A. Halûk Ünal

 

Başlıktaki cümle T.C. nin İttihat Terakki’den devraldığı kurucu parola.

1912 de karar verilen bu strateji, aynı zamanda bir halklar topluluğuna tek bir yapay ulus gömleği giydirmenin de kanlı ironisi.

Çünkü bu parolayı kararlaştıranların büyük çoğunluğunun Türklüğü bile çok tartışmalı.

İTC, 1918’de son kongresinde, partinin adının değişmesi, Anadolu’daki örgütlenmelerin yeraltına geçmesi, ellerindeki silahları halka dağıtması türünden stratejik bir dizi karar alıp, triumvirayı bir Alman denizaltısıyla ülkeden çıkarttıktan sonra, eski liderliğin sürekli kenarda tuttuğu, tasfiye etmeye çalıştığı Kemal ve arkadaşları Anadolu’daki İTC yapılanmalarının tamamını yeniden Müdafai Hukuk ve Kuvayı Milliye çatısı altında toplayıp; yeni Türk devletini inşa ettiler.

İTC’ye – uluslararası yargılamalara muhatap olan suçlar nedeniyle- şeklen sahip çıkılmasa da, bütün politikaların devralındığı da sır değil.

T.C. o günden bu güne Batı emperyalizminin ve NATO’nun dümen suyunda yaşadı; kendisine verilen uç karakolu görevlerini başarıyla gerçekleştirdi.

Asimilasyon politikasında da ciddi bir başarı sağladığını söyleyebiliriz.

Kürt halkı hariç bütün halklar ve etnik topluluklar, kanlı tarihin korkusuyla sindi ve asimilasyonu kabullendiler.

Ancak bu oyun planı 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin kurulmasıyla başlayan son Kürt isyanı ile bozuldu.

O gün bu gün “devlet aklı” Kürtlerle savaş mı ittifak mı; ikilemini tartışıyor.

Elbette ortak niyet ve hedef, bu isyanın ne bahasına olursa olsun yok edilmesi ve bu “sorun”dan kalıcı biçimde kurtulmak.

Ama devlet aklı içinde zaman zaman, “bu iş savaşla olmayacak, bari müzakere ile bir ortayol bulsak” fikri güç kazanıyor.

90 larda Özal’ın Kürtlerle stratejik bir barış yapmak, Irak Kürt bölgesiyle aradaki sınırları kaldırmak gibi “kazan kazan” hesaplar yaptığını biliyoruz.

Öte yandan TÜSİAD’ın AB standartları çerçevesinde bir çözüm formülü için özel bir rapor hazırlattığı da yine aynı tartışmanın su yüzüne vuran sonuçlarından.

Ancak bu çabalar, hatırlayacaksınız, o yıllarda Ergenekon (derin devlet) tarafından çok sert yanıtlanmış, Sabancı’nın kardeşine “başarılı” ; Özal’a “başarısız” birer suikast düzenlenmişti.

Daha sonra iki müzakere girişimine daha tanık olduk. İlki 2009 da başlayan ve sonradan Oslo süreci olarak adlandırılan ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakere süreci; ikincisi ise 2013 de “İmralı Süreci” olarak adlandırılan ve 2015 te yine başarısızlıkla sonuçlanan girişimdi.

 

Cumhur VS Millet

Bu tartışma iki yıldır yeniden gündemde.

Ve bu kez daha önce tanık olmadığımız bir biçimde iki ayrı siyasi blokta temsilini bulmaya başladı.

Cumhur ve Millet blokları  “devletin bekası” konusunda iki farklı yaklaşımı temsil eder görünüyor.

İlk bakışta birincinin faşizmi kurumlaştırmak; ikincinin ise müesses nizamı restore etmekle bu hedefe ulaşma çabası söz konusu.

“Beka sorununu yaratan” ise Kürt isyanının geldiği nokta.

Ancak daha derinlemesine bir bakış, iki hipotezin çatıştığını gösteriyor.

Cumhur ittifakı, Türk devletinin tarihsel krizini, faşizmi kurumlaştırıp, Suriye ve Irak’da enerji alanlarını ilhak etmeyi ve Kürt sorununu askeri yoldan, soykırımla “çözmeyi” deniyor.

“Devlet aklı” nın diğer kesimini temsil eden partiler, millet ittifakı ise, bu çözüme temelden itirazı olmasa da, bu yolla çözümün artık kazandırdığından çok kaybettirdiğini düşünüyorlar.

Bu nedenle “restorasyon” ve AB çerçevesinde bir uzlaşma ve çözüm çabasının daha gerçekçi olabileceği öne sürülüyor.

Henüz çok içten, çok kararlı olduklarını söylemek zor.

Çünkü hepsi “Türkiye Türklerindir” mottosundan sebeblenerek bu güne gelmiş, imtiyazlı modernler.

Ama yine de ihtiraz kaydımızı saklı tutarak, şöyle diyebiliriz.

Erdoğan ergenekon bloku, devlet aklının A planıysa, Millet ittifakı da B planı gibi bir görüntü sunuyor.

Bu tartışma basit bir taktik tartışması değil, devletin kuruluş stratejisiyle ilgili bir format değişikliği tartışması kaçınılmaz olarak.

Türkiye Türklerin mi, Anadolu’da yaşayan bütün halkların ve eşit yurttaşların mı; ikilemine gelip dayanmış oluyoruz yeniden.

Bu nedenle “samimi” bir ayrışma bile olsa, unutmayalım bütün bu gelişmeler, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin mücadelesinin ürünü.

 

Kandile Operasyon, Mafyaya Af

Cumhur ittifakı bir taşla bir çok kuş vurmak istiyor.

En büyük balık Kandil operasyonu gibi görünüyor.

Erdoğan ve Ergenekon şefleri çok iyi biliyorlar ki, 1983 den bu yana otuz kez denenmiş ve hepsinde de başarısızlıkla sonuçlanmış “Kandil operasyonları”nın otuzbirincisi de çok farklı olmayabilir.

Elbette bu kez çok yüksek bir tekniğe sahip olduklarını Efrin’den biliyoruz. Buna güveniyor olabilirler.

Bu “üstünlük” kalıcı bir zaferi değilse de seçim probagandasına yarayacak bir kaç bayraklı kareyi sağlayabilir, hesabı yapıyor olmaları mümkün.

Ayrıca, toplumun endişeleri listesinde onuncu sıraya düşmüş “terör” kaygısını yeniden canlandırmak, seçim kampanyası için bulunmaz bir fırsat.

Üstelik Afrin’de bunu denediklerinde bütün sistem içi muhalefete hiza vermeyi, kendi dümen sularına sokmayı başarmışlardı.

Yine aynı ata oynamaya niyetli görünüyorlar.

En azından İYİP kitlesini etkileseler ve farklı ses çıkartmasını sağlasalar, Millet ittifakı içinde tartışma ve çelişki yaratsalar, kar.

Üstelik bu kez Irak topraklarında “terörle mücadele” farklı bir niteliğe bürünmüş durumda.

Son iki yıl içinde TSK Irak coğrafyasında çok ciddi bir alanı denetlemeye başladı.

Aslında bu fiili bir işgal. İlgili herkes de bunun farkında.

Terörle mücadele fiili işgale meşruiyet ve yasallık kazandırmak bakımından iyi bir bahaneye dönüşmüş görünüyor.

KDP ve YNK, kendilerine sivil siyasette başat rakip olma sürecinde ilerleyen KİP’nin tasfiyesi için her tavize razı.

Tayyiban rejimi Kuzey Iraktaki varlığına meşruiyet kazandırmak için bile bu sefere çıkmak zorunda.

Ruslarla pazarlık masalarından edindiği tecrübe de bu yönü gösteriyor.

Fiili ve fiziki güç her zaman pazarlanabilir, takas edilebilir bir “değer.”

 

Mafyaya Af

Herşeyi çok açıkta yapmak zorunda kaldılar.

Bahçeli önce itibar sundu, sonra ziyaret etti.

Ardından galiba bir bir devlet güvencesi daha gerekti ki, tetikçiyi eski patronları Yavuz Ataç ziyaret etti.

En son M. A. Ağca ortaya çıktı.

Bunlar Ergenekon’un geçmişte bütün kirli, örtülü operasyonlarını yaptırdığı A takımı.

Dışarıdan bakıldığında Erdoğan af talebine karşı gönülsüz görünüyor.

Ama son zamanlarda kendi çatısı altında yarattığı “Osmanlı Ocakları” vb. paramiliter güçlerin yeterli tecrübesi olmadığını düşünüp, alttan alta böyle bir “kurmay heyetine” ihtiyaç duyması çok olası.

