A. Halûk Ünal

Turgut Özal, başkanlık sistemini doksanlarda tartışmaya başlamıştı.

Mevcut parlementer sistem “Türk” burjuvazisi ve egemen ittifakının ihtiyaçlarını artık karşılayamıyordu.

En önemlisi, devletin askeriye merkezli kurgusu artık küresel sermayenin ayağına bağ oluyordu.

Askeriyenin de çekirdeğini oluşturan Türk Gladyosu yaramaz çocuk oldu hep; Amerika’nın ve NATO’nun sinirlerini oynatabildi.

Uzun süredir de kamp değiştirmeyi savunuyor, Rusya federasyonu ile kabul edemeyecekleri ilişkiler geliştiriyor. Özerkliğini korumanın savaşını veriyor.

Oysa kapitalizmin küresel koşulları, Ortadoğu’nun ve Asya’nın yeniden paylaşımı, bu paylaşımda Türkiye’ye biçilen yayılmacı, hegemon alt emperyalizm rolü, çok daha hızlı hareket edebilen, küresel ve yerel sermaye ile çok uyumlu, hızlı kararlar alabilen, istikrarlı ve çok daha geniş bir kitlesel rıza sağlayabilen siyasi, idari bir yapılanmayı gerektiriyor.

Eski model artık çalışmıyor.

Askeriye tarafından belirlenen bir sermaye sınıfı yerine, sermaye sınıfı tarafından belirlenen bir askeriye.

Başkanlık sistemi bu açıdan bir çok sorunu çözebilirdi.

Elbette emperyal dehlizlerdeki pazarlıkları, tartışmaları bilemiyoruz, ancak bu modelin tekrar ileri sürülmesi Erdoğan’a nasip oldu.

Askeriyenin tasfiyesi, yeniden yapılandırılması, yanısıra başkanlık modelinin inşası da Erdoğan’ın görevleri arasına katıldı.

Bu inşayı tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi açık bir diktatörlükle yapmak da bu zaruretin bir başka yönü.

Gerek Türkiye’nin yönetilemez hale gelen iç çelişkileri, gerek sömürge halkın önlenemez isyanı, gerekse HDP sürecinde görünür hale gelen, Kürt halkı öncülüğünde Anadolu emekçilerinin potansiyel değişim dinamiğini göğüsleyebilecek bir inşa süreci ancak şu an yürürlükte olan açık diktatörlükle mümkün.

FAŞİZM TARTIŞMALARI

Bu ülkede hep kuşbakışı İzmir “demokrasi” görünür; Hakkari “faşizm”.

Ama İzmir’den bakıldığında Hakkari, faşizm görünmez, maalesef.

Sorun tam da burasıdır, zaten.

Elbette faşizm tartışması yapılmalı ve yapılacak.

Ama asıl önemli olan, yeni devletin, hangi ihtiyaçların ürünü olarak biçimlendiğini anlayabilmek.

Bu noktada analizlerin büyük çoğunluğunda işi Erdoğan’ın korkularına, suçlarına bağlama eğilimi ağır basıyor.

Bu tür roller üstlenmiş liderlerin meşrepleri, nitelikleri önemli olsa da devletlerin niteliğini belirlemezler.

Bunu belirleyen o devletin temsil ettiği sermayenin çıkarlarıdır.

Üstelik 1930’ları veya 70’lerin örneklerini okuyarak da güncel bir faşizm modeli elde edemeyebiliriz.

Bu konuda, bir çok önemli önermeyi ve bilgiyi barındırsa da, benzer bir sorunla malül yazısında Ahmet İnsel, Umberto Eco’dan çok yerli yerinde bir cümle aktarmış; “Yirmi birinci yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır.”

Sömürgeci devlet, varlık transferleriyle palazlanmış bir sermaye ve onun yeni hedefleri doğru anlaşılmaksızın, faşizm tartışmaları 1980 öncesi sığlığından daha ileriye gidemez.

İnsel, bir çok güzel argümanın ardından, yazıyı bir devlet biçimi tespitine sıkıştırıyor. Sanki bu güne kadar sol, bu tür tespitler yaptığında, stratejisine, taktiğine bir katkısı oldu.

Tersine bu tartışmalar yapılır, gündelik hayat stratejisiz, taktiksiz, topun gelişine vurarak devam eder.

Bu ülkede Kürt isyanı silaha maceracılığı nedeniyle başvurmadı.

Bütün sömürge devletlerin sömürgelerdeki açık, faşizan diktatörlükleri gibi bir idare altında olduğu için başvurdu.

Kürt coğrafyası emperyalist batı tarafından yüz yıl önce bölünüp, Türkiye, Suriye, Irak ve İran ırkçı ve sömürgeci devletlerinin denetimine bırakılan bir coğrafya.

Sömürge yalnızca deniz aşırı olmak zorunda değil.

Kürdistan bir sömürgedir ve Türk devleti de tipik bir sömürge yönetimi olarak, Küçük Asya’nın bütün halklarıyla birlikte Kürt halkını da inkar ve asimile etmek için elinden geleni yaptı; yapmayı da sürdürüyor.

İşin bu yönü milliyetçi ya da Kemalist Türk solu tarafından görülmek istenmediği için devlet tartışmaları da hep sorunlu ve yanlış gelişti.

Türkler, soluyla sağıyla bu gerçeği inkar etmeyi, görmezden gelmeyi tercih ettiler.

Kürtler ise buna teslim olmaktansa isyan etmeyi tercih ettiler.

38 yıl önce başlayan son büyük isyan, bu gün de çok büyük nitelik değişiklikleriyle sürüyor.

Bu isyanın geldiği nokta bir çok başka bileşenin de katkısıyla yerel büyük sermayeyi arafa taşıdı.

Ya Cehenneme ya da “cennete” gidecek.

Ya kaynak sorunlarına kalıcı bir çözüm bulacak, halka sus payı dağıtmayı sürdürecek, bir süre alt emperyalist, bölgesel hegemon bir devlet olarak yaşayacak; ya da çözülüp dağılacak.

Eski dengeyi sürdürmenin imkanı kalmadı.

Bir süre diyorum, çünkü Ortadoğu’da 5 yıl sonrasını kimse göremiyor.

Dahası bu günlerde yükselen -bu yazıya sığmayacak- yeni tartışma, Rakka ve Deyr-Zor sonrası gelişebilecek yeni ve kapsamlı bir savaşın potansiyelleri hakkında.

Tabi ki, Erdoğanizmin geliştirmeye çalıştığı modelin en çok benzediği model; faşist diktatörlükler.

