, Kürdistan’da halkın kendi kendisini yönetmesi talebiyle giriştiği mücadeleler aynı derecede teveccüh getirmemiş gözüküyor. Bizim açımızdan bunun analizi ve bu iki kanadın birbirini destekleyeceği, dengeleyeceği bir hasar tespiti ihtiyacı var. Bu hasar ne kadar HDP’dendir, ne kadar HDP’nin kendi politikalarıyla bağdaştırılabilir, ne kadar çatışmacı ortamın sonucudur, ne kadar sözümona “terörle mesafe” meselesinden kaynaklanmaktadır? Eğer son varsayım doğru olsaydı, batıdaki teveccühün açıklanamaz olması gerekirdi. Değilse, nedir? Şu an daha net olarak ortaya çıktığı gibi, Kürdistan için nispeten özgül, batı için özgül taktikler toplamı üzerinden yürümenin, eşbiçimli yürüyüş için zemininin artık eskiden olduğu kadar –vardıysa eğer– uygun olmadığının anlaşılması gerekebilir. Faşizmle mücadelenin söylem ve ihtiyaçları her zaman sömürgeciliğe karşı mücadelenin söylem ve ihtiyaçlarıyla örtüşmeyebilir. Bunlar arasında bir denge kurmaya ihtiyaç var. Ve nihayet, HDP’nin bir asli gücü, kendisini kurmuş olduğu bir tarihsel alan var. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmasının dışladığı, içermediği bütün kesimler, ama bilhassa Kürt halkının özgürlük ve sömürgecilikten kurtuluş mücadelesi dinamiğidir. Buradaki onayı korumak HDP için tıpkı kalbi korumak gibidir. Benzetme caizse kalbi korumayınca beynin ne kadar iyi çalıştığının önemi kalmayabilir. O nedenle, mutlaka bu aidiyetin sürekli olarak tahkim edilmesi ve bütün öteki katkıların, katılımların, paylaşımların da bu sahici varlığa tekabül etmesi gerekir. HDP’nin şimdi kazanmış olduğu geniş onayın Kürt meselesinin eski önemini kaybetmiş olması veya aslında artık eskisi kadar önemsenmemesi gerektiği şeklindeki sathi ve aldatıcı yorumlara icabet etmekten kaçınılması gerektiğine işaret etmek isterim. HDP’nin kendisini meydana getiren çokluğun her bir unsurunun hak ve gücünü koruyabilecek şekilde yapmakla yükümlü olduğu bütün düzenlemeleri gerçekleştirme zorunluluğu var. Bu zorunluluğun gerçekleşmesi eğer daha özerk yapıları ya da başka örgütsel biçimler ihdasını gerektiriyorsa öyle olabilir. Önemli olan halkın hareketi ve özdeneyimidir. Eldeki yapılar buna uygun değilse uygun hale getirilir. Velhasıl yeni dönem, yeni zemin HDP bakımından, örgütün tamamının bu yeni zeminlere intibak etmesini, bunun için gereken bütün yeni örgütsel zeminlerin inşasında başı çekmeyi, elbette bunun için sorun alanlarını görüp çözümleriyle birlikte toplumun karşısına çıkmayı, sonuç olarak radikal demokrasi perspektifine her zamankinden daha çok bağlı kalmayı gerektiriyor. Sınıf mücadelesi ile demokratik haklar mücadelesi arasındaki bağın çok daha görünür olabileceği bir döneme doğru gidiyoruz. Büyük bir iktisadi yıkımın yaklaşmakta olduğuna dair pek çok işaret birikti. HDP bugün çok daha dezavantajlı bir konumda, fakat çok daha görünür bir biçimde demokratik mücadele alanının en önünde mümtaz bir yer edindi. Ama bunun da HDP’nin önüne çok büyük mesuliyetler ve riskler getirdiği apaçık. Şimdi Lenin’in sıkça başvurduğu bir özdeyişi hatırlamanın tam zamanı: “Çok verilenden çok istenir!”

Söyleşi: Yücel Göktürk

Express, sayı 165, Temmuz-Ağustos 2018