Farkında olmak gerekir ki, bu adamlar hafife alınamaz, yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

Kandil operasyonu Kürdistana, mafya öncülüğünde akgezenler Batı’ya, faşizmin son savunma hattı olarak görevlendirilmiş durumda.

Böylece hem seçim sürecini manipüle edecek, hem de seçimin kaybedilmesi koşulunda en kirli oyunlara kalkışabilecekler.

Bizim de bu gerçeği yeterince farkında olmayan herkese anlatmamız gerekiyor.

Özellikle de son 4 yıldır her türden provakasyon ve manipülasyona karşı başarılı bir tutum izlemiş olan HDP’nin aynı öncülüğü sürdürecek tedbirleri alması şart.

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Seçimlere 26 gün var.

Ve Türkiye’de solun yolculuğu bakımından tarihi gelişmeler oluyor.

Herkesin malumu,  “Türk” ve Kürt solu HDP ekseninde bir seçim bloku gerçekleştirdi.

Bu gelişme kendisinden çok daha fazlasına aday bir imkanı da iyice görünür hale getirdi.

Ülke, faşizmin kurulumunu tamamlaması dinamiği ile, redikal demokratik bir değişim sürecine girme ikileminin eşiğinde.

80 yılından itibaren sağa yatmış olan siyasi zemin, yeniden sola yatabilir.

Sol ülke yönetiminde belirleyici bir güce dönüşebilir.

Zaten faşist diktatörlük seçeneğinin bütün egemen sınıf fraksiyonlarınca, şerhen veya kerhen desteklenmesinin arkasında da bu gerçeği çoğumuzdan önce görmüş olmaları yatıyor.

Üstelik bu kez, içine girdiğimiz krizden ancak ve ancak özgürlükçü bir sol perspektifle çıkabiliriz.

Henüz kapitalizmden kopuş için bütün koşullara sahip olmayacağımız açık, ancak ilk kez bir geçiş süreci içine girmenin, büyük ölçüde kendi kendine yeten insan merkezli bir ekonomiyi kurmanın eşiğindeyiz.

Yeter ki bu gerçeği halka yalın ve somut biçimde kanıtlamak için gerekli çalışmayı gerçekleştirelim.

 

Hayal mi Gerçek mi

Bu iddiamı abartılı bulanlar, ülkedeki güç dağılımı ve siyasi eğilimlere baksın, HDP (SB) dışında kalan bütün partiler, ülkenin bekasını, yaşadığımız felaketlerin temel sebebi olan küresel ve yerel kapitalizmin “sunacağı imkan ve nimetlerde” görüyor. Ve bunu alenen itiraf ediyorlar.

Aralarındaki fark, bir kesim neoliberal politikalardan başka bir alternatif sunamazken, bir kısmı, anavatanı Avrupa’da bile miadını doldurmuş, topluma vereceği hiç bir şey kalmamış, insan ve emekçi düşmanı neoliberal politikaların ajanı olmuş, sosyal demokrasi programlarıyla “kurtuluş” vaadediyorlar.

Hiç birisi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı net, açık tedbirler öneremediği gibi, sebebleriyle ilgili de her hangi bir radikal reform yaklaşımına sahip olamıyor.

CHP, İYİP, AKP, MHP, hepsi de devlet ve sermayenin kuruluşları.

Devlet ise emperyal güçlerle, yerel egemen sınıfların, büyük sermayenin uzlaşma alanı.

Bu o kadar tarihi ve köklü bir erkek ittifakı ki, devletin ve onun kuruluşu partilerin bu güne kadar, kadınlar, çocuklar, çalışan sınıflar, ezilenler, yoksullar lehine sağladığı tek bir gerçek yasa, tek bir gerçek ilerleme, yazmıyor tarih.

Bu kadar bilinçli, kararlı, inatçı bir tarafgirlik tesadüf olabilir mi?

Üstelik, kapitalist yola inanan bir çok otorite neoliberal yolun tıkandığını, tükendiğini, kapitalizmin mevcut krizine ilaç olamayacağını itiraf ettiği bir dönemdeyiz.

Emperyal ülkeler, kendi iç krizlerini, bizlerden ithal ettikleri kaynaklarla kısmen subvanse edebilse de, “gelişmekte olan ülkeler”in böyle bir imkanı kesinlikle yok.

Bunun anlamı sermaye kesimine göbekten bağlı olan ülke sermaye sınıflarının da özerklik talep edecek, farklı çareler tartışacak cesareti kalmadı.

Şimdi zaman birbirlerine sıkı sıkıya sarılma zamanı.

Millet ittifakı kazanırsa ülkede görece bir serbestleşme ve “normalleşme” olma ihtimali yüksek görünüyor; bu elbette bizim lehimize bir durum.

Ancak ekonomik vaatlerinin birini bile gerçekleştiremeyeceklerini birlikte göreceğiz.

Çünkü ne küresel ne yerel sermayenin özellikle ekonomide demokrasinin zerresine tahammülü yok.

Peki halklar bu gerçeği görmüyor mu?

 

Reform ve Devrim

Halk bu gerçeği her zaman ve her ülkede görür.

Sorun, ortada yönelebilecekleri bir alternatifin olmamasıdır.

Ülke tarihi içinde bizler hiç bir zaman gerçek bir alternatif, kurucu bir irade olarak algılanacak bir tarza sahip olmadık.

Gelenekçi solun gözlerini kapatan elitizminin kökeninde, bu gerçeği görenlerin isyan etmesi gerektiği yönündeki romantik düz mantık yatıyor.

Dünya’da tasarlanmış bütün eğitim metodlarının değişmezi; “anlatmakla değil, göstermekle öğretebileceğiniz” bilgisidir oysa.

Bunu bilmeyen ya da unutanların işçi sınıfına bir yandan mistik roller ve anlamlar yükleyip, bir yandan da onları “bilinçlendirilecek kandırılmışlar” olarak görme hali için hangi sıfatı kullanmak gerektiğine siz karar verin.

Halk bütün bu gerçeği görür görmesine de, yerine ne koyarsa bu melanetten kurtulabileceğini bazıları görebilir.

Ta ki, o bazıları, yani “öncüler” çıkıp, mevcudun yerine konulabilecek olanı, halka gösterinceye kadar da bu böyle sürüp gider.

Alternatifin halka gösterilebileceği biricik alan ise gündelik hayattır.

Eğitimdir, ekonomidir, sağlıktır, ulaşımdır, konuttur vb.

Gündelik hayat içinde halkın faydasının ne tür bir işleyişle, ne türden yasalarla mümkün olacağını gösterebilmek de reformlar için mücadelenin ta kendisidir.

Sol bunu yapmaz, halka soyut sloganlarla kendini anlatmaya çalışırsa, yakın tarihimizde çarpıcı örneklerini gördüğümüz yenilgiler ve izolasyon kaçınılmaz olur.

Halk çaresizlik içinde en iyi bildiği ve yaptığı şeyi yapmayı sürdürür; mevcutlar içinde kendisine en iyi vaatleri sunanın arkasından gider.

Burası tam da reformlar için mücadele ve devrim için mücadele geriliminin (dikotomi) önem kazandığı yerdir.

Sosyalizm belki de ilk büyük yenilgisini bu iki temel mücadele eksenini, birbirinin karşısına koyarak, dahası birbirinin rakibi yaparak yaşadı.

Çünkü ondan sonraki bütün hatalar, bu “yeni” zihniyetin izlerini taşır.

Devrimciler ve reformcular olarak bölündük; devrimciler isyan hakkına sahip çıktı, reformcuların pasifizmine düşman oldu; reformcular isyan hakkını kriminalize etti, devrimcilere düşman oldu.

Dünya’da da Türkiye’de de bu zihniyet, sola damgasını vurdu.

İşte tarihen ilk kez HDP, bu iki temel ekseni yeniden siyasi uslubunda birleştirebilecek yeni bir siyasi tarzın yeşermeye başladığı zemin.

 

Kadın ve “Kürt Sorunu” beyannameleri

Bunun kanıtı HDP’nin kadın beyannamesi ile kürt sorunu beyannameleri.

Bu iki beyanname başlı başına anlatmak istediğimin kanıtı niteliğinde.

Yani HDP belki henüz kültür, ulaşım, konut, tarım, istihdam, finans vb. konularda kurucu bir iradenin niteliklerine uygun metinlere ulaşamamış; ama kadın ve kürt meselesi konusunda model değerde, çok somut ve yalın metinler ortaya koymuş durumda.