Para militer örgütlenmeleriyle, parti devletiyle, merkezileşmiş tekelci medya yönetimiyle.

Ama buna faşizm demek ya da dememek bence çok belirleyici değil.

Erdoğan çoktan bıçağı boğazımıza dayadı.

Eğer iddia edildiği gibi mesele yalnızca Erdoğan’ın suçları ve korkularıysa, Küresel güçler onu çok geçmeden tasfiye edecektir.

Müesses nizam restore edilir; biz de plaza ve fabrika köleliklerimize dönebiliriz.

Ama asıl mesele, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda, açık bir diktatörlük üzerinden yeni bir savaş devleti inşa etmekse; bu sorunun üstesinden klasik faşizm tartışmalarıyla da anti-faşist cephe hurafeleriyle de gelemeyiz.

Müesses nizamın büyük krizini görmemiz ve analiz etmemiz şart.

Kurtarma operasyonuna bile baktığımızda durumun vahametini anlayabiliriz.

CHP’nin bu operasyondaki çerçevesi Adalet Kurultayında çizildi.

Derin CHP, babaannesinin sandığından çıkardığı sosyal devlet modeliyle sermayenin ve halkın durumuna çözüm arayacak kadar çaresiz.

Akşener’in yeni partisine bakın. Programını okumadık ama, sözcülerinin kanaldan kanala, panik içinde “askeriyeyi dağıttılar” diye geziniyor olmasından durumu anlayabilirsiniz.

Kendilerine milli merkez diyorlar.

Küresel sermaye eski uç beyliğini bunlarla mı kurtaracak?

Sonuç olarak, tekrar edelim; yeni bir savaş devleti inşa ediliyor.

Bilinen bütün burjuva diktatörlük deneylerinin mirası ihtiyaca göre kullanılıyor.

Bizim yanıt bulmamız gereken; CHP, AKP tabanındaki fabrika ve plaza kölelerine nasıl bir gelecek vaadedeceğimiz.

Savaş devletinin inşasını milyonlarca ücretlinin aktif desteğiyle, Kürt Türk halkının birleşik mücadeleyle durdurabiliriz.

Kitlelerin uğrunda mücadeleye, fedakarlığa değer, somut, anlaşılır alternatif bir gelecek tahayyülünü duymaya, anlamaya ihtiyaçları var.

Bunu yapabilecek tek güç de Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla birlikte mücadeleyi seçmiş “Türk” Solu’dur.

Acil görevimiz, söz ettiğim güç merkezinin etki alanındaki bütün fikri sermayemizi toplayıp, bir alternatif Türkiye; demokratik cumhuriyet yol haritası yazmak değilse; nedir?

http://deng24.com


A. Halûk Ünal

Bunca hengamenin içinde konu bitti de sıra Baskın Oran’a mı geldi; diyen çok olacak, biliyorum.

Bu yazı yalnızca kendisini değil; onun şahsında aynı küme içinde gördüğüm bir kesim aydına da hitap ediyor.

Ancak söz ettiğim kesimle hasım değil, hısım olduğumuz için tek tek isim anmanın bir anlamı yok. Baskın Oran, bu kesimin şimdi tartışacağım konuda temsili değeri olan örneklerinden biri.

Bizler hepimiz kendimize yakıştıralım yakıştırmayalım Sömürgeci ve Irkçı Türk Devletiyle ilişkilerimiz içinde tanımlanırız.

Kimimiz tırnaksız, kimimiz tırnak içinde Türküz.

Ben hepimizi tırnak içinde “Türk” yazmayı tercih ederim; çünkü tek tek sorulsa milliyetimizi önemsemediğimizi bilirim.

Ama bizim kendimizi nasıl tanımladığımızdan çok devletle ve devlet ideolojisiyle ilişkilerimiz bizi tanımlar.

Bu nedenle de Türkiye “demokratik” aydın hareketi “ne mutlu Türküm” diyenlerin belirlediği bir kümedir.

Hepimizin gerçek kökeni Türk olmasa bile, Sivas’ın batısında yaşayan bizler, kıyımlarla, korkuyla, baskıyla, rüşvetle, piyasa/kitle kültürü içinde harmanlanıp, büyük ölçüde asimile edilmiş bir topluluğuz.

Tersi olsa, bu gün hala ırkçı, sömürgeci “devletimizin” açık mı örtülü mü bir diktatörlük olacağı ikilemine mahkum olmaz; demokratik bir cumhuriyette yaşıyor olurduk.

Yani, birey, aydın, demokrat gibi sıfatları da asimilasyona karşı verdiğimiz mücadele içinde hakederiz.

Neden şimdi Baskın Oran; anlatayım?

Bu gün Artı Gerçek internet gazetesinde “Kürt Fobisi’nden Münih Sendromu’na CHP ve Türkiye”  başlıklı bir yazı yayınlamış.

Yazı, “CHP’nin 1930 lardan kalma bir Kürt fobisinden kurtulamadığı” için eleştiriyor.

Şöyle yazmış Oran;

“CHP’de bir Kürt Fobisi var. Bunun sebebi, 1930’lar Türk milliyetçiliğinde demir atıp kalması ve bu durumun DNA’sına sinip kalması.Tabii, “oy kaybederim” gerekçesi bu durumda diline pelesenk oluyor ve sonuçta parti ne uzuyor ne kısalıyor. Kadrolu ana muhalefet partisi. Asla seçimle iktidara gelemiyor. Gelebildiği tek dönem, 1930’lardan sosyal demokratlığa evrildiğini (yani, değiştiğini) söylediği Ecevit dönemi.” (vurgular BO’a ait)

Aslına bakarsanız aynı cümleyi, başından CHP öznesini kaldırıp yerine Baskı Oran yazarak kullanabilirim.

Çünkü bu zihniyet zaten Oran’ın bir çok yazısında kendisini ortaya koyuyor.

Burada okuyucunun muhtemel tahammül sınırlarını hesaba katarak, kısaca 2 “vahim” soruna itiraz edeceğim ben de.

İlk olarak CHP’nin Kürt meselesi vb. konularla ilişkisini fobi olarak ele almak konunun gerek ciddiyeti, gerek boyutları itibariyle son derece yanlış.

İçinden geçtiğimiz süreci, gerçek oyun sahası olan Ortadoğu çapında ve sınıfsal bağlamlarıyla okumak zorundayız.

Fobi ise bunu örten, eleştiriyi bulanıklaştıran bir terim.

Mesele temelde Kürt düşmanlığı filan da değil. O, halkı ortak etmenin görünümü.

Konumuz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi ve yapısal nitelikleri.

Kısaca hatırlayalım.

İttihat Terakki Osmanlıyı kurtaramayınca, gelişen milliyetçi dalga karşısında kendi Türkçülüğünü inşa etti.

Osmanlı’nın sayısız devlet özelliğini de yeni ırkçı, sömürgeci politikasıyla birleştirdi.

Bunun başlangıç tarihine, bırakın 1930’u, 1923 bile diyemeyiz. 1913 lerde netleşmiş bir çizginin T.C. de vücut bulmuş halinden söz ediyoruz.

Bu süreçte gerekli olan “milli ekonomi” ise soykırımlar ve varlık transferleriyle yaratıldı.

CHP yönetimi ve içindeki ulusalcı kesim hala bu bilincin ve farkındalığın taşıyıcıları.

Ama Baskın Oran haklı, bu zihniyet, bu ülkenin uçuruma yuvarlanmasına kesinlikle önemli bir katkıda bulunacak.

Üstelik o çok sahip çıktıkları Kemalizm’in bazı sınırlı kazanımlarını da sürükleyip götürerek.

Gelelim Oran’ın fobisine.

Böylesi fobilerden birilerini kurtaramayabilirim, ama bu fobinin neden olduğu vahim bazı sonuçları işaret etmem mümkün.

Şöyle yazıyor;

“Fobi vahim. Çünkü PKK’yi anladık da, A’dan Z’ye şiddetten uzak, legal, uzlaşmacı ve rasyonel olan, Kandil’in vesayetinden kurtulmaya çabalayan, dahası CHP’ye tek el uzatan HDP’yi de içine alıyor.

Bu fobi sürdükçe CHP berhava olur. Hatta daha kötüsü, muhalefetin leblebi gibi dağıldığı koşullarında Erdoğan ve AKP’ye koltuk değneği olur. Ve de olmakta.” (vurgular BO ait)

Söz ettiğim Türk devlet ideolojisi, bütün halklara karşı, bir yandan bir kıyım ve ganimet politikasını sürdürürken, öte yandan büyük bir psikolojik savaşı da organize etti.

Çünkü yapay bir “Türk” milleti yaratabilmek için “ne mutlu Türküm” diyenlerin de büyük suça ortak edilmeleri gerekiyordu.

Bunun zemini de resmi tarih başta olmak üzere kıyıma uğrattığı toplumların direnişlerini, itirazlarını, öncülerini, itibarsızlaştırarak yaptı.

Her itibarsızlaştırma kampanyasında olduğu gibi bütün “hikayeyi” de yeniden ve kendi çıkarlarına hizmet edecek tarzda yazdı.

Bu gün Erdoğan’ın politikasını bu nedenle İTF’nin politikalarına çok benzetiyoruz.

Yukarıda Oran’dan aktardığım paragrafa bakanlar, PKK ile ilgili yaratılan algıyı tartışacağımı sanmış olabilir.

Hayır bunu tartışmayacağım. Çünkü PKK’li değilim, PKK’nin kendisini savunmak için bana ihtiyacı olacağını da sanmıyorum. Ayrıca PKK’yi Oran’dan en son farklı algılayan Tahir Elçi’nin başına gelenler ortada. Konu öyle her görüşün Oran gibi özgürce ifade edilebileceği açılardan oluşmuyor.

Ancak, aynı paragrafta kibar olmaya çalışayım, “çok vahim” bir başka kabahat var.

Baskın Oran gibi bir kanaat önderi – nedense bir çok yazısında yaptığı gibi yerli yersiz – PKK karşıtlığını vurgulayayım derken, HDP’li tutsak arkadaşlarımızın duvarına – istemeden de olsa- bir tuğla eklemiş oluyor.

Ama fobiler böyledir. İnsana hiç istemediği şeyleri yaptırırlar.

Çünkü ortaya bir iddia koyuyor ve Kandil vesayetinden kurtulmaya çalışan HDP’den söz ediyor.

Yani “bizim iyi çocuklar aslında vesayeti altına girdikleri, ya da alındıkları Kandil’den kurtulmaya çalışıyorlar ama siz onların kıymetini bilmiyorsunuz.”

Türk devletinin tarihi ve güncel propaganda temalarının en güçlülerinden biri nedir?

Yani bu gün Erdoğanist blokun HDP’yi topyekün tasfiye operasyonunun en güçlü teması nedir?

PKK’ye yardım ve yataklık. PKK vesayeti…

Dua etsin de aklı evvel bir savcı bu satırları HDP iddianamesine eklemesin.

Oysa sevgili Demirtaş kaç kez, bunu yapmayın diye uyardı.

Fobi, 5 duyumuzu da olumsuz etkiler, biliyoruz.

 

Demirtaş’ın uyardığı konu “HDP ile PKK yi karşı karşıya getirme” politikası.

Bunu şu sıralarda açıktan öneren, “yolu” belli kesimler var. Onlar, kırk yıldır Kürt’e fobik; Kemalizme sıcak “yolun” solcularıdır.

Ve bu, Erdoğanist blokun makro politikasıyla çok senkron bir süreç.

Ama işte fobi ne yapacaksın, istemediği şeyler yaptırır insana.

Ben yine de niyet okumayıp, kısaca da olsa Erdoğanist blokun Kürtleri tasfiye operasyonu politikasını özetleyerek bitireyim.

Erdoğan bir ara söyledi, biz de bu süreçte çok şey öğrendik diye.

Öğrendiklerinden biri şu; Kürt Özgürlük Hareketi’nin Bakur kesimi bütün diğer kesimlerinin de lokomotifi.

Üstelik Bakur kesimi Öcalan’dan mülhem HDP projesiyle Türk solcu ve demokratlarıyla “birlikte mücadele” stratejisine karar verdi; bunun sonucunda da AKP’ye ilk seçim yenilgisini yaşattı.

Üstelik, sivil siyaset kanalları açık kalırsa hükümet ortağı olacak bir güce hızla erişebileceği de görüldü.

Kuzey Suriye’deki kanton oluşumu İslam Devleti maşasıyla yok edilmek istendiğinde Bakur Kürtlerinin isyanı, T.C. nin ambargosunu kırmakla kalmadı, maddi, manevi her tür destekle, Kobane direnişinin zaferini arkaladı. Bilmeyenler Kuzey’in gücünü bir kez daha gördü.