Her iki metin de ilgili oldukları alanlarda radikal demokratik reformlardan ne anlamak gerekir sorusuna da örnek birer yanıt niteliğinde.

Eğer kadın ve “Kürt sorunu” konularında olduğu gibi diğer alanlarda da – geniş bir katılımla- derin bir çalışma gerçekleşse ve programımıza eklense, kurucu irade iddiasını taşıyan tek odak olduğumuzu kanıtlayabileceğiz.

Bu da HDP’ye oy vermek için çok güçlü bir başka neden.

 

HDP : sol, bağımsız, kitlesel ilk ana muhalefet hareketi.

Bütün partiler seçim beyannamelerini yayınladılar.

Cumhur ittifakı ile millet ittifakı temelde kapitalist yolda yürümeyi seçtiklerini beyan ettiklerini gördük.

Aralarındaki fark CHP’nin ortaya koyduğu kendisi için yeni olan bazı yaklaşımlar.

Burada not düşmek gerekir; Selin Sayek Böke’nin sosyal demokrat programını bile tamamiyle benimsemeye cesaret edememiş; Liberal Kemalist bir çizgi oluşturmaya çalışmışlar. Bir oksimoron yani.

Milletvekili listelerinde de “sol” olarak adlandırabileceğimiz bütün unsurları temizleyerek, fiilen siyaset sahnesinin solunu bizlere terketmeye karar vermiş görünüyorlar.

HDP’nin programatik gelişimi, siyasi uslubu, kitleselleşme hızı, devletin bütün tasfiye çabasına karşı cesaret ve kararlılıkla direnme yeteneği, CHP’nin kuruluşundan bu yana sola dalgakıran olma rolünü taşımasını imkansızlaştırmış görünüyor.

Bu da tarihi bir an.

Solun yeniden toplumun vicdanı olma ayrıcalığını elde etme anı.

Para ve kar merkezli çürümenin, toplumsal yozlaşmanın, köleleşmenin yerine, özgürlük, dayanışma, barış, diyalog, diğerkamlık, özgüven, dürüstlük, içtenlik, şeffaflık gibi değerlerin geçme zamanı.

İşte, kendisini demokrat ve solcu gören herkesin HDP’ye oy vermesi, ülkede sol değerlerin yeniden güçlenmesi bakımından da çok önemli.

 

HDP’nin siyaset alanındaki etkileri

Burada çok önemli ve hasret kaldığımız bir olguyu daha farketmemiz gerekli.

KÖH’nin 40 yıllık, HDP’nin 4 yıllık mücadelesi, CHP, İYİP, SP hatta AKP üzerinde alışık olmadığımız türden bir etki yaratıyor.

Aslında biz sosyalistler son elli yıldır reformlar için mücadeleyi reddedip, bu rolü burjuva partilerinin algı operasyonlarına teslim ettiğimiz için, tanık olmadığımız bir yeni durumla karşı karşıyayız.

Sistem partilerinin tamamı bu seçim beyannamelerinde, meşrebine ve temsil ettiği sermaye/devlet fraksiyonuna göre, HDP’nin zorlamasıyla hiç ağızlarına almayacakları talep ve ifadeleri yazdılar ve miting meydanlarında dillendirdiler.

Akşener’in, Demirtaş’ın hapisten çıkmasından tutun, – gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla kabilinden – Çerkez soykırımını anmaya varıncaya kadar, kendisinden beklenmeyenleri yaptığını izledik.

Ha keza SP başkanı Che’yi referans yapmaya kalkıştı. Demirtaş’ın serbestliğinden yana açık tavır aldı. Kürt halkıyla ilgili olumlu, ılımlı cümleler kurmayı sürdürüyor.

CHP ise çok daha ilginç, üzerinde başlıca durulması gereken bir şey yaptı.

Bir yandan, içindeki “sol”u temizleyip, AB yerel yönetimler şartının kabulü, ana dilde öğretim, kadın bakanlığı gibi kendi açısından devrim niteliğinde açıklamalarda bulunmak zorunda kaldı.

CHP(TSKP)’nin “üst aklı” yeni bir stratejiye mecbur olmuş görünüyor.

(CHP ye oy vermiş bütün demokratları tenzih ederim)

Kürtlerle stratejik savaş yerine stratejik ittifak eğiliminin alametlerinden söz ediyorum.

Bu da müesses nizamın bir kanadındaki bir strateji değişikliğine denk düşüyor muhtemelen. (Bu, başlıca başka bir yazının konusu)

Kaldı ki, bütün bu örnekler, yalnızca CB seçimi için muhtaç oldukları desteğimizi kazanmak için takılmış şirinlik muskaları bile olsa; hareketimizin bütün çalışan sınıflara, yoksullara, kadınlara ve gençlere doğru genişlemesi, bu yönde davranma mecburiyetlerine istikrar kazandıracaktır.

Hem hısımların hem de hasımların dizilişini ve stratejilerini etkileyebilmek, ana muhalefet olmaktan başka bir anlam taşıyor mu sizce?

Bu gelişmelerin derinleşmesini ve süreklilik kazanmasını isteyen herkes bu nedenle HDP’ye ve Demirtaş’a oy vermelidir.

 

Son söz yerine

Bir kez daha tekrar etmeye değer.

HDP’nin kadın ve Kürt Sorunu beyannameleri gibi diğer bütün sorun alanlarında programlara ihtiyacımız var.

Seçimden hemen sonra, bu sorun alanlarının programlarını üretmek için acilen o alanların uzman emekçileriyle geniş katılımlı çalıştaylar düzenlemeliyiz.

HDK/HDP geleneksel sol gibi bir avuç parti bürokratının kararlarına değil, halkın içinden süzülüp gelen stratejilere bakar.

Nasıl ki, kadın ve Kürt sorunu beyannameleri öznelerinin çok geniş bir katılımıyla biçimlendiyse; sağlık, eğitim, kültür, ulaşım, konut, tarım vb. bütün alanlardaki kollektif akıl kendi program maddelerini aynı değerde yazacak niteliktedir.

Bir başka ifadeyle HDP çatısı altında oluşan blok, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesini mükemmelen temsil edebilecek kapasitededir.

Öte yandan, Kadın ve Kürt sorunu alanlarında ortaya konulan model, bütün solun birliği için de çok önemli bir zemin  oluşturacaktır.

Böylece sol, politika teorisi alanında birlik aramayı bırakıp, olması gerektiği gibi, program etrafında birlik arayacak; kalıcı ve köklü bir alternatif sol blok program temelinde yaratılacaktır.

Bu, HDK’nın da yeniden diriltilmesi ve asli görevini gerçekleştirmesinin fırsatıdır.

24 Haziran’da herşey olabilir, iç savaş bile çıkartmakta tereddüt etmeyebilirler.

Hiç bir koşul siyasete bu tarzda bakmamızın önüne geçmemelidir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, Kürt Özgürlük Hareketi Suriye’de yangının, savaşın ortasında yeni bir toplum sözleşmesi geliştirmeyi, eğitim, hukuk, ekonomi vb. konularda alternatif bir program ortaya koymayı ve bu programı Kürt halkının dışındaki halklara da benimsetmeyi başardı.

Biz de yapabiliriz.

“İnanın, yapalım”


A. Halûk Ünal

Yeni bir parlemento ve Başkanlık seçiminin arifesinde, muhalefetin hiç bir kesiminde değinilmeyen bir konuda, “uzaklardan” bir tartışma başlatmak, bir öneri paketi sunmak, belki ülke içindeki kimi politika yapıcılarının dikkatini çekebilir.

Önemli olan yazıdaki görüşlerin benimsenmesi değil, bu tartışmanın fikri mutabakat ya da aşkınlığa sebeb olmasıdır.

Elbette böyle bir tartışma bütün kültür, sanat emekçilerinin katılımıyla yapılabilmeli, en geniş katılımla ülkemizin “Alternatif Kültür Politikaları” tanımlanabilmeli.

Henüz bu alanda ne yazık ki HDP de dahil kimse tek cümle sarfetmedi.

Açıklanacak beyannamelerde, başkan ve milletvekili adaylarının kitlelerle iletişiminde bu alanda da söz kurmaya başlamamış olmak hiç bir gerekçeyle affedilemez.

Çünkü, kültürel mücadele alanı, bütün siyasi, askeri, diplomatik süreçlerin noktasının konulduğu alandır.

Kültürel mücadelede kazanamayan, diğer alanlardaki bütün kazanımlarını da yitirmeye mahkumdur.

Kültürel mücadele tarafı olduğumuz değerler mücadelesinin ta kendisidir.

Kültür reform programı tartışmasına gelmeden önce bir kaç genel belirlemeyi yapmadan geçmek metnin anlaşılmasında bazı eksikler yaratabilir.

Türkiye’de kültürel mücadele tarihen iki ana akım arasında gelişti.

Kolay anlaşılırlık amacıyla birisine Kemalist modernizm diğerine ise İslamcı modernizm diyelim, şimdilik.

Bu akımların her ikisi de “kamusal alanı” özgürlükçü, çoğulcu bir tarzda düzenlemek yerine, kendi kültürel kodlarını bu alana egemen kılmanın mücadelesini verdi.

Her ikisi de bir madalyonun iki yüzü gibi, eril, tekçi, devletçiydi.

Birinciler kapitalist moderniteye sırtlarını dayamış olduklarından küresel güçlerin, “kültürel şebekelerin” ve kültür sermayesinin desteğini arkasına aldı.

Elbette bunun bir “tutarlılığı ve sirayet ediciliği” vardı.

Yelkenlerini küresel rüzgarlardan, akıntı yönünde şişirdiler.

İkinciler ise, bu açıdan çok daha saçma bir denklemin üzerinde durmaya çalıştılar. Bir tür oksi moron.

Onlar da, bir yandan küresel sermayenin neoliberal politikalarını uygularken, kamusal alanı islami eğilimle işgal etmeye, ötekileri bu alandan kovmaya çalıştılar.

İslamcı bir aydınlanma hayali, böyle bir hayali görenlerin kaçınılmaz başvurmak zorunda olduğu İbni arabi, İbni Haldunların kuşağına dokunamadığı gibi; bu konuda ana sütunlardan biri olabilecek alevi bektaşi kültürünün, malum nedenlerle, yakınından bile geçemediler.

İkinci eğilimin birinciler karşısında bizzat Erdoğan’ın ağzından yenilgi itirafı yapmasının sebebi kabaca bu paradokstur.

Görülmüştür ki, İslamcılığın Kapitalist modernite karşısında ne bir direnci ne de üretebileceği bir alternatif söz konusudur.

 

Kültür tanımı

Madem ki, kültür programı için bir tartışma zemini kuracağız, ve programın ana başlıklarını ortaya koymaya çalışacağız, önce referans olarak genel geçer bir kültür tanımını hatırlamakta yarar olabilir.

Kültür,insanlığın ürettiği, yarattığı bütün maddi ve manevi değerlerin toplamıdır.

Ne yazık ki, hemen hemen bütün sözlüklerde yer alan bu tanım ansiklopedik bile sayılamaz.

Çünkü tarihsel olarak insanlık bu değerleri devralmak ve yeni değerleri yaratmakla kalmamış, değişik çıkar birlikleri ve kimlikler içinde (cins, din, halk, mezhep, sınıf) bu değerleri yeniden ve yeniden anlamlandırmış ve kurgulamıştır.

Bu nedenle kültür, binlerce kurgunun toplamından oluşan bir çokluktur, aynı zamanda.

 

Tüketim Kültürü

Yukarıda ifade ettiğim bütün kurgular  kapitalizm zemininde bir kez daha derin bir restorasyondan geçmiş ve hepsinin merkezine para/kar yerleşmiştir.

Yani kapitalizmin yarattığı en büyük devrim, insanlığın binlerce yıl ürettiği kültürel kurguları, yeniden para ve kar merkezli olarak kurgulamış, kültür dediğimiz hazineyi dinlerin elinden alıp, yeni din milliyetçilik ve yeni tanrı Para’ya teslim etmiştir.

Ki, bu da beş bin yıllık gelenekle uyumlu olarak eril bir tanrıdır.

Bu gün kendisine demokrat diyen herkesin, para tanrısının tebası olmaktan çıkıp, yeniden insan merkezli bir kültürel kurguyu güncelleme çabasına katılmasından başka bir çaremiz yok..

Seküler mahallenin kültürel reform programını tam da bu hedeflere göre kurgulamak zorundayız.

 

Kültür Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması.

Kültür Bakanlığı, Kemalist Türkçü ideolojinin toplumda yaygınlaştırılıp derinleştirilmesi amacıyla kurulan bir devlet organı.

Neoliberal politikalarla birlikte Kültür ticaretin konusu haline gelince, Turizm Bakanlığı ile birleştirildi.

Bizim ilk işimiz bir geçiş süreci yaklaşımıyla, Kültür Bakanlığını Turizm’den ayrıştırmak olmalıdır.

İkincisi, Kültür Bakanlığı bütçesininin büyütülmesidir. Bunun için hiç tereddüt etmeksizin milli savunma bütçesini küçültmeyi düşünmeli; en etkili ülke savunmasının, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir ülke yaratmak olduğu unutulmamalıdır.

Üçüncüsü, kuruluş yasasında amaç maddesine sivil veya üniformalı bürokrasinin halka hizmet için varolduğunu, halkın cebinden toplanan parayla maaşını aldığını çok iyi anlamasını sağlayacak bir kuralı yazmaktır.

Dördüncüsü, bu kurumda görev almanın tek ölçütünün liyakat, mesleki yeterlilik olmasını sağlamaktır.

Kültür Bakanlığının asgari amacı, Anadolu’nun bütün kültürel birikimini korumak, bütün kimliklerin özgürce kendisini geliştirmesini ve topluma tanıtmasını; sanatın ve sanatçının hiç bir sınırlama olmaksızın, özgürce kendisini geliştirmesinie ifade etmesini ve bu doğrultuda öz örgütlenmelerini yaratmasını sağlamak olmalıdır.

Sonuncu ve önemli değişiklik de Bakanlığın faaliyetlerinin kültür ve sanat emekçilerinin öz örgütlerince denetimini sağlamaktır.

 

Kültürel varlıkların korunması

Kültürel varlıkların korunması, bakımı ve tanıtımı, özel ve kapsamı karmaşık bir alandır.

Bu alanda doğru ve verimli bir faliyet için ülkede yaşayan bütün kültürel topluluklarla, yani kültürü yaratanların torunlarıyla, bu kültürü bilimsel olarak değerlendirecek bütün uzmanlık örgütlerinin geniş, demokratik bir işbirliğine ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Bir kaç bürokratla bir kaç uzmana teslim edilemeyecek kadar önemli olan bu alanda, liyakata dayalı, yetkin, bilimsel bir meclisin yönetimine ve bütçelendirmesine imkan verilmek zorundadır.

 

Sanatçılara özgürlük ve bağımsızlığın anahtarı olan öz yönetim araçlarını sunacağız.

Sanatın bütün alanlarında, Sinema, plastik sanatlar, müzik, sahne sanatları, edebiyat vb sanatçıların öz örgütlenmelerinin sağlanması, her tür yasanın işleyişinin de güvencesi olacaktır.

Sanatçıların insan olmaktan gelen temel haklarının korunması ve geliştirilmesi.

Sağlık, konut, işsizlik parası, emeklilik vb. haklarını güvence altına almak gereklidir

Sanatçıları Kültür endüstrisinin vahşi politikaları karşısında korumak, onları ucuz iş gücü olmaktan kurtarmak, özgürlük ve bağımsızlığın temelidir.

Bütün ülkedeki çalışma yasalarında yapılacak köklü değişikliklere parelel olarak, bütün profesyonel sanatçıların sendikalaşma hakkı da bu temelin harcında olmak zorundadır.

Üretim sürecinde sanatın ve sanatçının desteklenmesi.

Yine Kültür Endüstrisi’nin tekelci, popülist politikaları karşısında, sanatın değerini, derinliğini ve insana faydasını artırmanın tek yolu, sanatı ve sanatçıyı üretim sürecinde kamusal fonlarla desteklemektir.

Bu konuda ilk kırılması gereken anlayış, devletle kamunun farklı kavramlar olduğudur.

Hazine, devletin (sultanın) değil kamunun, yani halkın kasası olduğunun anlaşılmasını sağlamamız gerekir..

Halk bu parayı, kendisinin tek tek veya birleşerek de olsa yapamayacağı büyüklükte “ ulusal” yatırımları gerçekleştirmek için toplar ve planlar.

En büyük yabancılaşma bu alanda yaratılmış, devlet kasası/parası diye bir kategori yaratılıp, halka kendi parasına dilenci olma hakkından başkası bırakılmamıştır.

 

Türkiye Sanat Kurumu

Türkiye Sanat Kurumu, bütün temel sanat alanlarındaki kurumlaşmaların çatı organizasyonudur.