Irak, İran ve Türkiye nin kesişme noktasında, dağlarda konumlanan KÖH gerillaları da Ortadoğu’daki İslamcı Çetelere karşı askeri başarının merkezi haline geldi.

En bilineni hatırlayın, Şengal halkının onbinlerle kırımına engel olan bir avuç KÖH gerillasıydı.

Bu gün Suriye’de peş peşe demokratik özerklik ilan eden Asurisinden Ezidisine, Türkmenin’den Arabına her yerleşimde, öz yönetimin ve öz savunmanın önemini anlatan ve yerel güçleri eğitip, donatan YPG ve YPJ oldu.

Kuzey Suriye Federasyonunun gelişimi gösterdi ki, Rojava/Kuzey Federasyonu Anayasası Suriye barış masasındaki tek ciddi proje haline gelmiştir.

Ha keza KÖH, bu gün Kuzey Irak’ta da belirleyici bir güce dönüşüyor.

Saray ittifakı (AKP/TSK/Ergenekon/Ulusalcılar/TÜSİAD/MÜSİAD) İranla Esadla iş tutup büyük bir Kürt savaşı planını Kürt fobisinden mi hazırlıyorlar?

Yoksa şu Kürt fobisi dediğimiz şeyin altında Kürtlerin 100 yıldır, bin yıllık vatanlarında, gün yüzü görmemesine neden olan  (petrol, doğal gaz, su kaynakları ve iletim yolları) jeopolitik coğrafya mı var?

Derin CHP’yi bu konularda değiştiremeyiz, ama CHP’ye oy veren milyonlarca emekçiye, demokrata bu gerçekleri anlatabiliriz.

Yeter ki, fobilerimize tutsak olmayalım.

 


A. Halûk Ünal

Nuray Mert vesilesiyle yaptığımız tartışma “laik mahalle” içi bir tartışma aynı zamanda.

Tartışmaya bu niteliğini veren, ilke ve değerler üzerinden gelişiyor olması.

Tartışma bir kez daha, “laik mahalle”nin aslında kendi içinde ne kadar farklı değerlere sahip olduğunu gösterdi.

Hepimizi kuşatan tarihi kriz aslında bir değerler krizi anlamını taşımasa, belki bu tür tartışmalar bu kadar önem kazanmaz.

Ama her vesileyle görüyoruz ki, ülkenin yaşadığı kaos ve kriz ciddi bir değerler çatışması aynı zamanda.

Önce deng24.com da sonra da unalhaluk.com adresindeki blogumda yayınladığım ilk yazıda olayda iki ana taraf oluştuğunu, bir taraf fikir ve ifade özgürlüğü perspektifinden tartışırken diğer kesim de yayın kurulu hakları perspektifinden tartıştığını söylemiş ve tartışmayı kendimce derinleştirmeye çalışmıştım.

Özetle benim eleştirim Cumhuriyet’in “sol”da çok yaygın görülen bir çifte standarttan kurtulmuş gibi yaparken kurtulamadığının ortaya çıkmasıydı.

Tartışmaya katılım arttıkça yeni eleştiri açıları da belirginleşti.

Bunlardan biri tartışmayı Nuray Mert’in nitelikleri üzerinden geliştirenler.

Nuray Mert’in vasıfları, yazarlık kalitesi, Cumhuriyet okuyucusunu yeterince düşünmeden yazması gibi ciddiye alınması zor bir sürü eleştiri yapıldı.

Bu seviyeye düşmeksizin Mert’in nitelikleri üzerinden tartışan yaklaşımın en iyi örneği bu gün BirGün Pazar’da yayınlanan İlken Küçükparlak’ın yazısı.

Önce seviyeli seviyesiz ayırmaksızın bu tür yaklaşımlara ilk itirazımı tekrar edeyim.

Eğer Cumhuriyet yayın kurulunun davet ettiği ve uzun süredir yazan bir kişiyi, “laik mahallenin” hassas olduğu bir konuda ters yazdığı için kovulmasının tartışılması ve seçeceğiniz bütün sıfatlar yayın kurulu öznesine dönük olmalıdır.

Aksi halde sizin eleştiriniz tam da cemaatçi bir zihniyete tekabül eder ki; bunun kabul edilebilir bir tarafı olmadığı gibi, içinde yaşadığımız değerler krizine bir katkısı da olmaz.

Küçükparlak’ın yazısına gelirsek, bütün önermeleri ve iddiaları son derece tutarlı.

Aydın sorumluluğu, yazının kalitesi, derinliği vb. konuları evrensel bir yerden, Batılı düşünürlerin argümanlarıyla besleyerek ortaya koymuş; imzamı da atabilirdim.

Eğer Küçükparlak, yazısında ortaya koyduğu kriterleri yalnız mağdure için değil, bütün Cumhuriyet yazarları için kullansaydı.

Küçükparlakın yazısı güzel çünkü ortaya koyduğu kriter ve kalite değerleri yalnızca Cumhuriyet için değil, demokrat kabul ettiğimiz, sol kabul ettiğimiz bir çok köşe yazarı için de kullanacak olursak, eleğin üstünde kaç kişi kalır bu ülkede acaba?

Küçükparlak kaçınılmaz olarak tartışmayı çok daha anlamlı bir yere, aydın, uzman ve entellektüel faliyet meselesine taşımış oluyor.

Bu konu bu yazıya da bir kaç yazıya da sığmayacak önemde. Ben kısaca düşüncemi belirtip geçeyim.

Bu ülke tarihinde demokratik bir aydın hareketi olmadı.

Türkün aydını yoktu askeri vardı. Türk olmayan kadim halkların aydınları ve aydın hareketleri mevcuttu.

Irkçı ve sömürgeci İTF siyaseti ve o eksende kurulan Cumhuriyet, büyük Türkleştirme, manevi ve maddi varlık transferi politikasını başlatınca kala kala Türk veya “ne mutluTürk” bir yarı münevverler kuşağı, boşalan alanı işgal etti.

Elbette mebzul miktarda münevver de kalmıştı ama onların sayısı da, başlarında sallanan kılıç da, bu geleneği dönüştürmeye izin vermezdi.

Bizler de bu insanların yarı münevver ahfadıyız.

Aydınlanma da iradi planlarla olmuyor. Stalin ve Mao denedi, sonucu biliyoruz.

Bu durumda tarihi bir icad yapıp alaturka kavramını bulduk.

Ve bir çok şeyi alaturka imal ettik.

Meseleye Küçükparlak gibi bakan arkadaşların asıl bu alaturkalıkla mücadele etmesi daha değerli.

Bu cümleden tartışmanın içindeki alaturkalığa geleyim.

Çok iddialı konuşamam ama bildiğim kadarıyla Dünya’nın saygın medya kuruluşlarının çıkarttığı gazetelerde, bizimkiler gibi ve bizimkiler kadar köşe yazarı bulunmaz.

Gazetelerin köşe yazarları, haber analiz ve yorumcusudur.

Kanaat önderliği yapmaz, ülke siyasetine yön vermeye çalışmazlar. Bu, habercilik etiğiyle uyuşmaz.

Bu nedenle gazetelerin ideolojik pozisyonları olmaz, siyasi pozisyonları olabilir, ama bu da köşe yazarı kriterlerini değiştirmez.

Siyasi pozisyonla da ideolojik pozisyon çok farklı şeylerdir.

Oysa bu ülkede basının tarihinde tek tük istisna örnek dışında bağımsızlık söz konusu olmadı. Hemen her tür basın organı devletin ve egemen blokun farklı kesimlerinin sözcülüğünü yapmak amacıyla kuruldu.

Bunun ilk örneklerinden biri de Cumhuriyettir.

Kanaat önderi, siyasi “öncü” yazar formu da Pravda’dan mülhem bir modeldir.

Ama bunu yalnızca Cumhuriyet değil, zamanın sağ ve sol olarak nitelendirilen bütün ana akım gazeteleri kullanmıştır.

Peki şimdi neyi tartışıyoruz, pravdaları nasıl çoğulcu kılarız?

Çoğulcu olsa mı olmasa mı iyi?

Ama bu gazetelerin hala pravda olduğunu, yani hala esas olarak gazetecilik yapmadıklarını tartışmıyoruz.

Peki kanaat önderleri, politik ve ideolojik pozisyondakiler ne yapacak?

Elbette rezonans içinde olanlar geçmişte de olduğu gibi popüler veya seçkin yayınlar yapacaklar.

Bunun da Dünya’da iyi örneği çok.

Eğer gazetecilik yapacaksanız, köşe yazarlarınız da analiz ve yorumcu olacak.

Mesela tartışmasız bir örnek vereyim Fehim Taştekin.

Ben bir gazete yapıyor olsam haberciler dışındaki bütün köşe yazarlarının haber yorum yazan insanlar olmasını isterim.

Böyle bir gazete bulsam abonesi olurum.

Çünkü hepiniz bilirsiniz ki, haber tekil bir olaydır. Ama belirli bir süre içinde gerçekleşen bir çok olayın içsel bağlantıları vardır ve bu bağlantılar yorumlandığında, hayatımızın gidişine, geleceğe ilişkin çok önemli bilgiler ve uyarılar elde edebiliriz.

Uzatmayayım, Küçükparlak’ın kriterleri her yazarı bağlamalıdır.

Ama dergi dergiliğini, gazete gazeteliğini bilmelidir.

Eğer Cumhuriyet gerçek bir gazete zihniyetiyle çıkıyor olsa köşe yazarı profili büyük ölçüde değişir;  Nuray Mert de zaten böyle bir yazı yazmazdı.

Haber yorumcu olarak görev yapardı yayın kurulu da bu konudaki başarısıyla değerlendirirdi. Yani ideolojisiyle değil, liyakatiyle.

İlk yazıda da söyledim, yarın başka bir köşe yazarının Anadolu Cumhuriyeti önerisini tartışmaya açmayacağını, federalizm önermeyeceğini kim garanti edebilir? Tek garanti yazarların otosansürü ve Nuray Mert ibretidir.

Oysa evrensel standartta bu tür yazılar popüler bir haberciliğin, sadece haber konusu olurlar, “Nuray Mert evrim teorisi kanıtlanmamıştır dedi.”

Bu konuda kim ne diyor haberin kutularıdır.

Yok, komşu köşe AKP faşist mi otoriter mi; öbür köşe Kemalist devrimi tartışıyorsa, bu köşedeki de elbette Evrimle ilgili görüşünü anlatır.

Yani popüler gazete süsü verilmiş pravda olmak yerine gerçek gazetecilik yaparsanız, bu tür kazalar başınıza gelmez.

Sadece haberciliğin kalitesini yükseltmekle kalmaz, entellektüel faliyetin kalitesine de dolaylı katkı yaparsınız.

Çoğulculuk önemli bir ilkedir, ama her zaman farklı bir çokluk zemininde hayat bulur. Çokluk, çok dinamik ve değişkendir. Onu bir kalıba dökmek isterseniz, hep yanılırsınız.

Nuray Mert Vakası

11/08/2017

A. Halûk Ünal

Elbette bir vaka-i hayriye değil, ama “sol” cenahta neredeyse o ayarda bir tartışmaya sebeb olacak gibi görünüyor.

Bütün kesimlerden tartışmaya katılmayan neredeyse kalmadı.

Bari ben de bu toplantının “ konuşmayı düşünmüyordum ama dayanamadım” cısı olayım.

Tartışmaya katılan bütün yazarları iki eksende tasnif etmek mümkün.

Bir kesim olayı, “fikir ve ifade özgürlüğü” kapsamında ele alırken; diğer kesim, “yayın politikası bağımsızlığı” kapsamında ele alıyor.

Hal böyle olunca da “ifade özgürlüğü” temellendirmesi dayanıksız, güçsüz bir önermeye dönüşüyor.

Çünkü ifade özgürlüğü ile yayın politikası özgürlüğü birbiriyle çelişen konular değiller.

Bir ülkede ikisi birden güçlü biçimde varlığını sürdürebilir.

Hatta ifade serbestliğinin çok daha geniş olduğu zamanlarda, yayın politikaları daha sıkı ve geçirimsiz (bir tür geçimsiz) olur.

İdeolojik yayınların yayın politikaları, iktidara gelen her yeni fikirle değişir, demokrat yayınların ise basit bir kaç evrensel ilkeye sadık olup, gerçeğin peşinde koşmaları beklenir.

Bu arada yadırgamayın, bundan böyle Türkiye’nin geçmişinden söz ederken artık demokrasiden değil, serbestliklerden söz etmeyi ilkesel olarak gerekli görüyorum.

Bence mesele ne ifade özgürlüğü ne de yayın politikası bağımsızlığı ile ilgili.

Mesele tamamiyle hepimizi 90 yıldır kuşatan otoriter, tekçi, erkek zihniyetle ilgili.

Ya da bu zihniyetle gerçekten yüzleşmemiş oluşumuzla ilgili.