Bu kurumlaşmaların çerçevesini ve işleyiş şemalarını elbette bizzat ilgili alanlarda faliyet gösteren sanatçılar yapmalıdır.

Bir iğretileme ve örnek olarak yazmak gerekirse, Sinema Kurumu, Edebiyat Kurumu, Müzik Kurumu, Sahne Sanatları Kurumu vb. genel bütçedeki kültür bakanlığı bütçesinden pay alan ve bu payı kendi bağımsız inisiyatifleriyle kullanan kurumlar olmak zorundadır.

Bu kurumlar, ülkedeki sanat politikalarının oluşturulmasına, üretim sürecinde sanatçıların ve sanat tüketicisinin desteklenip geliştirilmesinin yol ve yöntemlerine, seyircilerin öz örgütleriyle birlikte karar vermelidir.

Kurumun, çok kültürlü, çok dilli, ademi merkeziyetçi bir yapıyla kurulması, adalet ve eşitlik ilkesi bakımından önemli bir temel teşkil edecektir.

 

Belediyeler ve kültür sanat politikaları

Belediyeleri tartışmadan bu konuyu tartışmanın güçlüklerinin farkındayım.

Ama HDP’nin programı yerel yönetimlere öz yönetim modelini önerdiği için, bu yaklaşımın uzantısı olarak devam edebileceğim kanısındayım.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne Kültür Bakanlığı bütçeleri de Belediye bütçeleri de  büyük ölçüde birer arpalık konumundadır.

Bunun değişmesi için Kültür Reformu, belediyelerin kültür ve sanat alanındaki faliyetlerinde köklü bir zihniyet ve model değişimini hedeflemelidir.

Elbette bu değişimin temeli, belediyelerin küçük birer devlet  olmaktan çıkıp, halkın yerel yönetimlerine dönüşmesidir.

 

Yerel yönetimlerin kültür ve sanat meclisleri kurulmalıdır

Her yerel yönetim kendisini temsil ettiği yerelin kültürel çokluğunu, zenginliğini geliştirmekle yükümlü görmek zorundadır.

Bu da her yerel yönetimin kendi hakikati üzerinden özgül bir kültürel politika oluşturmasını gerketirir.

Yerelde varolan bütün inançlar, halklar, kimlikler kendilerini özgürce, sınırsız olarak ifade edebilmeli; “ötekilerle” birarada ve barış içinde yaşamanın imkanlarını zenginleştirebilmelidir.

Barışı ve dialogu kuracak olan, birbirini tanımak ve anlama imkanlarının zenginleşmesidir. Bu da kültürel ve sanatsal üretimin zenginleşmesine bağlıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için, yerelde kültür ve sanat alanındaki bütün örgütlenmelerin temsil edileceği bir meclis, belediyelerin kültür ve sanat politikalarını belirlemelidir.

Ayrı bu meclislerin aldığı kararlar,  kültür bakanlığının yıllık planlamalarına, fon destek politikalarına da temel teşkil etmelidir. (Bu yapının İl kültür müdürlükleriyle resmi ve organik bir ilişkisinin kurulması ise çok daha etkili sonuçlar verecektir.)

Yerelde nitelikli sanat üretiminin, genç sanatçıların yetiştirilmesinin, bütün kimliklerin özgürce kendisini ifade edebilmesinin de garantisi yine yerel yönetimlerdir.

Profesyonel sanata katkının yanısıra, amatör sanatçıların da eğitiminin, gelişiminin, özgürce kendisini ifade edebilmesinin güvencesi olmalıdır.

 

Fikri mülkiyet hakları

Her ne kadar, AB ile görüşme süreci tamamlanmış bölümlerden biri olsa da, 15 yıldır İslamcı Türkçü zihniyetin engellemeleri bir yandan, kültür sermayesinin engellemeleri diğer yandan, adına uygun bir yasanın çıkması engellenmiştir.

AB standartlarında bir yasanın nasıl dejenere edilebileceğinin mükkemmel bir örneğini yaşadık.

Elbette AB yasalarını kutsamak doğru değil.

Ama bilmeliyiz ki, her alanda olduğu gibi bu alanda da AB standartları, o alanın emekçileriyle AB sermayesinin mücadelesi sonucu oluşan demokratik kazanımları ve dengeleri temsil etmektedir.

Sonuç olarak; FMH’larının ülkemizdeki durumunu sevgili Av. Sabri Kuşkonmaz’ın veciz cümlesiyle özetleyeyim; “haklısın, mahkemede belki alırsın.”

Oysa fikri mülkiyet hakları, bütün yaratıcıların en temel gelir kaynağı olmalıdır.

Bu yasanın da bütün sanat alanlarının temsilcilerinden oluşan bir mecliste, bakanlığın dayatmacı, devletçi, merkeziyetçi zihniyetinden uzakta yeniden düzenlenmesi ve yasalaşması sonn derece acil ve yaşamsal bir konudur.


Demokratik Suriye Meclisi (MSD), işgalci Türk devletinin Efrin’deki savaş suçlarına ilişkin hazırladığı raporu açıkladı.

ANF

Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Efrin’de işlenen savaş suçlarına ilişkin hazırladığı raporu dün Qamişlo’daki merkez binasında açıkladı.

Raporda, Efrin’e 20 Ocak’ta başlayan saldırılardan şimdiye kadar yaşanan tüm gelişmeler ele alındı. Türk devletinin sivillere yönelik saldırıları tüm detaylarıyla raporda yer alıyor.

Raporun tam metni şöyle:

“İşgalci Türk devleti ile kendisine bağlı kendilerini Suriye muhalefeti olarak tanımlayan barbar çete grupları, 20 Ocak 2018 tarihinde Efrîn Kantonu’na yönelik işgal saldırılarına başladı. Suriye’nin en güvenli ve huzurlu bölgesi olan Efrîn’e yönelik ellerindeki tüm savaş argümaları ile barbarca saldırılar gerçekleştiren Türk devleti, bu saldırılarda gerçeklikten uzak bahanelerin ardına saklandı. Suriye yönetimine hiçbir saygı göstermeyen Türk devleti, saldırılarıyla beraber tüm uluslararası kanunları ve komşu ülke ilişkilerini çiğnemiştir. Türk devleti tüm dünyaya Suriye toprağını işgal edeceğini duyurdu.

Uluslararası anlaşmalar ve savaş kanunlarını ayaklar altına alan Türk devleti, Efrîn’deki talan ve hırsızlığın yanı sıra demografik yapıyı değiştirme politikalarını pratiğe geçirdi. Halklara yönelik ahlak dışı saldırılardan da geri durmayan Türkiye, kentteki kutsal ve tarihi mekanları da barbarca bombalayarak tahrip etti.

Uluslararası Savaş Kanunu ve Kızılay’ın 2001 yılında kabul ettiği uluslararası anlaşmalara göre Türk devleti işgalcidir. Bu anlaşmanın 9. Bölüm 300’üncü maddesine göre Türk devletinin saldırıları işgal çerçevesindedir. Bu anlaşmaya göre Efrîn bölgesi düşman işgali altındadır.

Türk devleti uluslararası anlaşmalara göre aşağıdaki suçları işlemiştir;

1-Ulus ve mezheplerin yok edilmesi suçu

2-Roma Sistemi’ne 1998 yılında giren 7. Maddedeki grupları yok etme suçları

3-Kadın haklarının çiğnenmesi

4-Esirlerin öldürülmesi ve cenazelere yönelik işkence

5-Kanun dışı yargılamalar

6-Ganimet ve talan

7-Kitap, belge ve tarihi kalıntıların yakılması

8-Kutsal mekanların tahrip edilmesi

9-İnsan kaçırma, saklama, işkence ve tasfiye etme

10-Çocukların kaçırılması ve rehin alınması

11-Terörün finanse edilmesi olarak kabul edilen kaçırma ve zor kullanma

12-Yaşam alanlarına yönelik gelişigüzel bombardıman

Anlaşmanın birinci maddesinde (İnsanın cinsiyeti nedeniyle öldürülmesi kabul edilemez ve bu suçu işleyenler cezalandırılır) 12 Ocak 1951 yılında kabul edilen maddeye göre topluca yok etme uluslararası bir suçtur. Bu suçu işleyen taraflar cezalandırılır.

Anlaşmanın ikinci maddesinde de ulusal, mezhepsel ve inançsal toplulukların katledilmesi suçtur.

Türk devleti ve çetelerinin Efrîn’de aşağıdaki suçları işlediği tespit edilmiştir:

1-Ulus, mezhep ve inanç topluluklarının üyelerinin katledilmesi

2-Topluluk üyelerine zihni ya da fiziksel zarar verme.