Lafa gelince hiç birimiz mangalda kül bırakmıyoruz, ama hepimizin maskesi pratik içinde düşüveriyor.

Genellemeyle başlamamın nedeni, fırsat buldum Cumhuriyetçilere yükleniyorum sanılmasın diye.

Benzer bir deneyimi siyasi hayatım içinde en az üç kez yaşadım.

Bunlardan ikisi Stalinizm yıllarında, diğeri çok yakın zamanda.

Hepsi de bu gün Cumhuriyet yayın yönetiminin çifte standardına sarıldılar.

“Canımız istediğinde davet eder, canımız istediğinde de kovarız!

Yayın kurullarının bu serbestliği her zaman vardır.”

Şu anda “yayın politikası bağımsızlığı” tezine sarılanların itirazlarını duyar gibiyim; olup biten anlattığın gibi bir keyfiyet değil.

Kusura bakmayın arkadaşlar, keyfiyet, hem de sonuna kadar keyfiyet.

Neden mi?

Cumhuriyet’in merkezine ister Hasan Cemal’i, ister Balbay’ı ister Dündar’ı, ister İlhan Selçuk’u koyun; Cumhuriyet, Cumhuriyettir. Özü değişmedi, değişmez.

Peki, şu sıralar pek moda ettiğiniz terimle bir allahın kulu adil bir yanıt verebilir mi; Nuray Mert’in fıtratı ile Cumhuriyetin fıtratını cem edecek yayın politikası neydi?

T.C. mimarisinin üç kadim kurumu, Askeriye, CHP ve Cumhuriyet gazetesidir.

Nasıl oldu da Nuray Mert’i davet ettiniz?

Davet ederken Mert’in çizgisi, pozisyonu, zihniyeti hiç mi tartışılmadı?

Misyon bu kadar mı dağılmış durumda? O zaman verin Balbay’a kurtulun.

Ya da şöyle soralım; büyük ihtimalle Mert, bir kontrat yapmamıştır, yaptıysa da tek taraflı, formalite bir metindir. O da hukukçularınızın hatırlattığı bazı kurumsal ihtiyaçlara ilişkindir.

İhtimal ki, Mert de muhalifi olduğu fırsatçı iktidarı işe karıştırmanın tehlikelerini bilebileceği için, maddi ve manevi kayıplarından hareketle size dava açmayacak.

Peki, bu deneyimden sonra ne tür kontratlar yapacaksınız? Yayın politikanız bu kontratlarda nasıl ifade edilecek?

Ya bir süre sonra yazarlardan biri kalkar; yahu bu anayasanın ilk dört maddesinin dokunulmazlığı çok yanlış derse, ne yapacaksınız?

Ya da biri kalkıp, Amerika gibi biz de adımızı bir topraktan alsak, Anadolu Cumhuriyeti olarak adımızı değiştirsek gibi bir düşünceye ulaşsa ne yapacak?

Yayın yönetmenine yahu bir süredir böyle düşyünüyorum ama yazsam ne olur sence, demek zorunda mı kalacak?

Ya da daha kötüsü, bu düşüncesini özgürce düşünmeyi sürdürmekle mi yetinecek?

Çoğulcu, çok sesli görünmek, çok daha geniş kesimlere hitap edebilme arzunuzdan vaz mı geçeceksiniz?

Ya da Nuray Mert lazımsa onun da bize uygun olanını biz yetiştiririz; kararına mı vardınız?

Çünkü bu nokta ne tür bir yayın olduğunuzla ilgili.

İdeolojik bir propaganda yayını mısınız?

Yoksa iddia ettiğiniz gibi gerçek bir gazete misiniz?

İdeolojik veya propaganda yayını kavramını bilerek seçtim. Çünkü benim için artık bu türden yayınların kategorik olarak bilimsellikle de özgürlükle de hiç bir alakası yok.

Elbette var olacaklar. Bu tür yayınlar da demokrasilerde özgürce kendilerini ifade etmeliler.

Bu tür yayınların Stalin’e hakaret, Peygamber’e hakaret, Başbuğ’a hakaret veya tartışılmayacak doğrular, tartışılması teklif bile edilemeyecek doğrular gibi kırmızı çizgileri olması çok doğaldır.

Ama o zaman da insana sorarlar, varoluşu ideolojinizin eleştirisi anlamına gelen bir yazarı neden davet ettiniz?

Vitrininize renk katsın, siz de onun okuyucularına ulaşasınız diye mi?

Peki bu konuda çelik tüzüğünüzde bir ilke de mi yok mu?

Hangi ilkelerinize sadık kalır hangilerinden taviz verebilirsiniz?

Eğer gerçek bir gazeteyseniz, ilkeler evrenseldir. Irkçılık, cinsiyetçilik, çocukların korunması ve şiddet kırmızı çizgileriniz olabilir.

Bunun dışında birinin kalkıp, evrim teorisi kanıtlanmamıştır vb. bir tartışma yapması sizin için çok bir şey değiştirmez.

Sizin, yazarlarınızı iyi gazeteci oldukları için, iyi yazar oldukları için çağırmış olmanız gerekir.

Evrim teorisini kabul etmeksizin, iyi yazar, iyi gazeteci olunmaz mı?

Hani şu liderinizin hiç dilinden düşürmediği liyakat meselesi.

Peki Nuray Mert, davet ettiğinizde sahip olduğu liyakatı, yazdığı süre içinde mi kaybetti?

Bu olaydan sonra geride kalan yazarlarınızın bilinç altında yaşayacağı otosansür dürtüsünü ne yapacaksınız?

Çok mu naifler, çelik tüzüğe sadakatleri mi ölçüldü?

Yaptığınız reva mı bu arkadaşlara?

Beni ilgilendiren kısmı ise, haber seçimlerinize, bunun nasıl yansıyacağı?

Örneğin silah tırları haberlerinizin etkisinde kalmış geniş bir kitlenin, bu tasarrufunuzdan ötürü, bu türden haberlere nasıl bakacağını; ya da bu fırsattan istifade başlayacak karşı kampanyanın etkilerini hesapladınız mı?

Sayenizde açılacak -iki yüzlü ama etkili- “solun faşizmi” kampanyalarından bizlerin payına ne düşeceğini düşündünüz mü?

Üstelik Nuray Mert, başlattığı bu kadar önemli bir fikri tartışmada yenilmiş ve çürütülmüşken, karşı kampta olup da bu tartışmayı izlemiş olanların, onu çürütenlerle kovanları eşitlemesi tehlikesinin sonuçlarına dair bir fikriniz var mı?