İşgalci Türk devleti ve çeteleri Efrîn’de sivillere karşı her gün suç işlemektedir. Bu suçlar da uluslararası kanunlara aykırı suçlar da büyük bölüm oluşturuyor. Bu suçlar Cenevre’de 12 Ağustos 1949’da kabul edilen anlaşmaya göre insanlığa karşı suçlar kapsamına girmektedir. Roma Kanunlarına göre savaş suçları aynı zamanda insanlık suçlarıdır.

Türk devletinin Efrîn’deki insanlık suçlarına örnekler:

1-Efrîn’de sivil yerleşim alanlarına yönelik gelişigüzel bombardıman ve kent sakinlerine ait evlerin yıkılması

2-Sivillerin top atışları ve savaş uçakları ile isteyerek ve planlayarak hedef alınması

Türk devletinin Efrîn’de sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlar:

-Türk devleti 21 Ocak 2018’de Efrîn’in Enabke köyünde bulunan bir tavuk çiftliğini bombaladı. Bombardıman aynı aileden 8 kişi hayatını kaybetti.

-Türk devleti 23 Ocak 2018 tarihinde Cindirêsê ilçesine bağlı Dêr Belût köyünü füze ve top atışları ile hedef aldı. Bombardımanda 4 sivil hayatını kaybederken, 5 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 28 Ocak 2018 tarihinde Şêrawa bölgesindeki Koble köyünü bombaladı. Bombardımanda aynı aileden 8 sivil hayatını kaybederken, 7 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 31 Ocak 2018 tarihine Efrîn’in Eşrefiyê Mahallesi’ni füze ve top atışları ile hedef aldı. Bombardımanda bir çocuk hayatını kaybederken, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 21 sivil yaralandı.

-Türk devletinin saldırılarında yer alan çete grupları 1 Şubat 2018 tarihinde Kürt savaşçı Emîna Mustefa Umer’in (Barîn Kobanê) cansız bedenine işkence yaptı.

-Türk devleti 9 Şubat 2018 tarihinde top ve füze atışları ile Efrîn’in Basûtê beldesini hedef aldı. Bombardımanda bir çocuk katledilirken,9 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 22 Şubat 2018 tarihinde Efrîn’e geçmek isteyen sivilleri taşıyan konvoyu bombaladı. Bombardımanda biri sivil yaşamını yitirirken, 12 sivil de yaralandı.

-Türk savaş uçakları 2 Mart 2018 tarihinde Mabata ilçesine bağlı Kaxire köyünü bombaladı. Bombardımanda bir sivil yaşamını yitirirken, 5 sivil de yaralandı.

-İşgalci Türk devleti savaş uçakları ile 5 Mart 2018 tarihinde köylerinden ayrılan sivillerin bulunduğu konvoyu Raco ilçesine bağlı Berbenê köyü yakınlarında bombaladı. Bombardıman 3 sivil yaşamını yitirirken, 9 sivil de yaralandı.

-Ferferiyê köyü yakınlarında mayın patlaması sonucu 3 sivil yaşamını yitirirken, 8 sivil de yaralandı.

-Şeran ilçesine bağlı Meydankê Beldesi’nde 7 Mart 2018 tarihinde bulundukları aracın mayın patlamasının hedefi olması sonucu 2 sivil yaşamını yitirdi, 4 sivil ise yaralandı.

-Mabata ilçesine bağlı Gimrok köyünde 13 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 2 sivil yaşamını yitirdi.

-Raco ilçesine bağlı Bedînê köyü yakınlarında 13 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu bir sivil yaşamını yitirirken, 4 sivil de yaralandı.

-Türk devletinin 14 Mart 2018 tarihinde Efrîn kent merkezini bombalaması sonucu 8 sivil yaşamını yitirirken, 18 sivil de yaralandı.

-Türk devletinin 15 Mart 2018 tarihinde Efrîn kent merkezini bombalaması sonucu 6 sivil yaşamını yitirirken, 5 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 16 Mart 2018 tarihinde Efrîn’in Mehmûdiyê Mahallesi’nde sivilleri taşıyan konvoyu bombalaması sonucu aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 38 sivil hayatını kaybederken, 47 sivil de yaralandı.

-Efrîn’in Tirindê köyünde 18 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 4 sivil yaşamını yitirdi.

-Efrîn kent merkezinde 18 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 6 sivil yaşamını yitirdi.

3-Türk devletinin Efrîn’deki tarihi ve kutsal mekanlara yönelik saldırıları

-Türk devletinin tarihi Eyn Dara tapınağına yönelik savaş uçakları ile yaptığı bombardıman sonucu tapınak harabeye çevrildi.

-Êzidî Birliği Merkezi bombalanarak tahrip edildi

-Qerar Cernex Mezarı tahrip edildi

-Basûfanê köyündeki mezarlık bombalanarak tahrip edildi

-Barsa Xatûna Mezarı bombalanarak tahrip edildi

4-İşgalci Türk devleti bölgedeki gazeteci ve görevlerini sürdüren memurları isteyerek hedef aldı

-Türk devletinin bölgeye yönelik saldırılarını takip eden Gazeteci Bêrîvan Mustefa vurularak katledildi.

5- Türk devleti Efrîn Kantonu’ndaki dini mekanları, eğitim kurumlarını, hastaneleri ve sağlık merkezlerini bilinçli bir şekilde hedef alarak bombaladı.

6-Türk devleti kentteki savaşçıları tehdit etmek amacıyla sivil yurttaşlara sağlık malzemeleri ve yaşamsal ihtiyaçların götürüldüğü yolları bombaladı. Yine aynı amaçla kentteki su, elektrik ve altyapı bilinçli bir şekilde bombalandı.

*Türk devleti ve çetelerinin sivilleri kentten çıkardıktan sonraki hak ihlalleri

Efrîn’i Türkleştirme ve bölgenin demografik yapısını değiştirmek politikalarını sürdüren işgalci Türk devleti ve bağlı barbar çete grupları, bölgedeki insanlık dışı ve uluslararası yasakları çiğneyen uygulamalarını tüm dünyanın gözü önünde açık bir şekilde gerçekleştirmektedir. Türk devleti ve bağlı çete gruplarının Efrîn halkını zorla yerleşim alanlarından göç ettirmesinin ardından bölgedeki kimi hak ihlalleri şöyledir:

-Efrîn’deki öğrencilere zorla Türkiye bayrağı verildi ve çeteler ait kimi sitelerde bu çocukların zorla Erdoğan’a teşekkür ettiklerinin görüldüğü videolar paylaşıldı.

-Efrîn’de kalan sivillerin toplu bir şekilde göç etmesini sağlamak amacıyla sivillerin kaçırılmaktadır.

-Efrîn sakinlerinin bölgeden zorla göç ettirilmesinin ardından çeteler ve aileleri Ikbis ve Moska köyleri ile Şiyê ve Cindirêsê ilçelerine yerleştirildi.

-İşgalci Türk devletine bağlı çete grupları Efrîn’deki talan ve hırsızlıklarını sürdürdü. Efrîn kent merkezinden çekilen görüntü ve fotoğraflar ile El-Kaide’ye bağlı çete gruplarının kentteki dükkan ve sivil yurttaşlara ait evleri nasıl talan ettiği gözler önüne serildi.

-Kentteki tüm yönetim merkezlerinin ismi Türkçe ve Arapça’ya çevirildi.

-Kentteki tüm hizmet kurumları ve sağlık merkezlerinin faaliyetleri durduruldu ve bu kurumlar Ezaz’a taşındı. Türk devleti bu uygulaması ile Efrîn’i Ezaz’a bağlamak istemektedir.

-Bölgedeki kimi köyler tamamen boşaltıldıktan sonra askeri üs haline getirildi.

-Kentte kalan siviller radikal din eğitimine mecbur bırakıldı ve kadınlara çarşaf giyme zorunluluğu getirildi.

-Êzidî halklar zorla Müslümanlaştırıldı ve zorla camilere götürüldü.

-Barbar çete üyeleri kentteki birçok gencin kafasını kesti. Bu gençlerden sadece Şeran ilçesinde yaşayan Miheme Horo ve Yelandoz köyünde yaşayan Elî Yûnis’ın kimlik bilgileri tespit edilebilindi.

-Efrîn’deki birçok genç kadın kaçırıldı.

-Kentteki şehit yakınları kaçırılıyor.

-Efrîn ve köylerine yaklaşık 4 Bin çete ailesi yerleştirildi.

-Kefer Cenê Beldesi yerleştirilen çete aileleri ile tamamen Araplaştırıldı.

-Kefer Sefrê köyüne en az 300 çete ailesi yerleştirildi.

-Çete grupları kentteki birçok sivili kaçırırken, bu yurttaşlardan Welat Enwer Hemdûş (40) ve Yekbîn Enwer’in (38) kimlik bilgileri tespit edildi.

-Aralarında çocukların da bulunduğu birçok kadın taciz ve tecavüze maruz kaldı.

-Sivillerin en insani hakları bile ellerinden alındı. Yurttaşların saldırılarda yaşamını yitiren yakınlarının cenazelerini teslim almasına izin verilmiyor.

1-İşgalci Türk devletinin 20 Şubat’tan Mart ayına kadar süren saldırılarında yaşamını yitiren çocuk, kadın ve yaşlılara ilişkin bir rapor hazırlandı.

-İşgalci Türk devleti ve çetelerinin bu süre zarfındaki saldırılarında 56 kadın şehit düştü. Bu kadınların kimlik bilgileri hazırlanan özel raporlar ile belgelenmiştir.

-İşgalci Türk devletinin bu süre zarfındaki saldırılarında 46 çocuk şehit düştü. Çocukların şehadet yerleri ve kimlik bilgileri raporlarla belgelenmiştir.

-Efrîn’e yönelik saldırılarda şehit düşen sivillerin sayısı hazırlanan raporlara göre 157’dir.

-Türk devleti ve çetelerinin saldırılarında şehit olan sivil olmayanların sayısı 525’e ulaşmıştır.

2-İşgalci Türk devleti ve barbar çetelerinin Efrîn’e yönelik saldırıların ilk gününden şu ana kadar yaralanan aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu siviller ile sivil olmayanlar tek tek raporlarla belgelenmiştir.

-Türk devletinin saldırılarında kimlikleri tespit edilen yaralı çocuk sayısı 155’tir.

-Saldırılarda yaralanan kadın sayısı 104’e ulaşmıştır.

-Farklı yerlerinden farklı şekilde yaralanan sivillerin sayısı 448’dir. Yaralıların kimlik bilgileri ve yaralanma şekilleri belgelenmiştir.

*Efrîn’e yönelik saldırılar nedeniyle yaşam alanlarından ayrılmak zorunda kalan sivillere yönelik geniş bir rapor hazırlanmıştır.

Demokratik Özerk Yönetimi, devam eden barbarca saldırılar karşısında sivil katliamının önüne geçmek amacıyla 16 Mart 2018 tarihinde, sivilleri Şêrawa, Nubil, Zehrai ve Şehba bölgelerindeki güvenli alanlara götürme kararı almıştır.

Efrîn’in güneyinden göç etmek zorunda kalan sivillerin sayısı 300 Bin’e ulaşmıştır. Bu siviller Til Rifet ve Şehba bölgelerine geçmiştir. Til Rifet’te 160 Bin sivilin adı kaydedilmiştir. Geriye kalan siviller de Şêrawa, Nubil ve Zehrai bölgelerine geçmiştir. Birçok aile Heleb’e geçerken, Bin 500 ailenin Minbic’e geçtiği belgelenmiştir. Az sayıda Efrînli aile de Fırat’ın doğusundaki Kobanê, Qamışlo gibi kentlere geçmiştir.

*Efrînlilerin yerleştiği kamplardaki ihtiyaçlar:

-Şehba Halk Belediyesi tarafından Efrîn Kanton Yönetimi, Heyva Sor a Kurd ve kimi insani kuruluşların da desteğiyle Fafîn ilçesinde kamp kurulmuştur. Bu kampta 850 çadır kurulurken, buradaki yurttaşlara yapılan yardımlar ise ihtiyacı karşılamamaktadır. Bu kamptaki Efrînlilerin sayısı 15 Bin’e ulaşırken, kamptaki artan nüfus ve yardımların yetersizliği nedeniyle yeni bir kamp kurulması kararlaştırılmıştır.

Kampta;

-Kurulan çadır sayısı ailelerin sayısına göre çok azdır.

-Sağlık malzemeleri ve acil durum için malzemeler de sıkıntı yaşanmaktadır.

-Bölgede ambulans ve gezici sağlık merkezlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

-Doğum polikliniklerine ihtiyaç duyulmaktadır.

-Şeker ve cilt hastalarının acil desteğe ihtiyacı vardır.

-Çocuklar için acil ilaç ve süt ihtiyacı vardır. Çocuklar için yine kıyafet ihtiyacı bulunmaktadır.

-Sivillerin yıkama ve içmek için çok acil temiz suya ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ihtiyacın bir an önce karşılanmaması halinde bulaşıcı hastalıkların baş göstereceği öngörülmektedir.

-Cilt hastalıklarına yakalanan Bin 700 hastanın acil tedavi ihtiyacı bulunmaktadır.

Efrîn’de yaşayan halklar, işgalci güçlerin adına “Zeytin dalı” verdikleri çok şiddetli ve barbarca saldırılara maruz kaldı. Suriye’deki tüm hak ihallarini kınıyor ve bu hak ihlallerinin kurbanı olan ailelere desteğimizi belirtiyoruz. Suriye’deki savaşta hayatını kaybeden tüm yurttaşların ailelerine başsağlığı dileklerimizi ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

İşgalci Türk devletinin tüm Suriye halklarına yönelik gerçekleştirdiği barbarca uygulamaları nefretle kınıyoruz. Kaçırılan yurttaşların hayatından endişe ediyoruz ve uluslararası topluma bu durum karşısında görev ve sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yapıyoruz.

Türk devletinin barbarca uygulamaları nedeniyle Suriye’deki savaşın çözümü ve teröre karşı sürdürülen direniş sekteye uğramaktadır. Uluslararası kanunların da öngördüğü şu taleplerde bulunuyoruz:

-Efrîn işgali meşru olmayan, BM ve uluslararası kanunlara aykırı bir yönelim olarak kabul edilmelidir. Tüm işgalci güçlere çatışmasız ve hesapsız bir şekilde Efrîn başta olmak üzere işgal ettikleri alanlardan bir an önce çıkması için baskı uygulanmalıdır.

-Hiçbir meşruiyeti bulunmayan işgalci Türk devletinin Efrîn’deki işgalini BM ve uluslararası kanunlara aykırı bulduğumuz için lanetliyor ve şu taleplerde bulunuyoruz;

1-İşgalci güçler hiçbir şart ve koşul belirtmeden bir an önce Efrîn ve işgal ettikleri tüm Suriye topraklarından çıkmalıdır.

2-Türk devletinin Efrîn’deki işgalinin tehlikesi ve Kuzey Suriye’de gerçekleştirdikleri tüm insan hakları ihlalleri belirlenmelidir.

3-Kaçırılan kişilerin akıbetleri hakkında bir an önce bilgi sahibi olunmalı ve bu kişiler hiç vakit kaybedilmeden serbest bırakılmalıdır. Tüm güçler kaçırılan kişilerin yaşadığı zararın bedelinin yerine getirilmesi için mecbur bırakılmalıdır.

4-Kaçırılan kişilerden halen hayatta olanların tespit edilmesi ve katledilenlerin hesabının da sorulması için bir an önce harekete geçilmelidir.

5- Efrîn’deki insan hakları ihlallerinin tespit edilmesi için bölgedeki insan hakları ve kadın hakları örgütlerinden oluşan bağımsız, tamamıyla tarafsız ve işlerini şeffaf bir şekilde sürdüren bir komite kurulmalıdır. Efrîn’de ölüm ve yaralanma gibi ihlalleri gerçekleştiren kişiler uluslararası kanunlara göre yargılanmalıdır.

6-İşgalci Türk devletinin Efrîn’deki insanlık dışı uygulamalarının tespiti için Suriye’deki tüm sivil hukuk ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunulmalıdır. Bu örgütler Türkiye ya da Suriyeli olmasına bakmaksızın insanlık değerlerine karşı işlenen suçlara karışanları tespit etmeli ve hesap sorulması için dosyalar oluşturulmalıdır.

7-Efrînlilerin bir an önce yaşam alanlarına dönmesinin ortamı oluşturulmalı ve talan edilen malları geri iade edilmelidir.

8-İşgalci Türk devleti tarafından viran edilen Efrîn ve köyleri için temel yaşam malzemeleri, ekonomik ve insani ihtiyaçların karşılanması için ilgili uluslararası kurumlara çağrıda bulunulmalıdır.