Bunları düşünemeyecek durumda olduğunuzu sizlere yakıştırmak istemem; ya da fıkradaki gibi reklamlar bitti herkes baş aşağı durumunu yaşadığımızı düşünmek de istemem; Cumhuriyet gazetesi’nin TSKP’nin polit büro yayını değil, gerçek muhalif ve demokrat bir gazete olduğuz iddiasını taşıyamadınız sonuçta.

Bu yalnızca size ait bir sorun değil, bu ülkenin sağı da solu da çoğunlukla otoriter, tekçi ve erkek.

Erdoğanizm de bu “yerli ve milli” iklimin ürünlerinden biri sadece…

*Bu yazı ilk olarak deng24.com sitesinde yayınlanmıştır.


A. Halûk Ünal

Bir ülkenin siyasetini sayısız güç, kendi istediği yöne sürüklemek istese de ülke siyaseti, bu güçlerin bileşkesi yönünde ilerler.

Söz konusu güçlerin birer vektör olarak bileşkenin oluşumundaki etkisi, yalnızca nicelikleri ile değil nitelikleri ile de önem kazanır.

Bu noktada siyasetin bir kuralı olarak, egemen sınıf cephesindeki farklı çıkar gruplarının hem bürokrasi üzerinde hem de toplum üzerindeki etkileri çok önemlidir.

Bu etkiyi sağlayan da her bir güç odağının kendi özel çıkarını, toplumun belirli kesimlerinin çıkarları olarak sunabilme yeteneklerine bağlıdır.

İktidar bloku, hangi devlet biçimini hedefliyorsa, buna uygun bir program etrafında kitleleri birleştirir.

Kitlelerin korkularını, kaygılarını ve ihtiyaçlarını temel alan, onlara yeni bir gelecek vaadeden bir programla ortaya çıkar.

Bunun karşısında muhalefetin de kapitalizmden zarar gören ve görecek olan toplumsal kesimleri yanına çekmesi, bu kesimlerin birliğini sağlaması gerekir.

Bu da ancak pozitif/aksiyoner siyaset ve bir programla mümkün olabilir.

HDP’nin reaksiyoner çizgisi ve tıkanıklığı

HDP, Öcalan’ın projesini Cumhurbaşkanlığı kampanyası dışında doğru ele alamadı.

Proje, Öcalan tarafından çok açık ve net anlatılmış, Rojava’da da çok somut bir örnek oluşmuştu; 3. Yol…

HDK ve HDP nin rolleriyle ilgili kısmı geçiyorum.

Bu konuda bir özeleştiri yapıldı ama, HDP markası, alışkanlıklar vb.  artık HDK’nın gelişmesine, ilk hayal edilen hale gelmesine izin vermiyor.

Asıl önemli olansa bu stratejinin en temel özelliğiydi.

Reaksiyoner siyaset terkedilecek, -çok başka bir tutkalı olsa da- DTK gibi bir muhalefet bloku yaratılacak, alternatif anayasa ile iktisadi ve toplumsal perspektifin (alternatif program) ortaya konulacaktı.

HDP’nin marka olmasını sağlayan hamlesi Cumhurbaşkanlığı kampanyası oldu.

İlk kez ülke tarihinde devletten bağımsız birleşik bir sol odak, pozitif, aksiyoner siyaset yapacağının vaadini sunmuş, “yeni markanın” son derece başarılı bir tanıtımını yapmıştı.

Ancak 7 Haziran seçimleriyle birlikte – her ne olduysa- bu çizgi terk edildi.

“Seni başkan yaptırmayacağız” hamlesi, – pozitif/aksiyoner siyaset sürdüğü koşulda çok parlak bir taktik olabilecekken- çok yanlış bir kararla, bir stratejiye dönüştürülerek HDP, reaksiyoner siyasetin, Anti-AKP cephesinin yeni koç başı haline geldi.

Zaten izleyen kampanyaların sloganları bile sapılan yolu iyi özetliyor.

7 Haziran “Seni başkan yaptırmayacağız”; 1 Kasım’da ÖDP’nin “İnadına Aşk İnadına Devrim”inden mülhem, “İnadına HDP” gibi savunmaya çekilişin bir dışa vurumu; geldiğimiz noktada da “Durmayalım Durduralım” gibi STK kampanyası vari bir yaklaşım.

Faşizme karşı mücadele programı

Faşist diktatörlükler her zaman güçlü bir kitle desteğini arkalarına alan gelecek tahayyülleri ile iktidara yürümüştür.

Bu vaatlerin kimisi gerçekçi kimisi yalanlar üzerine kuruludur.

Ancak tümü de kitlelerin somut, yakıcı ihtiyaçlarından hareketle, onların inanacağı, ikna olacağı bir biçimde sunulur.

Burada bir analize ihtiyacımız olacaktır.

Faşizmin yükselişinden kim, nasıl zarar görüyor; kim, nasıl zarar görecek, kimler hangi faydaları elde edecek, vb. soruların yanıtlarına ulaşmak, bu kesimleri, sınıf ve tabakaları tasnif etmek için zorunlu bir ihtiyaçtır.

Strateji, bu analizin sonunda yükselen faşizme karşı bu kesimlerin hangi talepler çevresinde birleştirilebileceğinin belirlenmesidir.

Kimi kesimler ekonomik, kimi kesimler kimlik, kimi kesimler eğitim, sağlık, işsizlik vb. sosyal öncelikli sorunlara hassasiyet geliştirmiştir. (Bütün kamu oyu araştırmaları da bunun kanıtlarıyla dolu.)

Klasik sosyoloji disiplini bile, toplumun partilere göre değil, sosyal sınıf ve tabakalara göre dikey bölünmeler tarafından belirlendiğini kabul eder.

Eğer “yeni koşullar altında yeni ittifak politikası” diyorsanız; bir görevi de her koşulda sosyalistlere hayal gördürmek olan CHP’ninkinden daha geniş bir kitleden söz ediyor olmanız gerekmez mi?

Bu durumda AKP’ye oy vermiş (dindar) kitlelerin de süreçten zarar gören, tepki geliştiren kesimleriyle laik kesimlerin ortak veya farklı paydalarını tanımlamanız gerekmez mi?

Örneğin, gelişen devlet biçimine katiyen faşizm demeyen, hatta faşizm tanımına mesafeli duran, ama sonuçlarından ciddi zararlar gören kesimleri hesap etmeksizin, “dünden daha geniş” bir zemini kimle kurabilirsiniz?

Faşizme karşı mücadele programı, salt bir demokrasi programı olarak da adlandırılamaz.

Çünkü demokrasi kavramının çağrışımları, tıpkı laiklik gibi, çok çeşitlidir ve önyargılarla kuşatılmıştır.

Üstelik bu ülkede demokrasi talep eden toplulukların genele oranı hep çok düşük olagelmiştir.

Öte yanda, “kontrollü darbe”ye karşı, kontrollü “sol muhalefet” yaratmayı planlayan derin CHP bile reaksiyoner dili ve uslubu terketmiş; aksiyoner bir siyaset çizgisi izlemeye başlamış; “Adalet” gibi bir kavramla, “adalet yürüyüşü” gibi bir major eylemle,  milyonlarca insanı etkilemeyi, istediği mecraya akıtmayı başarmıştır.

Şimdi de CHP, “Adalet Kurultayı” ile yürüyüşünün programatik, fikri çerçevesini güncelemeye, Kemalizmi temize çekmeye hazırlanıyor.

Atlantik paktının ılımlı islam projesini terkedip, laik eksenli bir Orta Doğu projesine dönmeye hazırlandığı bir aşamada Kemalizmin temize çekilmesi çok daha büyük önem kazanmış durumda.

İlan ettikleri kurultay başlıklarına baktığımızda, ben ve benim gibilerin HDP’ye özellikle de Kürt Özgürlük Hareketin’in Bakur kesimine hatırlatmak için çırpındığımız yöntemi, başarıyla uyguladıklarını görmek mümkün.

Fedakarlık, cesaret, yüksek ahlak, diğerkamlık, zerafet, asalet, hepsi şart ve temsilcilerimizde fazlasıyla da mevcut; ama siyasi mücadeleyi kazanmaya yetmiyor, ne yazık ki?

Demokratik Cumhuriyet Ortak Vatan

Unutmayalım, T.C. devleti ırkçı, sömürgeci bir devlettir.

Irkçılığı kadınlar ve Türk olmayanlar üzerinden geliştiren devlet, Türkler’in dışında kalan bütün halkların doğal yaşam alanlarını ilhak etmiştir.

Kürtler hariç bütün halkları asimile etmiş, Türkleştirmiştir.

Ellerindeki bütün zenginliği – Kürtler dahil- zor alımı ile “Türk” burjuvasına devretmiş, varlık transferi ile yükselmiştir.

Ancak gelinen noktada devletin çivisi çıkmış, Kemalizm, İslamcılık iflas etmiş, söz konusu ırkçı, sömürgeci politika teşhir olmaya başlamış; müesses nizam, Kürt halkının açık, net direnişi ile derin bir iç savaşa sürüklenmiştir.

Kürt halkının Suriye ve Irak’takı kazanımları, Türkiye’de yaratacakları etkiden ötürü, Türk egemen sınıflarını aşırı derecede korkutmaktadır.

Bu devletin kurucu unsurları, söz konusu devlet politikasını terk edemez, 100 yıllık çok yönlü suçların öyle ya da böyle sorgulanacağı bir ortamı kabul edemezler. Yani bizim anladığımız anlamda -cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, adem-i merkeziyetçi- bir demokrasiyi benimseyemezler.

Bu nedenle bir yanda Meral Akşener’in kuracağı parti ile CHP yönetimi aynı niteliklerdeki devletin yeniden örtülü, 50 yıldır olduğu gibi demokrasi süsü verilmiş NATOCU bir devlete dönüşmesi için savaşacaklardır. Bunu yaparken askerin bir kanadı da onları destekleyecektir.

AKP ise Avrasyacı, neoliberal açık bir diktatörlüğün inşasını sürdürmek için bütün imkanlarını seferber edecek; ergenekon ve kontrgerillanın etkin desteğini alacaktır.

Bir yanda Türkçü Laikler, diğer yanda Türkçü İslamcılar, cihatçılar, IŞİD dostları…

Her ikisi de otoriter, her ikisi de plaza ve fabrika köleliğimizin sürmesinden yana, her ikisi de erkek, doğa düşmanı, sömürgeci ve devletçi.

Bu noktada PYD’nin izlediği stratejiyi çok iyi okumalı, son derece doğru analiz etmeliyiz, bence.

Üstelik PYD, “Üçüncü Yol” siyasetini İslam Devleti faşist ordusuna ve BAAS faşist rejimine karşı, savaşın göbeğinde sürdürmeyi başarıyor.

Teklif ettikleri anayasa ve teklif ettikleri iktisadi, kültürel program kitlelerce tek çıkış olarak algılandığı için kazanıyorlar.

Taviz verdiklerinde de kopardıklarında da biz kolayca anlayabiliyoruz.

Çünkü olması gereken konusundaki projelerini net olarak biliyoruz.

Olması gereken konusundaki projeniz bilinmiyorsa, müzakerelerinizin siyaseten hiç bir karı olmaz.

Örneğin Demirtaş, ittifak politikasıyla ilgili, kısa süre içinde, iki farklı açıklama yaptı.

İlkinde CHP ile ittifak gibi bir derdimiz yok, kitlesiyle birleşelim, derken; ikinci de eleştirilerimizi geri çekebiliriz; diye konuştu.

Belli ki partinin dışardaki ortak aklı bu tashihe ihtiyaç duydu.

Velev ki bu yaklaşım doğru olsun.

CHP veya Akşener Partisi ile eleştirileri erteleyerek ilişki yürüteceğiz ve “faşizme karşı ortak bir mücadele programı” müzakeresi yapacağız.

Yani tavizler alıp, tavizler vereceğiz.

Peki bizim alternatif görüşlerimizi kim, nasıl bilecek?

Oluşan tartışma atmosferinde farklı partilerin AKP alternatifi Türkiye önerilerine hangi önerimizi esas alarak taviz vermiş veya taviz kopartmış olacağız, kim, nasıl anlayacak?

Elbette bütün partilerle görüşmeli, süreçten rahatsız olan bütün kurum ve kuruluşlarla ön koşulsuz ilişki kurmalı ve açık diktatörlüğe karşı işbirlikleri, güç birlikleri geliştirmeliyiz.

Ancak, bu süreçte istemeden bile olsa kuyrukçu durumuna düşmek istemiyorsak, 6 milyon oyu bize ait olmayan stratejilerin hizmetine koşmak istemiyorsak; acilen, son derece açık, kitlelerin anlayacağı dilden kendi alternatif Türkiye programımızı, anayasa teklifimizi ortaya koymamız şarttır.

* Bu yazı ilk olarak Deng24.com sitesinde yayınlanmıştır.