9-Yaşam alanlarından zorla göç ettirilen Efrîn halklarına karşı suç işleyen kişilere karşı tüm hukuki yollar kullanılmalıdır. Yine bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye yönelik politikalar durdurulmalıdır.


A. Halûk Ünal

Sevgili Bekir Ağırdırla tanışmamız, HDP CumhurBaşkanlığı seçim kampanyası iletişim tasırımı süreci başına denk gelir.

O günden bu yana sunduğu verileri, yaptığı analizleri yakinen izliyorum.

Ve bütün analizlerini getirip bağladığı alternatif yokluğu tespitine de tamamiyle katılıyorum.

Bu tespitin işaret ettiği alternatif olma halini ise ilk olarak ÖDP’de kullanıma giren kurucu irade terimiyle ele almayı tercih ediyorum.

Yazılarımı izleyenler o gün bu gün bu tartışmayı diri tutmak istediğimi biliyor.

Sevgili Ragıp Duran’ın geçtiğimiz günlerde yazarı olduğu “Artı Gerçek” internet gazetesinde önerdiği “gazeteciler meclisi” kurma önerisine ilk desteğimi de aynı başlık altında tartışarak vermeye çalışacağım.

Çünkü kurucu irade doğası gereği total olarak ortaya çıkmaz. Hayatın çok farklı alanlarında farklı büyüklüklerde sosyal, kültürel, siyasal formasyonlarla vücut bulur.

Duran, son olarak 9 Nisan’da yeni bir yazıyla fikri takibini sürdürdü ve öneriyi daha derinleştirdi.

Üstelik referans verdiği Çetin Gürer’in özetlenmiş ifadelerinde “kurucu akıl” ifadesi de geçtiği için, bunu hiç sakınmadan yapabilirim inancındayım.

 

Entellektüel hegemonya ve değerler

Henüz Duran’ın önerisi, masada bir fikir olarak duruyor. Asıl öneminini de kuvveden fiile çıktığında (bütün kalbimle temenni ediyorum) kazanacak elbette.

Ama bu önerinin daha şimdiden bence hangi büyük resmin içinde anlam kazandığını tartışmak, bir bağlama oturtmak, tartışmaya bir boyut katar inancındayım.

Bu gün, Dünya’nın her hangi bir yerinde, bir kurucu iradeden söz edeceksek; varolan bir değer sistemine  karşı, bir başka değer sisteminin yükselişi ve değişik biçimlerde vücut bulmasından söz ediyor olmaz mıyız?

Basını basın yapan, haberciyi haberci yapan da bence aynı kuraldır.

Bu gün “Artı Gerçek” editörleriyle havuz medyası editörlerini birbirinden ayıran da, her habere bakarken hangi değer sisteminden hareket ettikleri değil midir?

Bu ülkenin bütün tarihinde merkez medya her zaman “devletin ve sermayenin ali çıkarlarını” temel değer kabul edip, gerçeği buna hizmet edecek şekilde yayınladılar. Yani halka yalan söylediler.

Artı Gerçek editörleri de bütün meslek hayatları boyunca haberlerini hakikati temel alarak kurgulamanın mücadelesini verdiler.

Buraya kadar bir meslek etiği konuşurmuş gibi dursa da, basın hiç bir zaman sadece basın olmadı.

Bir çok yapısal özelliğinden dolayı, aynı zamanda entellektüel kültürel hayatın haritasını resmettiği gibi; kısmen agorası da oldu.

Bu nedenle basın/medya alanı, kaçınılmaz olarak toplumun değerler mücadelesinin de alanı.

Bu nedenle eğer varolan toplumsal ilişkilerin değişmesi, onu aşan başka türlü bir ülkenin inşasından söz ediyorsak, topyekün bir değerler mücadelesinden de söz ediyoruz anlamına gelmez mi?

Kaçınılmaz olarak basın/medya alanındaki mücadele de “yeni olanın” değerler sistemi üzerinde yükselmek durumunda.

Adalet, eşitlik, çoğulculuk, barış, özyönetim, cinsiyet özgürlükçülük, din ve vicdan hürriyeti, dürüstlük, diğerkamlık, dayanışma, hepsi, başka türlü bir ülkenin temel değerleri.

Bu değerleri benimsemeyenin insanlığa bir hayrı olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle söz konusu değerler, yeni bir ülkeyi yaratma yolundaki bütün sosyal, siyasi ve kültürel formların da temel harcı olmak zorunda.

 

Aydınlanma ve gazeteciler meclisi

Şimdi söz edeceklerim, “gazeteciler meclisi”nin tümüyle sırtına alması gereken sorumluluklar olarak okunmamalı.

Ama atılmak istenen adımın istese de istemese de sınanacağı kaçınılmaz bir bağlamdan söz etmeye çalışacağım.

Türkiye solu olarak aydınlanma kavramını hep, fikri, soyut bir mesele olarak anladık. Oysa aydınlanma belirli fikirler ve değerler etrafında toplanmış toplulukların kaderlerini ellerine almaları halini anlatıyor bence.

Duran, bu öneriyi ortaya koyduğu andan itibaren, Türkiye’deki bütün muhalif basına, medya çalışanlarına ve aydınlara sınanacağımız bir öneri yapmış oldu; kaderimizi elimize alabilecek miyiz?

“Kendi değerlerimize uygun ve çağın en öncü kitle hareketlerinden ilham alan yeni türde” bir kültürel formasyon yaratabilecek miyiz?

Bütün bunları son yazısında gayet güzel ve çok yalın da anlatmış.

Böylece hepimize içinde yetiştiğimiz sermaye ve kar motivasyonlu medya pratiklerine alternatif bir “araç” tasarlayabilir miyiz diye sormuş oluyor?

Bu soruyu şöyle okumak da mümkün, bu gün kapitalizmin üretici güçleri getirdiği noktada, biz bu üretici güçlerden hangi kesime denk düşüyoruz.

Mevcut üretim ilişkilerinin dar geldiklerinden miyiz, yoksa hala onlar bize bol mu geliyor?

Hala Fordist bir Doğan Grubu tarzı örgütlenmeye mi,  “kalite çemberlerine” mi ya da daha gelişmiş bir bilişim modeline mi ihtiyacımız var?

 

Aklın kötümserliği iradenin iyimserliği

Sevgili Ragıb Duran’ın önerisi aynı zamanda son derece politik.

Ama burada öneriye yakıştırdığım politik olma niteliği, parti politikası değil. Kendisi de bunun altını kalınca çiziyor.

Bu ülkede partilerden, örgütlerden bağımsız, yukarıda aydınlanma kavramı çerçevesinde ortaya koyduğum, kaderini ellerine almak gibi bir politik halden söz edildiğini düşünüyorum.

Bizzat medya emekçilerinin ülkede yaratılan karanlığa karşı, güneşli bir pencere yapmak için bir araya gelmelerinin devrimci imkanı da diyebiliriz.

12 Eylül sonrası, Walter Benjamin okuyana kadar, Bertolth Brecht’in tiyatro anlayışına devrimci dememin nedeni, salt oyun metinlerinin içerikleriydi.

1970 lerde bütün sol tiyatrolar da böyle anlardı.

Oysa Brecht, klasik tiyatronun bütün üretim sürecini dönüştürmeyi başardığı için devrimciydi.

Oyun tekstinin yazımı kutsal yazar tekelinden alınmış bütün tiyatroya açılmış; klasik İtalyan sahnenin yerini meydan sahnesi almış; dramaturjiye çaycı da dahil edilmiş; oyunun rejisi kutsal yönetmen tekelinden kollektif bir faliyete dönüşmüştü.

Yani Brecht sadece başka türlü bir dünyanın kurucu değerleriyle yetinmemiş, üretici güçlerin gelişim seviyesine uygun bir sanatsal formasyon yaratmıştı.

Klasik müzikle rock müziğin ilişkisi neyse, klasik tiyatroyla Brecht tiyatrosunun ilişkisi de o diyebiliriz.

Bu nedenle son derece politik ve öncü bir tiyatro mevhumu bıraktı arkasında.

Duran’ın, “acaba gezi isyanından ilham alan bir araç yaratamaz mıyız” demesini de memnuniyetle böyle okuyorum.

Bence 2018 Dünyasında her anti kapitalist entellektüelin temel görevi, kendi meslek alanında “eski dünya”dan kalma modelleri aşan birer öncü olmaktır.

Bu başaramamış başta siyasi partiler ve örgütler olmak üzere, bütün formasyonlar, geçmişi yeniden üretmeye hizmet ederler sadece.

 

 

%d blogcu bunu beğendi: