A. Halûk Ünal

 

Rojava’ya 2014 yılının Aralık ayında ayak bastım.

Ocak başından başlayarak 7 ay süresince her üç kantonda toplam 7 ay yaşadım ve “kadın devrimi” temalı bir belgesel çektim.

Filmin kurgusu 2017 Kasım’ında bitti.

Rojava hakkında yapılmış ilk ve tek uzun metraj belgeselin “türk ve erkek” yönetmeni olarak, gördüklerimi sindirmek, derinlemesine anlamak için, yaptığım okumalar sonunda, bu sürecin benim dünya görüşüm açısından bir milat oluşturduğunu söylemem mümkün.

Her belgesel iki düzlemde değerlendirilebilir: estetik ve enformatik niteliği.

Yönetmenlerin filmlerinin estetik değeri üzerine konuşmasını ayıp sayanlardanım. Ancak yapmak istediklerimi anlatabilirim ki, eleştirmenler ve izleyici yapmak istediğimle ortaya çıkan sonucu mukayese edebilsin.

Ama filmlerin enformatik niteliği açısından daha özgürce konuşmak mümkün.

Doğru anlaşılabilmek bakımından bir bilgiyi daha paylaşmam iyi olabilir.

Hikaye anlatıcısı yönetmenlerin tamamı bilir ki, ön araştırma yapılmaksızın, yaklaşım metinleri çekim planlamaları yapılmaksızın hiç bir filme başlanmaz.

2014 yılının Eylül ayında iki önemli gelişme oldu.

Birincisi Rojava’daki devrimi bir “kadın devrimi” olarak adlandırıyor olduklarını duymam.

İkincisi ise, ilk toplumsal sözleşme (anayasa) metinlerine “tesadüfen” ulaşmamdı.

Ani bir kararla elimdeki bütün işleri bir kenara koydum ve kameramı Rojava’ya çevirmeye karar verdim.

Aralık ayında Rojava’ya tek başıma ayak basmıştım.

Bir devrime tanıklık ediyordum, ancak gördüklerim ne 1960-80 arası yapmaya çalıştığımız, ne de kitaplardan okuduğumuz devrimlere benziyordu.

Ama bir devrim olduğuna da kuşku yoktu.

O andan başlayarak araştırma, öğrenme ve çekimler parelel gelişti.

Bunun zorluğunu ancak meslektaşlar iyi anlayacaktır.

Söz konusu yedi ayın kamera arkası öyküsü de kesinlikle ayrı bir belgesel ya da kitabın konusu.

Bu yazıya sığmaz, ben yedi ay içinde öğrendiklerimle, bu bilgilerin yarattığı yeni bilgileri edinme ve sindirme sürecim tamamlandı diyemem, ama önemli bir yol kattettiğimin farkındayım.

Bu açıdan benim için Rojava Kadın Devrimi ne anlama geliyor, özetlemek  ve sizlerle paylaşmak, 6. yıldönümü için anlamlı olabilir.

 

İşçi devrimleri ve kadın devrimi

Sosyal mücadeleler tarihinde Marksizmin ortaya çıkışı, modern sosyalizmin de başlangıcı kabul edilir.

Marks ve Engels’in attığı temeller, Lenin ve Troçki’nin katkıları ile büyük ölçüde biçimlenen teorik alan, siyaset teorisinde de önemli değişimlere neden oldu.

Toplumların analiz yöntemi, ekonominin bu analizdeki belirleyici rolü, kapitalizmin analizi ve buna bağlı sayısız tespit, ortaya konuldu.

Binlerce kitaba sığmayan bu alanı bir yazıda özetlemeye kalkmak gibi bir çabaya girecek değilim elbette.

Ama siyaset tarihinde yeni bir paradigmanın ortaya konulduğunu ve bunun insanlık tarihinde önemli değişimlere neden olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ama “kadın devrimi” kavramını anlayabilmek için geleneksel sosyalizmin işçi devrimi kavramı ile mukayesesine girişmek şart.

Marksist paradigmanın en belirleyici önermelerinden birisi, kapitalist toplumlarda temel çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğunu ve yeni devrimin öznesinin ise işçi sınıfı olacağını ileri sürmesidir.

Kürt halk önderi A. Öcalan ise, -1995 ten başlayan ve 2000 lerin ilk çeyreğinde tamamladığı- geleneksel sosyalizmin eleştiri özeleştirisi sonunda “yeni bir paradigma” yı ortaya koydu.

Yeni paradigma geçmiş teorik yapıyı bir çok açıdan eleştiriyor ve yerine alternatifler sunuyordu.

Bunların en önemlisi ve bence başat olanı, gelecek devrimlerin merkezine işçilerden önce kadınları özne olarak koymasıydı.

Burada bence çok fazla çarpıtılan bir nokta var.

Öcalan’ın hipotezini, işçi sınıfının tarihi rolünün bittiği yönünde mi anlamalıyız.

Bence hayır, tersine başka tarihi bir gerçeğin tespit edilmesi ve işaret edilmesi olarak görmek daha doğrudur.

Erkek egemenliği, Marksizm ışığında gerçekleşen devrimlerin tamamında aşılamamış, kendisini yeniden üreten bir egemenlik ilişkisi olmuştur.

Erkek egemenliği bu güce, tarihin en kadim temel çelişkisi olduğu için sahip. Ve devletle toplum arası çelişkilerde de devletin toplumun bir yarısına sunduğu sus payı işlevini görüyor.

İdeolojik ve kültürel olarak kadınlar ve çocuklar erkek cinsinin mülkü ve “üretim aracı” olarak tanımlandığı ölçüde, her sosyo ekonomik formasyonun iktidarına destek veren bir ilişki üretiyor.

Bu nedenle işçi sınıfı erkek egemenliğini aşmadıkça demokratlaşamıyor ve devrimci bir özneye dönüşemiyor.

Bütün “devrimler tarihi” de bunun kanıtı durumda.

Öcalan’ın hipotezi ise önce dağ komünlerinde, ve nihayet Rojava’da vücut buldu.

Böylece bir tez değeri de kazanmış oldu.

Rojava’da ilk gözünüze çarpan – ki dağ komünlerinden mülhemdir- kadınların bağımsız siyasi, kültürel ve askeri örgütlenmeleri olur.

Bu bağımsız örgütlenme, toplumun bütün idari katmanlarında karşılığını bulduğu gibi, Kadın Bakanlığı ile sosyo – kültürel bir odağa dönüşür.

Yani çalışan sınıfın içinde kadınlar bağımsız bir siyasi örgütlenmeyle bir yandan erkeklerle birlikte kapitalizme karşı mücadele ederken, bir yandan da erkek egemenliğine karşı mücadele ederler.

Ve bu konuda katettikleri yol sayesinde en azından KÖH çizgisindeki milyonlarca yoksul, emekçi, ezilen değişmiş, demokratlaşmıştır.

Elbette kadın özgürlükçü bir çizgi tek başına sigorta değeri taşımazdı.

 

Demokrasinin değişen tanımı

1987 yılında açık alanda çıkarmaya başladığımız Yeni Öncü dergisi Türkiye solu için çok yeni gündemler oluşturmuştu.

Bunların başında sosyalist feminizm ve sosyalist demokrasi kavramları gelir.

Her iki kavram da geleneksel sosyalizmin eleştirisi niteliği taşıyordu.

Ama ne yazık ki, bu eleştiriyi sonuçlarından korkmaksızın bütün mantıksal sonuçlarına ulaştıramadık.

Bence Öcalan’ın en büyük başarısı, daha önce hiç bir stalinist örgüt liderinin yapamadığı, yapabilecek donanımı olsa bile cesaret edemediği, Marksist tutumu seçmesiydi: “Var olan her şeyin gözü kara eleştirisini kastediyorum. Hem eleştirinin varacağı sonuçlardan hem de iktidarlarla çatışmaktan korkmamak anlamında gözü kara eleştiriden konuşuyorum.” (K. Marks, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 36.)

Bir önceki bölümde özetlemeye çalıştığım gibi emek sermaye çelişkisinin yanına bir çelişki daha tanımlamış, hatta emekçi sınıfın devrimci rolünü başarabilmesi için bunu şart koşmuştur.

Sosyalist demokrasi konusu da devlet meselesine getirilen bir katkı olarak karşımıza çıkıyor.

Yeni Öncü’nün 1987 de tanımladığı sosyalist demokrasi, gelenekten kendisini çoğulculuk önerisiyle ayrıştırıyordu.

Ama merkeziyetçilik ve devletçilik konusunda kayda değer hiç bir eleştirimiz olmadı.

Yeni Paradigma ise, geleneğin merkeziyetçi/devletçi (demokratik merkeziyetçi) yaklaşımına karşı adem-i merkeziyetçiliği koyarak, radikal eleştirisini derinleştirdi.

Bunun gündelik yaşamda vücut bulduğu en temel alan ise meclis ve komünler.

Rojava devrimi ilk günden itibaren bu bakışla gelişimini sürdürse de, süreç merkeziyetçi biçimde işledi.

Bu nedenle en kısa zamanda ülke çapında genel seçimler aracılığıyla, bütün idari yapının omurgasını meclisler sistemi üzerine oturtmayı hedeflemişlerdi.

Devrim, bu hedefine 2017 yılında ulaştı.

Yapılan seçim takvimine göre Eylül’de köy ve mahalle komünleri, Aralıkta İlçe ve il komünleri, Ocak 2018’de ise bütün kantonların ortak meclisi, Halk Kongresi (Kongra Gel) seçilecekti.

Basından edindiğimiz en son haberlere göre ilk ve ikinci aşama seçimler gerçekleştirildi. Ve vaad edildiği gibi çoğulculuk seçimlerin temel ilkesi oldu.

Efrin işgali sürecinde üçüncü aşamayla ilgili bir haber okumadım.

Ama ilk iki aşamada 6 binin üzerindeki bir sayıda komünün seçimle belirlendiği ve yaşamı günahıyla sevabıyla yönetmeye başladığını biliyoruz.

Yeni Paradigma bu pratiğin devrim sonrası değil, devrime giden bütün süreçte esas alınması gerektiğini söylüyor.

Yani emekçi sınıfların bütün örgütlenmelerinin kadın merkezli ve adem-i merkeziyetçi tarzda inşa edilmesi önerisiyle kendisini gelenekten ayrıştırıyor.

Devlet olmayı ve devletçiliği reddeden bu yaklaşım, mücadele sürecinde, devrim öncesinde geleneksel sosyalizmin bir başka temel sorununa da alternatif öneriyor.

Gelenek, demokrasi mücadelesi kavramını – kitaba uygun olarak- burjuva demokrasisinin genişletilmesi olarak ele alır ve istismar etmekle, genişletmek arasında salınır.

Yeni Paradigmanın ortaya koyduğu hipotez ise, demokrasinin devrim öncesinde komünler, meclisler temelinde örgütlenerek alternatif bir alana dönüştürülmesini önerir.

Bu, aynı zamanda yeni bir uygarlığın, demokratik modernitenin de inşa alanıdır.

Yani yalnızca siyasal değil, kültürel bir mücadele alanıdır. Öcalan’ın ahlaki politik toplum olarak adlandırdığı alternatif değerler sistemi ve ilişkiler burada vücut bulmalıdır.

(Örneğin, bence HDP’nin, kongre siyaseti (HDK) yerine geleneksel merkeziyetçi parti (HDP) siyasetini seçmesi, bu bakışın ortak kabul görmemesindendir.)

 

Yeni aydınlanma süreci

Yazı alanım dar; bir çerçeve çizmeye devam etmek için özetlemeye çalışayım.

Aydınlanma çok uzun bir zamandan beri Anadolu solu için bilgi esaslı bir mesele olarak ele alındı. Modern bilimi ve felsefeyi, sosyalist literatürü ne kadar çok bilirsek o kadar aydınlanırız diye düşündük.

Oysa aydınlanmanın iki önemli tanımından birisi İ. Kant, diğeri Marks tarafından yapılmıştı.

Kant, aydınlanmayı halkın iradesini ele alması, kaderini kendi belirlemeye başlaması olarak tanımlarken, Marks da o ünlü 11. Tezinde “hayatı anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeyi” önererek tanımı farklı terimlerle yeniden inşa ediyordu.

Bence devrimin sürekli kılınabilmesi, aydınlanmanın da sürekli kılınabilmesidir.

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi varolan üretim ilişkilerini aştığında” devrimin temeli ortaya çıkmış olur.

Peki üretici güçlerin gelişme seviyesinden yalnızca üretim teknolojisinin sağladığı marifet ve bilgiyi kast edemeyeceğimize göre, üretici güçlerin kullandığı sosyal ve siyasi teknolojiye de bakmak zorunda değil miyiz?

Siyasi teknolojiden kabaca siyasi örgütlenme formasyonlarını, sosyal teknolojiden de gündelik hayatta egemen kılınan değerler sistemini anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bence bu noktada Öcalan’ın hem “ahlaki, politik toplum” tanımına, hem de kitlelerin öz insiyatifi ve öz savunması temelinde inşa edilen komünler ağı önerisine ulaşırız.

Bunu başarabildiğimizde, artık devrimin sürekliliği, aydınlanmanın da sürekliliği haline gelecektir.

Söz konusu aydınlanmanın sonuçlarını, KÖH’nin gerilla komünlerinde ve Rojava şehirlerinde (aslında bunu KÖH’nin örgütlü olduğu bir çok yerde) ilk okul, orta okul, lise mezunu bilgelerin çokluğunda görmek mümkündür.

 

Sonuç yerine

Bir sanatçı olduğum için benden Rojava dinlemek isteyenlerin çoğunluk beklentisi hep, detaylar, anektodlar vb. olur.

Yedi ay sonra döndüğümde dostlarıma en çok kurduğum cümle her gün yeni bir durum karşısında yaşadığım şaşkınlıktı.

Elbette Rojava ne dikensiz bir gül bahçesiydi ne de bir peri masalı.

Canlı ve maalesef kanlı bir inşa süreci.

Ama sonuç olarak tanık olduğum bütün ayrıntılar, bütün durumlar yukarıda özetlediğim bakış açısının realize edilme çabalarına dairdi.

Ya da bu çabaların anlaşılamaması, tam tersine geçmiş alışkanlıkların ve ilişkilerin nüksetmesine ilişkin anektodlar olarak kendi tarihimde yerlerini aldılar.

Üç yıl içinde yaşadığım tanıklık sayısız yeni okumalara ve araştırmalara da sebeb oldu.

Şu an gönül ferahlığıyla diyebilirim ki, Rojava Kadın Devrimi, 21.yy sosyalizminin inşa sürecidir.

Ve hiç bir şey olmasa bile, Rojavalı kadınlar tarihe erkek egemenliğinin belini kıran devrimciler olarak geçtiler bile.

Ben giderken Paris Komününün 71 günlük ömrünü unutmaksızın yola çıktım.

Oysa 6 yıllık, büyük bir kuşatma altında sürdürülen inşa var elimizde.

Böylece film ve Rojava benim için bir okula dönüştü.

Bu yazıda da ilk kez filmde kurmayı tercih etmediğim cümleleri kurmuş oldum. Filmin kahramanları, kendi hikayelerini kendileri anlattılar.

Benim yorumum ise 150 saatlik görüntü içinden hangi 80 dakikayı seçeceğime karar vermekti.

Filmi henüz Yunanistan’da beş kez gösterebildim.

İlk gösterimden sonraki bütün gösterimler gelen talepler üzerine oldu.

Ve Yunan solcularının Rojava kadın devrimine verdikleri tepki öyle gösteriyor ki – gerekli kaynak ve araçlar yaratılabilirse- bir kaç yıl içinde Yeni Paradigma, Avrupa solunda da çok yaygın bir kabul görecek.

Bana da son söz olarak, başta A. Öcalan olmak üzere bütün Özgürlük hareketi öncülerine, aktivistlerine, savaşçılarına ve şehitlerine şükran duygularımı iletmek düşüyor.

 

 


A. Halûk Ünal

Mart ayında blogumda ve Deng24’te yazmıştım “Faşizm Seçimle Yıkılmaz”

Şimdi yaşadığımız deneyin ışığında bu konunun üzerinde biraz daha durmakta yarar var.

Saray ittifakının kitle destekli açık bir savaş diktatörlüğünü kurumsallaştırmak istediğinde her kes hem fikirdi. (Bonapartizm mi, faşizm mi, otoriter popülizm mi, taşına takılmamak, dikkat dağıtmamak için adlandırma faslını geçiyorum.)

Peki böyle bir iktidarın kendi sonunu hazırlayacak bir seçime evet demesi mümkün olabilir miydi?

Erken seçimin bir baskın seçim halinde önümüze konduğu andan itibaren, büyük bir komplonun da içine girdiğimiz aşikardı?

Bence deneyimli bir çok solcu bunu sezdi veya gördü.

Aslında başta Veysi Sarısözen olmak üzere bir kısmı da çok net bir biçimde ve birden çok kez, HDP’nin diğer muhalif kesimlere ve özellikle de CHP’ye parlementoyubirlikte boykot etme önerisini seslendirmesini, çok önceden dile getirmeye başlamıştı.

“Artık bu parlemento demokratik değildir, sınırlı olan işlevi de yok edilmiştir”, diyerek AKP ve MHP yi gaspettikleri parlemento ile başbaşa bırakmanın önemini anlatmaya çalışıyorlardı.

Burada önemli olan, ve benim de asıl temel aldığım, parlementoyu boykot veya kalma ikileminden önce, açık bir savaş devletini fiilen kurmuş bir diktatörlüğün, ele geçirdiği yargı ve yasamanın, gayrı meşru konumunu kitlelere, sözden daha fazla bir takım eylemlerle anlatmaktı.

Kaldı ki CHP içinde de Cihaner, Böke ekibi benzer sesler çıkartmaya başlamıştı.

Böyle bir role öncülük etmesi yine de CHP’den beklenemeyeceği için HDP nin ön alması gerekiyordu.

Ne yazık ki HDP de böyle bir söylemin kuruluşuna önayak olamadı.

CHP, Muharrem İnce, zaten sistemi, devleti koruyan bir yerden baktıkları için meşreplerine uygun bir söylemle, seçimleri ve önceden planlanmış sonuçları meşrulaştıracak bir söylemi peşinen kitleselleştirdiler.

Bu söylem öylesine hegemonik etki yarattı ki, HDP yönetimi de kendisini bunun etkisinden ayrıştıramadı.

Buna Demirtaş’ın ve bir süre sonra parti sözcülerinin “bir oyluk canları var” mottosu eklendi.

Bununla da kalınmadı, İnce ve benzerlerince HDP, büyük bir söz birliğiyle, seçimi kazanmışız ya da kesin kazanacakmışız, dip dalgası yolda, türünden söylemlerle kuşatıldı.

Peki sonuç?

Şu anda bir çoğumuz farkındayız ki, çok başarılı planlanmış bir seçim darbesi gerçekleşmiş; açık diktatörlük muhalefetin çoğunluğunun da katkısıyla, meşrulaştırılmış oldu.

Böyle bir probaganda sürecinden sonra kimsenin “bu sonuçlar gayrı meşru” demesinin kitlelerde inandırıcılığının olmayacağı çok açık.

Neyseki kitlelerin bir kesimi bu noktada “öncülerinden ve sözcülerinden” daha iyi durumda.

Öte yandan denilebilir ki, iki toplumsal odak dışında “başarı”dan söz etmenin mümkün olmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Seçimin gerçek “kazananı” geleneksel faşist hareket. MHP ve İYİP

Seçim darbesini tek püskürtebilen toplumsal odak ise, HDP merkezli demokrasi ittifakı.

 

Demokrasi mücadelesinde yeni aşama

Bu seçim süreci, HDP’ye önemli kazanımlar ve fırsatlar sunuyor.

Tartışmaya bunların ilk ve en önemlisinden başlamakta yarar var.

Geleneksel (tekçi, erkek, endüstriyalist ve devletçi ) sosyalizm için demokrasi kavramı ve demokrasi mücadelesi programı duvarın yıkılmasıyla birlikte terkedilmesi gereken bir zihniyetin ürünüydü.

Onyıllarca demokrasiden anladığımız burjuvazinin himmet ettiği serbestlikler oldu. Doğrudur, burjuvazi demokrasiyi böyle anladı, ama bizler de bunu genişletmekle istismar etmek arasında salınıp durduk.

Sosyalizmin insanlığa layık gördüğü bütün kazanımları da “devrimden sonraya” erteledik.

Ne kadar oksimoron değil mi?

Devrimden bir darbe anlamıyorsak, çalışan sınıfların, ezilenlerin, sistem dışına itilmişlerin soyut bir takım sloganlar ya da teorik metinlerle ikna olup, ciddi riskler barındıran bir kalkışmaya ortak olacaklarını hayal etmenin nesi bilimsel, bilmiyorum?

Eğer devrimci dönüşümler üretici güçlerin gelişme seviyesince tanımlanıyorsa, kapitalizmi aşan bir zihniyet mevcut düzlemde siyasi, kültürel hatta ekonomik olarak vücut bulmaksızın bir devrim de hep hayal olarak kalacaktır.

Bu zihniyetin aşılması ikibinlerde A. Öcalan’ın hipotezleriyle mümkün oldu.

Demokratik Modernite burjuva devletine karşı, demokrasiyi emekçilerin ve halkların öz iradeleriyle kurduğu yeni bir dayanışma ve değişim alanı olarak tanımlayarak, ona yeni bir anlam ve işlev kazandırdı.

Gerilla kamplarından başlayarak devasa bir komün kuruldu ve günahıyla sevabıyla bu komün, ademi merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, çoğulcu devlet dışı bir olguya dönüştü.

Ortadoğu Kürt toplumu siyasi, kültürel, ekonomik hayatını özyönetim, öz insiyatif esasına göre biçimlendirme mücadelesine başladı.

HDK/HDP de bu zihniyetin Anadolu geneline yansıtılmasının bir aracı olarak varoldu.

Ancak kuruluşundan bu yana ilk kez bu seçimlerde yeterli olmasa da kendisini kurucu bir irade olarak ortaya koyma yönünde çok önemli adımlar attı.

Elbette burada temel kazanım, sol tarihimiz açısından da devrim değerinde.

Nasıl bir ülke istiyoruz, kadınların yaşamını nasıl düzenleyeceğiz, kürt sorununu nasıl çözeceğiz, ekonomide kapitalizmi kısmen aşan, sonuçlarına karşı halkı koruyan değişimler nelerdir; somut olarak tanımladı.

Aslında 2015 te yapılması gerekene, üç yıl gecikmeyle ulaşılmış oldu.

Elbette programımızın bu üç başlığı dışında hala kültür, eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi çok temel başlıklarının yazılmasını bekliyoruz.

Elbette geniş katılımlı çalıştaylarla…

Böylece birlik ve ittifaklar bakımından da soyut sloganları aşan, somut tartışma zeminlerimiz artık mevcut ve başlıklar giderek çoğalacak.

Böylece faşizme karşı demokrasi mücadelesini, geleneksel solun onu hapsettiği siyasal demokrasi alanından kurtarıp, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda da nasıl somutlanabilir, vücut bulur tarıtşabileceğimiz bir zeminimiz var.

Eksik bulunabilir, yanlış bulunabilir; ama bundan böyle bu zeminde alternatiflerle tartışmak çok önemli bir kazanımdır.

Öte yandan solun birlik tartışmaları da böylesi bir program temelinde yürürse sağlanacak çok ciddi kazanımları birlikte göreceğiz.

İster Gramchi ister Laclau – Mouffe ister Öcalan, hepsinin ortaklaştığı hegemonik muhalefet bloku anlayışı ve söylem birliği için çok önemli, güçlü ilkelerimiz ve bu ilkelere yaslanan bir programımız var.

 

Demokratik Modernite ve Siyaset

Demokratik modernite bir politiko kültürel alternatiftir, başta siyaset olmak üzere yaşamın her alanında bir fiziki bir alternatife dönüştürülmeye muhtaçtır.

Bu nedenle önümüzdeki dönem için yapacağımız tartışmaların ikinci büyük başlığı örgütsel yeniden yapılanma olmalıdır.

Yeni paradigma bu konuda da oldukça berrak bir yön gösteriyor.

Kadın merkezli, ademi merkeziyetçi bir siyasal ağlar toplamı.

Herkesçe malum projemiz kuruluşunda HDK temelinde düşünülmüş ve tasarlanmıştı.

Ancak sonradan HDK bir kabuğa dönüştü, HDP de temel araç haline geldi.

Peki HDP kadın merkezli ademi merkeziyetçi bir ağlar toplamı olabildi mi?

Ne yazık ki hayır.

Tersine “bileşenler hukuku” sonucu HDP, Türkiye sol tarihinin tanıdığı en merkeziyetçi açık alan örgütlerinden biri oldu.

Kadın merkezli bir siyasetin merkeziyetçi olması da bir başka oksi morondur.

Evet biliyoruz ki kadınların parti içi yaşamına erkekler karar vermiyor. Ama bu yeterli bir ölçü oluşturamaz, ademi merkeziyetçilik olmaksızın, alternatif bir siyasal iddia ortaya koymak mümkün olamayacaktır.

Merkeziyetçi (demokratik merkeziyetçi de farklı değildir) partiler, her üyeyi merkezi aparatın bir uzantısı olarak istihdam etmek durumundadır.

Tecrübeyle sabittir, hiç bir iyi niyet bu formu kıramaz.

Merkezi aparatın uzantısı olan birey de ne gerektiği gibi bir öz inisiyatif geliştirebilir, ne yaratıcı olabilir.

Böylesi yapılar bireyleri geliştirmez, tüketir.

Bu nedenle bu tür partiler, tıpkı geleneksel partiler gibi kadrolarla, seçmenler arasında derin bir ayrım ve yabancılaşmaya mahkumdur.

Düşünsenize parlemento grubu, myk ve parti meclisi 6 milyon seçmeni yönetiyor. Bu ne kabul edilebilir ne de zamana uygundur.

Bu nedenle gelecek dönemde HDP’nin önünde duran ana muhalefet bloğufırsatını iyi değerlendirmek istiyorsak, ademi merkeziyetçi, kadın merkezli, çoğulcu bir öz inisiyatifler şebekesine dönüşmemiz bence büyük bir zorunluluktur.

Bir “sayın başkanım, sayın vekilim” örgütü yerine, hevaller, yoldaşlar, arkadaşlar örgütüne kendimizi iade etmemiz gerekir.

Eş başkanlık buluşu çok iyidir ama başkanlık kültürü aşılmadan 21. Yüzyılda demokratik modernite vücut bulamaz.

Liderlik sistemi yerine 6 milyonluk bir siyasi özneyi yaratmamız gereklidir.

Bize öncüler ve sözcüler yeterli olmalıdır.

Kendi siyasal örgütlenmesini demokratik modernite temelinde inşa edemeyen, vaadettiği toplumu, önce kendi hegemonik alanlarında kanıtlayamayan, toplumu da dönüştüremez.

 

 


A. Halûk Ünal

 

Başlıktaki cümle T.C. nin İttihat Terakki’den devraldığı kurucu parola.

1912 de karar verilen bu strateji, aynı zamanda bir halklar topluluğuna tek bir yapay ulus gömleği giydirmenin de kanlı ironisi.

Çünkü bu parolayı kararlaştıranların büyük çoğunluğunun Türklüğü bile çok tartışmalı.

İTC, 1918’de son kongresinde, partinin adının değişmesi, Anadolu’daki örgütlenmelerin yeraltına geçmesi, ellerindeki silahları halka dağıtması türünden stratejik bir dizi karar alıp, triumvirayı bir Alman denizaltısıyla ülkeden çıkarttıktan sonra, eski liderliğin sürekli kenarda tuttuğu, tasfiye etmeye çalıştığı Kemal ve arkadaşları Anadolu’daki İTC yapılanmalarının tamamını yeniden Müdafai Hukuk ve Kuvayı Milliye çatısı altında toplayıp; yeni Türk devletini inşa ettiler.

İTC’ye – uluslararası yargılamalara muhatap olan suçlar nedeniyle- şeklen sahip çıkılmasa da, bütün politikaların devralındığı da sır değil.

T.C. o günden bu güne Batı emperyalizminin ve NATO’nun dümen suyunda yaşadı; kendisine verilen uç karakolu görevlerini başarıyla gerçekleştirdi.

Asimilasyon politikasında da ciddi bir başarı sağladığını söyleyebiliriz.

Kürt halkı hariç bütün halklar ve etnik topluluklar, kanlı tarihin korkusuyla sindi ve asimilasyonu kabullendiler.

Ancak bu oyun planı 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin kurulmasıyla başlayan son Kürt isyanı ile bozuldu.

O gün bu gün “devlet aklı” Kürtlerle savaş mı ittifak mı; ikilemini tartışıyor.

Elbette ortak niyet ve hedef, bu isyanın ne bahasına olursa olsun yok edilmesi ve bu “sorun”dan kalıcı biçimde kurtulmak.

Ama devlet aklı içinde zaman zaman, “bu iş savaşla olmayacak, bari müzakere ile bir ortayol bulsak” fikri güç kazanıyor.

90 larda Özal’ın Kürtlerle stratejik bir barış yapmak, Irak Kürt bölgesiyle aradaki sınırları kaldırmak gibi “kazan kazan” hesaplar yaptığını biliyoruz.

Öte yandan TÜSİAD’ın AB standartları çerçevesinde bir çözüm formülü için özel bir rapor hazırlattığı da yine aynı tartışmanın su yüzüne vuran sonuçlarından.

Ancak bu çabalar, hatırlayacaksınız, o yıllarda Ergenekon (derin devlet) tarafından çok sert yanıtlanmış, Sabancı’nın kardeşine “başarılı” ; Özal’a “başarısız” birer suikast düzenlenmişti.

Daha sonra iki müzakere girişimine daha tanık olduk. İlki 2009 da başlayan ve sonradan Oslo süreci olarak adlandırılan ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakere süreci; ikincisi ise 2013 de “İmralı Süreci” olarak adlandırılan ve 2015 te yine başarısızlıkla sonuçlanan girişimdi.

 

Cumhur VS Millet

Bu tartışma iki yıldır yeniden gündemde.

Ve bu kez daha önce tanık olmadığımız bir biçimde iki ayrı siyasi blokta temsilini bulmaya başladı.

Cumhur ve Millet blokları  “devletin bekası” konusunda iki farklı yaklaşımı temsil eder görünüyor.

İlk bakışta birincinin faşizmi kurumlaştırmak; ikincinin ise müesses nizamı restore etmekle bu hedefe ulaşma çabası söz konusu.

“Beka sorununu yaratan” ise Kürt isyanının geldiği nokta.

Ancak daha derinlemesine bir bakış, iki hipotezin çatıştığını gösteriyor.

Cumhur ittifakı, Türk devletinin tarihsel krizini, faşizmi kurumlaştırıp, Suriye ve Irak’da enerji alanlarını ilhak etmeyi ve Kürt sorununu askeri yoldan, soykırımla “çözmeyi” deniyor.

“Devlet aklı” nın diğer kesimini temsil eden partiler, millet ittifakı ise, bu çözüme temelden itirazı olmasa da, bu yolla çözümün artık kazandırdığından çok kaybettirdiğini düşünüyorlar.

Bu nedenle “restorasyon” ve AB çerçevesinde bir uzlaşma ve çözüm çabasının daha gerçekçi olabileceği öne sürülüyor.

Henüz çok içten, çok kararlı olduklarını söylemek zor.

Çünkü hepsi “Türkiye Türklerindir” mottosundan sebeblenerek bu güne gelmiş, imtiyazlı modernler.

Ama yine de ihtiraz kaydımızı saklı tutarak, şöyle diyebiliriz.

Erdoğan ergenekon bloku, devlet aklının A planıysa, Millet ittifakı da B planı gibi bir görüntü sunuyor.

Bu tartışma basit bir taktik tartışması değil, devletin kuruluş stratejisiyle ilgili bir format değişikliği tartışması kaçınılmaz olarak.

Türkiye Türklerin mi, Anadolu’da yaşayan bütün halkların ve eşit yurttaşların mı; ikilemine gelip dayanmış oluyoruz yeniden.

Bu nedenle “samimi” bir ayrışma bile olsa, unutmayalım bütün bu gelişmeler, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin mücadelesinin ürünü.

 

Kandile Operasyon, Mafyaya Af

Cumhur ittifakı bir taşla bir çok kuş vurmak istiyor.

En büyük balık Kandil operasyonu gibi görünüyor.

Erdoğan ve Ergenekon şefleri çok iyi biliyorlar ki, 1983 den bu yana otuz kez denenmiş ve hepsinde de başarısızlıkla sonuçlanmış “Kandil operasyonları”nın otuzbirincisi de çok farklı olmayabilir.

Elbette bu kez çok yüksek bir tekniğe sahip olduklarını Efrin’den biliyoruz. Buna güveniyor olabilirler.

Bu “üstünlük” kalıcı bir zaferi değilse de seçim probagandasına yarayacak bir kaç bayraklı kareyi sağlayabilir, hesabı yapıyor olmaları mümkün.

Ayrıca, toplumun endişeleri listesinde onuncu sıraya düşmüş “terör” kaygısını yeniden canlandırmak, seçim kampanyası için bulunmaz bir fırsat.

Üstelik Afrin’de bunu denediklerinde bütün sistem içi muhalefete hiza vermeyi, kendi dümen sularına sokmayı başarmışlardı.

Yine aynı ata oynamaya niyetli görünüyorlar.

En azından İYİP kitlesini etkileseler ve farklı ses çıkartmasını sağlasalar, Millet ittifakı içinde tartışma ve çelişki yaratsalar, kar.

Üstelik bu kez Irak topraklarında “terörle mücadele” farklı bir niteliğe bürünmüş durumda.

Son iki yıl içinde TSK Irak coğrafyasında çok ciddi bir alanı denetlemeye başladı.

Aslında bu fiili bir işgal. İlgili herkes de bunun farkında.

Terörle mücadele fiili işgale meşruiyet ve yasallık kazandırmak bakımından iyi bir bahaneye dönüşmüş görünüyor.

KDP ve YNK, kendilerine sivil siyasette başat rakip olma sürecinde ilerleyen KİP’nin tasfiyesi için her tavize razı.

Tayyiban rejimi Kuzey Iraktaki varlığına meşruiyet kazandırmak için bile bu sefere çıkmak zorunda.

Ruslarla pazarlık masalarından edindiği tecrübe de bu yönü gösteriyor.

Fiili ve fiziki güç her zaman pazarlanabilir, takas edilebilir bir “değer.”

 

Mafyaya Af

Herşeyi çok açıkta yapmak zorunda kaldılar.

Bahçeli önce itibar sundu, sonra ziyaret etti.

Ardından galiba bir bir devlet güvencesi daha gerekti ki, tetikçiyi eski patronları Yavuz Ataç ziyaret etti.

En son M. A. Ağca ortaya çıktı.

Bunlar Ergenekon’un geçmişte bütün kirli, örtülü operasyonlarını yaptırdığı A takımı.

Dışarıdan bakıldığında Erdoğan af talebine karşı gönülsüz görünüyor.

Ama son zamanlarda kendi çatısı altında yarattığı “Osmanlı Ocakları” vb. paramiliter güçlerin yeterli tecrübesi olmadığını düşünüp, alttan alta böyle bir “kurmay heyetine” ihtiyaç duyması çok olası.

Farkında olmak gerekir ki, bu adamlar hafife alınamaz, yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

Kandil operasyonu Kürdistana, mafya öncülüğünde akgezenler Batı’ya, faşizmin son savunma hattı olarak görevlendirilmiş durumda.

Böylece hem seçim sürecini manipüle edecek, hem de seçimin kaybedilmesi koşulunda en kirli oyunlara kalkışabilecekler.

Bizim de bu gerçeği yeterince farkında olmayan herkese anlatmamız gerekiyor.

Özellikle de son 4 yıldır her türden provakasyon ve manipülasyona karşı başarılı bir tutum izlemiş olan HDP’nin aynı öncülüğü sürdürecek tedbirleri alması şart.

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Seçimlere 26 gün var.

Ve Türkiye’de solun yolculuğu bakımından tarihi gelişmeler oluyor.

Herkesin malumu,  “Türk” ve Kürt solu HDP ekseninde bir seçim bloku gerçekleştirdi.

Bu gelişme kendisinden çok daha fazlasına aday bir imkanı da iyice görünür hale getirdi.

Ülke, faşizmin kurulumunu tamamlaması dinamiği ile, redikal demokratik bir değişim sürecine girme ikileminin eşiğinde.

80 yılından itibaren sağa yatmış olan siyasi zemin, yeniden sola yatabilir.

Sol ülke yönetiminde belirleyici bir güce dönüşebilir.

Zaten faşist diktatörlük seçeneğinin bütün egemen sınıf fraksiyonlarınca, şerhen veya kerhen desteklenmesinin arkasında da bu gerçeği çoğumuzdan önce görmüş olmaları yatıyor.

Üstelik bu kez, içine girdiğimiz krizden ancak ve ancak özgürlükçü bir sol perspektifle çıkabiliriz.

Henüz kapitalizmden kopuş için bütün koşullara sahip olmayacağımız açık, ancak ilk kez bir geçiş süreci içine girmenin, büyük ölçüde kendi kendine yeten insan merkezli bir ekonomiyi kurmanın eşiğindeyiz.

Yeter ki bu gerçeği halka yalın ve somut biçimde kanıtlamak için gerekli çalışmayı gerçekleştirelim.

 

Hayal mi Gerçek mi

Bu iddiamı abartılı bulanlar, ülkedeki güç dağılımı ve siyasi eğilimlere baksın, HDP (SB) dışında kalan bütün partiler, ülkenin bekasını, yaşadığımız felaketlerin temel sebebi olan küresel ve yerel kapitalizmin “sunacağı imkan ve nimetlerde” görüyor. Ve bunu alenen itiraf ediyorlar.

Aralarındaki fark, bir kesim neoliberal politikalardan başka bir alternatif sunamazken, bir kısmı, anavatanı Avrupa’da bile miadını doldurmuş, topluma vereceği hiç bir şey kalmamış, insan ve emekçi düşmanı neoliberal politikaların ajanı olmuş, sosyal demokrasi programlarıyla “kurtuluş” vaadediyorlar.

Hiç birisi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı net, açık tedbirler öneremediği gibi, sebebleriyle ilgili de her hangi bir radikal reform yaklaşımına sahip olamıyor.

CHP, İYİP, AKP, MHP, hepsi de devlet ve sermayenin kuruluşları.

Devlet ise emperyal güçlerle, yerel egemen sınıfların, büyük sermayenin uzlaşma alanı.

Bu o kadar tarihi ve köklü bir erkek ittifakı ki, devletin ve onun kuruluşu partilerin bu güne kadar, kadınlar, çocuklar, çalışan sınıflar, ezilenler, yoksullar lehine sağladığı tek bir gerçek yasa, tek bir gerçek ilerleme, yazmıyor tarih.

Bu kadar bilinçli, kararlı, inatçı bir tarafgirlik tesadüf olabilir mi?

Üstelik, kapitalist yola inanan bir çok otorite neoliberal yolun tıkandığını, tükendiğini, kapitalizmin mevcut krizine ilaç olamayacağını itiraf ettiği bir dönemdeyiz.

Emperyal ülkeler, kendi iç krizlerini, bizlerden ithal ettikleri kaynaklarla kısmen subvanse edebilse de, “gelişmekte olan ülkeler”in böyle bir imkanı kesinlikle yok.

Bunun anlamı sermaye kesimine göbekten bağlı olan ülke sermaye sınıflarının da özerklik talep edecek, farklı çareler tartışacak cesareti kalmadı.

Şimdi zaman birbirlerine sıkı sıkıya sarılma zamanı.

Millet ittifakı kazanırsa ülkede görece bir serbestleşme ve “normalleşme” olma ihtimali yüksek görünüyor; bu elbette bizim lehimize bir durum.

Ancak ekonomik vaatlerinin birini bile gerçekleştiremeyeceklerini birlikte göreceğiz.

Çünkü ne küresel ne yerel sermayenin özellikle ekonomide demokrasinin zerresine tahammülü yok.

Peki halklar bu gerçeği görmüyor mu?

 

Reform ve Devrim

Halk bu gerçeği her zaman ve her ülkede görür.

Sorun, ortada yönelebilecekleri bir alternatifin olmamasıdır.

Ülke tarihi içinde bizler hiç bir zaman gerçek bir alternatif, kurucu bir irade olarak algılanacak bir tarza sahip olmadık.

Gelenekçi solun gözlerini kapatan elitizminin kökeninde, bu gerçeği görenlerin isyan etmesi gerektiği yönündeki romantik düz mantık yatıyor.

Dünya’da tasarlanmış bütün eğitim metodlarının değişmezi; “anlatmakla değil, göstermekle öğretebileceğiniz” bilgisidir oysa.

Bunu bilmeyen ya da unutanların işçi sınıfına bir yandan mistik roller ve anlamlar yükleyip, bir yandan da onları “bilinçlendirilecek kandırılmışlar” olarak görme hali için hangi sıfatı kullanmak gerektiğine siz karar verin.

Halk bütün bu gerçeği görür görmesine de, yerine ne koyarsa bu melanetten kurtulabileceğini bazıları görebilir.

Ta ki, o bazıları, yani “öncüler” çıkıp, mevcudun yerine konulabilecek olanı, halka gösterinceye kadar da bu böyle sürüp gider.

Alternatifin halka gösterilebileceği biricik alan ise gündelik hayattır.

Eğitimdir, ekonomidir, sağlıktır, ulaşımdır, konuttur vb.

Gündelik hayat içinde halkın faydasının ne tür bir işleyişle, ne türden yasalarla mümkün olacağını gösterebilmek de reformlar için mücadelenin ta kendisidir.

Sol bunu yapmaz, halka soyut sloganlarla kendini anlatmaya çalışırsa, yakın tarihimizde çarpıcı örneklerini gördüğümüz yenilgiler ve izolasyon kaçınılmaz olur.

Halk çaresizlik içinde en iyi bildiği ve yaptığı şeyi yapmayı sürdürür; mevcutlar içinde kendisine en iyi vaatleri sunanın arkasından gider.

Burası tam da reformlar için mücadele ve devrim için mücadele geriliminin (dikotomi) önem kazandığı yerdir.

Sosyalizm belki de ilk büyük yenilgisini bu iki temel mücadele eksenini, birbirinin karşısına koyarak, dahası birbirinin rakibi yaparak yaşadı.

Çünkü ondan sonraki bütün hatalar, bu “yeni” zihniyetin izlerini taşır.

Devrimciler ve reformcular olarak bölündük; devrimciler isyan hakkına sahip çıktı, reformcuların pasifizmine düşman oldu; reformcular isyan hakkını kriminalize etti, devrimcilere düşman oldu.

Dünya’da da Türkiye’de de bu zihniyet, sola damgasını vurdu.

İşte tarihen ilk kez HDP, bu iki temel ekseni yeniden siyasi uslubunda birleştirebilecek yeni bir siyasi tarzın yeşermeye başladığı zemin.

 

Kadın ve “Kürt Sorunu” beyannameleri

Bunun kanıtı HDP’nin kadın beyannamesi ile kürt sorunu beyannameleri.

Bu iki beyanname başlı başına anlatmak istediğimin kanıtı niteliğinde.

Yani HDP belki henüz kültür, ulaşım, konut, tarım, istihdam, finans vb. konularda kurucu bir iradenin niteliklerine uygun metinlere ulaşamamış; ama kadın ve kürt meselesi konusunda model değerde, çok somut ve yalın metinler ortaya koymuş durumda.

Her iki metin de ilgili oldukları alanlarda radikal demokratik reformlardan ne anlamak gerekir sorusuna da örnek birer yanıt niteliğinde.

Eğer kadın ve “Kürt sorunu” konularında olduğu gibi diğer alanlarda da – geniş bir katılımla- derin bir çalışma gerçekleşse ve programımıza eklense, kurucu irade iddiasını taşıyan tek odak olduğumuzu kanıtlayabileceğiz.

Bu da HDP’ye oy vermek için çok güçlü bir başka neden.

 

HDP : sol, bağımsız, kitlesel ilk ana muhalefet hareketi.

Bütün partiler seçim beyannamelerini yayınladılar.

Cumhur ittifakı ile millet ittifakı temelde kapitalist yolda yürümeyi seçtiklerini beyan ettiklerini gördük.

Aralarındaki fark CHP’nin ortaya koyduğu kendisi için yeni olan bazı yaklaşımlar.

Burada not düşmek gerekir; Selin Sayek Böke’nin sosyal demokrat programını bile tamamiyle benimsemeye cesaret edememiş; Liberal Kemalist bir çizgi oluşturmaya çalışmışlar. Bir oksimoron yani.

Milletvekili listelerinde de “sol” olarak adlandırabileceğimiz bütün unsurları temizleyerek, fiilen siyaset sahnesinin solunu bizlere terketmeye karar vermiş görünüyorlar.

HDP’nin programatik gelişimi, siyasi uslubu, kitleselleşme hızı, devletin bütün tasfiye çabasına karşı cesaret ve kararlılıkla direnme yeteneği, CHP’nin kuruluşundan bu yana sola dalgakıran olma rolünü taşımasını imkansızlaştırmış görünüyor.

Bu da tarihi bir an.

Solun yeniden toplumun vicdanı olma ayrıcalığını elde etme anı.

Para ve kar merkezli çürümenin, toplumsal yozlaşmanın, köleleşmenin yerine, özgürlük, dayanışma, barış, diyalog, diğerkamlık, özgüven, dürüstlük, içtenlik, şeffaflık gibi değerlerin geçme zamanı.

İşte, kendisini demokrat ve solcu gören herkesin HDP’ye oy vermesi, ülkede sol değerlerin yeniden güçlenmesi bakımından da çok önemli.

 

HDP’nin siyaset alanındaki etkileri

Burada çok önemli ve hasret kaldığımız bir olguyu daha farketmemiz gerekli.

KÖH’nin 40 yıllık, HDP’nin 4 yıllık mücadelesi, CHP, İYİP, SP hatta AKP üzerinde alışık olmadığımız türden bir etki yaratıyor.

Aslında biz sosyalistler son elli yıldır reformlar için mücadeleyi reddedip, bu rolü burjuva partilerinin algı operasyonlarına teslim ettiğimiz için, tanık olmadığımız bir yeni durumla karşı karşıyayız.

Sistem partilerinin tamamı bu seçim beyannamelerinde, meşrebine ve temsil ettiği sermaye/devlet fraksiyonuna göre, HDP’nin zorlamasıyla hiç ağızlarına almayacakları talep ve ifadeleri yazdılar ve miting meydanlarında dillendirdiler.

Akşener’in, Demirtaş’ın hapisten çıkmasından tutun, – gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla kabilinden – Çerkez soykırımını anmaya varıncaya kadar, kendisinden beklenmeyenleri yaptığını izledik.

Ha keza SP başkanı Che’yi referans yapmaya kalkıştı. Demirtaş’ın serbestliğinden yana açık tavır aldı. Kürt halkıyla ilgili olumlu, ılımlı cümleler kurmayı sürdürüyor.

CHP ise çok daha ilginç, üzerinde başlıca durulması gereken bir şey yaptı.

Bir yandan, içindeki “sol”u temizleyip, AB yerel yönetimler şartının kabulü, ana dilde öğretim, kadın bakanlığı gibi kendi açısından devrim niteliğinde açıklamalarda bulunmak zorunda kaldı.

CHP(TSKP)’nin “üst aklı” yeni bir stratejiye mecbur olmuş görünüyor.

(CHP ye oy vermiş bütün demokratları tenzih ederim)

Kürtlerle stratejik savaş yerine stratejik ittifak eğiliminin alametlerinden söz ediyorum.

Bu da müesses nizamın bir kanadındaki bir strateji değişikliğine denk düşüyor muhtemelen. (Bu, başlıca başka bir yazının konusu)

Kaldı ki, bütün bu örnekler, yalnızca CB seçimi için muhtaç oldukları desteğimizi kazanmak için takılmış şirinlik muskaları bile olsa; hareketimizin bütün çalışan sınıflara, yoksullara, kadınlara ve gençlere doğru genişlemesi, bu yönde davranma mecburiyetlerine istikrar kazandıracaktır.

Hem hısımların hem de hasımların dizilişini ve stratejilerini etkileyebilmek, ana muhalefet olmaktan başka bir anlam taşıyor mu sizce?

Bu gelişmelerin derinleşmesini ve süreklilik kazanmasını isteyen herkes bu nedenle HDP’ye ve Demirtaş’a oy vermelidir.

 

Son söz yerine

Bir kez daha tekrar etmeye değer.

HDP’nin kadın ve Kürt Sorunu beyannameleri gibi diğer bütün sorun alanlarında programlara ihtiyacımız var.

Seçimden hemen sonra, bu sorun alanlarının programlarını üretmek için acilen o alanların uzman emekçileriyle geniş katılımlı çalıştaylar düzenlemeliyiz.

HDK/HDP geleneksel sol gibi bir avuç parti bürokratının kararlarına değil, halkın içinden süzülüp gelen stratejilere bakar.

Nasıl ki, kadın ve Kürt sorunu beyannameleri öznelerinin çok geniş bir katılımıyla biçimlendiyse; sağlık, eğitim, kültür, ulaşım, konut, tarım vb. bütün alanlardaki kollektif akıl kendi program maddelerini aynı değerde yazacak niteliktedir.

Bir başka ifadeyle HDP çatısı altında oluşan blok, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesini mükemmelen temsil edebilecek kapasitededir.

Öte yandan, Kadın ve Kürt sorunu alanlarında ortaya konulan model, bütün solun birliği için de çok önemli bir zemin  oluşturacaktır.

Böylece sol, politika teorisi alanında birlik aramayı bırakıp, olması gerektiği gibi, program etrafında birlik arayacak; kalıcı ve köklü bir alternatif sol blok program temelinde yaratılacaktır.

Bu, HDK’nın da yeniden diriltilmesi ve asli görevini gerçekleştirmesinin fırsatıdır.

24 Haziran’da herşey olabilir, iç savaş bile çıkartmakta tereddüt etmeyebilirler.

Hiç bir koşul siyasete bu tarzda bakmamızın önüne geçmemelidir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, Kürt Özgürlük Hareketi Suriye’de yangının, savaşın ortasında yeni bir toplum sözleşmesi geliştirmeyi, eğitim, hukuk, ekonomi vb. konularda alternatif bir program ortaya koymayı ve bu programı Kürt halkının dışındaki halklara da benimsetmeyi başardı.

Biz de yapabiliriz.

“İnanın, yapalım”


A. Halûk Ünal

Yeni bir parlemento ve Başkanlık seçiminin arifesinde, muhalefetin hiç bir kesiminde değinilmeyen bir konuda, “uzaklardan” bir tartışma başlatmak, bir öneri paketi sunmak, belki ülke içindeki kimi politika yapıcılarının dikkatini çekebilir.

Önemli olan yazıdaki görüşlerin benimsenmesi değil, bu tartışmanın fikri mutabakat ya da aşkınlığa sebeb olmasıdır.

Elbette böyle bir tartışma bütün kültür, sanat emekçilerinin katılımıyla yapılabilmeli, en geniş katılımla ülkemizin “Alternatif Kültür Politikaları” tanımlanabilmeli.

Henüz bu alanda ne yazık ki HDP de dahil kimse tek cümle sarfetmedi.

Açıklanacak beyannamelerde, başkan ve milletvekili adaylarının kitlelerle iletişiminde bu alanda da söz kurmaya başlamamış olmak hiç bir gerekçeyle affedilemez.

Çünkü, kültürel mücadele alanı, bütün siyasi, askeri, diplomatik süreçlerin noktasının konulduğu alandır.

Kültürel mücadelede kazanamayan, diğer alanlardaki bütün kazanımlarını da yitirmeye mahkumdur.

Kültürel mücadele tarafı olduğumuz değerler mücadelesinin ta kendisidir.

Kültür reform programı tartışmasına gelmeden önce bir kaç genel belirlemeyi yapmadan geçmek metnin anlaşılmasında bazı eksikler yaratabilir.

Türkiye’de kültürel mücadele tarihen iki ana akım arasında gelişti.

Kolay anlaşılırlık amacıyla birisine Kemalist modernizm diğerine ise İslamcı modernizm diyelim, şimdilik.

Bu akımların her ikisi de “kamusal alanı” özgürlükçü, çoğulcu bir tarzda düzenlemek yerine, kendi kültürel kodlarını bu alana egemen kılmanın mücadelesini verdi.

Her ikisi de bir madalyonun iki yüzü gibi, eril, tekçi, devletçiydi.

Birinciler kapitalist moderniteye sırtlarını dayamış olduklarından küresel güçlerin, “kültürel şebekelerin” ve kültür sermayesinin desteğini arkasına aldı.

Elbette bunun bir “tutarlılığı ve sirayet ediciliği” vardı.

Yelkenlerini küresel rüzgarlardan, akıntı yönünde şişirdiler.

İkinciler ise, bu açıdan çok daha saçma bir denklemin üzerinde durmaya çalıştılar. Bir tür oksi moron.

Onlar da, bir yandan küresel sermayenin neoliberal politikalarını uygularken, kamusal alanı islami eğilimle işgal etmeye, ötekileri bu alandan kovmaya çalıştılar.

İslamcı bir aydınlanma hayali, böyle bir hayali görenlerin kaçınılmaz başvurmak zorunda olduğu İbni arabi, İbni Haldunların kuşağına dokunamadığı gibi; bu konuda ana sütunlardan biri olabilecek alevi bektaşi kültürünün, malum nedenlerle, yakınından bile geçemediler.

İkinci eğilimin birinciler karşısında bizzat Erdoğan’ın ağzından yenilgi itirafı yapmasının sebebi kabaca bu paradokstur.

Görülmüştür ki, İslamcılığın Kapitalist modernite karşısında ne bir direnci ne de üretebileceği bir alternatif söz konusudur.

 

Kültür tanımı

Madem ki, kültür programı için bir tartışma zemini kuracağız, ve programın ana başlıklarını ortaya koymaya çalışacağız, önce referans olarak genel geçer bir kültür tanımını hatırlamakta yarar olabilir.

Kültür,insanlığın ürettiği, yarattığı bütün maddi ve manevi değerlerin toplamıdır.

Ne yazık ki, hemen hemen bütün sözlüklerde yer alan bu tanım ansiklopedik bile sayılamaz.

Çünkü tarihsel olarak insanlık bu değerleri devralmak ve yeni değerleri yaratmakla kalmamış, değişik çıkar birlikleri ve kimlikler içinde (cins, din, halk, mezhep, sınıf) bu değerleri yeniden ve yeniden anlamlandırmış ve kurgulamıştır.

Bu nedenle kültür, binlerce kurgunun toplamından oluşan bir çokluktur, aynı zamanda.

 

Tüketim Kültürü

Yukarıda ifade ettiğim bütün kurgular  kapitalizm zemininde bir kez daha derin bir restorasyondan geçmiş ve hepsinin merkezine para/kar yerleşmiştir.

Yani kapitalizmin yarattığı en büyük devrim, insanlığın binlerce yıl ürettiği kültürel kurguları, yeniden para ve kar merkezli olarak kurgulamış, kültür dediğimiz hazineyi dinlerin elinden alıp, yeni din milliyetçilik ve yeni tanrı Para’ya teslim etmiştir.

Ki, bu da beş bin yıllık gelenekle uyumlu olarak eril bir tanrıdır.

Bu gün kendisine demokrat diyen herkesin, para tanrısının tebası olmaktan çıkıp, yeniden insan merkezli bir kültürel kurguyu güncelleme çabasına katılmasından başka bir çaremiz yok..

Seküler mahallenin kültürel reform programını tam da bu hedeflere göre kurgulamak zorundayız.

 

Kültür Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması.

Kültür Bakanlığı, Kemalist Türkçü ideolojinin toplumda yaygınlaştırılıp derinleştirilmesi amacıyla kurulan bir devlet organı.

Neoliberal politikalarla birlikte Kültür ticaretin konusu haline gelince, Turizm Bakanlığı ile birleştirildi.

Bizim ilk işimiz bir geçiş süreci yaklaşımıyla, Kültür Bakanlığını Turizm’den ayrıştırmak olmalıdır.

İkincisi, Kültür Bakanlığı bütçesininin büyütülmesidir. Bunun için hiç tereddüt etmeksizin milli savunma bütçesini küçültmeyi düşünmeli; en etkili ülke savunmasının, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir ülke yaratmak olduğu unutulmamalıdır.

Üçüncüsü, kuruluş yasasında amaç maddesine sivil veya üniformalı bürokrasinin halka hizmet için varolduğunu, halkın cebinden toplanan parayla maaşını aldığını çok iyi anlamasını sağlayacak bir kuralı yazmaktır.

Dördüncüsü, bu kurumda görev almanın tek ölçütünün liyakat, mesleki yeterlilik olmasını sağlamaktır.

Kültür Bakanlığının asgari amacı, Anadolu’nun bütün kültürel birikimini korumak, bütün kimliklerin özgürce kendisini geliştirmesini ve topluma tanıtmasını; sanatın ve sanatçının hiç bir sınırlama olmaksızın, özgürce kendisini geliştirmesinie ifade etmesini ve bu doğrultuda öz örgütlenmelerini yaratmasını sağlamak olmalıdır.

Sonuncu ve önemli değişiklik de Bakanlığın faaliyetlerinin kültür ve sanat emekçilerinin öz örgütlerince denetimini sağlamaktır.

 

Kültürel varlıkların korunması

Kültürel varlıkların korunması, bakımı ve tanıtımı, özel ve kapsamı karmaşık bir alandır.

Bu alanda doğru ve verimli bir faliyet için ülkede yaşayan bütün kültürel topluluklarla, yani kültürü yaratanların torunlarıyla, bu kültürü bilimsel olarak değerlendirecek bütün uzmanlık örgütlerinin geniş, demokratik bir işbirliğine ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Bir kaç bürokratla bir kaç uzmana teslim edilemeyecek kadar önemli olan bu alanda, liyakata dayalı, yetkin, bilimsel bir meclisin yönetimine ve bütçelendirmesine imkan verilmek zorundadır.

 

Sanatçılara özgürlük ve bağımsızlığın anahtarı olan öz yönetim araçlarını sunacağız.

Sanatın bütün alanlarında, Sinema, plastik sanatlar, müzik, sahne sanatları, edebiyat vb sanatçıların öz örgütlenmelerinin sağlanması, her tür yasanın işleyişinin de güvencesi olacaktır.

Sanatçıların insan olmaktan gelen temel haklarının korunması ve geliştirilmesi.

Sağlık, konut, işsizlik parası, emeklilik vb. haklarını güvence altına almak gereklidir

Sanatçıları Kültür endüstrisinin vahşi politikaları karşısında korumak, onları ucuz iş gücü olmaktan kurtarmak, özgürlük ve bağımsızlığın temelidir.

Bütün ülkedeki çalışma yasalarında yapılacak köklü değişikliklere parelel olarak, bütün profesyonel sanatçıların sendikalaşma hakkı da bu temelin harcında olmak zorundadır.

Üretim sürecinde sanatın ve sanatçının desteklenmesi.

Yine Kültür Endüstrisi’nin tekelci, popülist politikaları karşısında, sanatın değerini, derinliğini ve insana faydasını artırmanın tek yolu, sanatı ve sanatçıyı üretim sürecinde kamusal fonlarla desteklemektir.

Bu konuda ilk kırılması gereken anlayış, devletle kamunun farklı kavramlar olduğudur.

Hazine, devletin (sultanın) değil kamunun, yani halkın kasası olduğunun anlaşılmasını sağlamamız gerekir..

Halk bu parayı, kendisinin tek tek veya birleşerek de olsa yapamayacağı büyüklükte “ ulusal” yatırımları gerçekleştirmek için toplar ve planlar.

En büyük yabancılaşma bu alanda yaratılmış, devlet kasası/parası diye bir kategori yaratılıp, halka kendi parasına dilenci olma hakkından başkası bırakılmamıştır.

 

Türkiye Sanat Kurumu

Türkiye Sanat Kurumu, bütün temel sanat alanlarındaki kurumlaşmaların çatı organizasyonudur.

Bu kurumlaşmaların çerçevesini ve işleyiş şemalarını elbette bizzat ilgili alanlarda faliyet gösteren sanatçılar yapmalıdır.

Bir iğretileme ve örnek olarak yazmak gerekirse, Sinema Kurumu, Edebiyat Kurumu, Müzik Kurumu, Sahne Sanatları Kurumu vb. genel bütçedeki kültür bakanlığı bütçesinden pay alan ve bu payı kendi bağımsız inisiyatifleriyle kullanan kurumlar olmak zorundadır.

Bu kurumlar, ülkedeki sanat politikalarının oluşturulmasına, üretim sürecinde sanatçıların ve sanat tüketicisinin desteklenip geliştirilmesinin yol ve yöntemlerine, seyircilerin öz örgütleriyle birlikte karar vermelidir.

Kurumun, çok kültürlü, çok dilli, ademi merkeziyetçi bir yapıyla kurulması, adalet ve eşitlik ilkesi bakımından önemli bir temel teşkil edecektir.

 

Belediyeler ve kültür sanat politikaları

Belediyeleri tartışmadan bu konuyu tartışmanın güçlüklerinin farkındayım.

Ama HDP’nin programı yerel yönetimlere öz yönetim modelini önerdiği için, bu yaklaşımın uzantısı olarak devam edebileceğim kanısındayım.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne Kültür Bakanlığı bütçeleri de Belediye bütçeleri de  büyük ölçüde birer arpalık konumundadır.

Bunun değişmesi için Kültür Reformu, belediyelerin kültür ve sanat alanındaki faliyetlerinde köklü bir zihniyet ve model değişimini hedeflemelidir.

Elbette bu değişimin temeli, belediyelerin küçük birer devlet  olmaktan çıkıp, halkın yerel yönetimlerine dönüşmesidir.

 

Yerel yönetimlerin kültür ve sanat meclisleri kurulmalıdır

Her yerel yönetim kendisini temsil ettiği yerelin kültürel çokluğunu, zenginliğini geliştirmekle yükümlü görmek zorundadır.

Bu da her yerel yönetimin kendi hakikati üzerinden özgül bir kültürel politika oluşturmasını gerketirir.

Yerelde varolan bütün inançlar, halklar, kimlikler kendilerini özgürce, sınırsız olarak ifade edebilmeli; “ötekilerle” birarada ve barış içinde yaşamanın imkanlarını zenginleştirebilmelidir.

Barışı ve dialogu kuracak olan, birbirini tanımak ve anlama imkanlarının zenginleşmesidir. Bu da kültürel ve sanatsal üretimin zenginleşmesine bağlıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için, yerelde kültür ve sanat alanındaki bütün örgütlenmelerin temsil edileceği bir meclis, belediyelerin kültür ve sanat politikalarını belirlemelidir.

Ayrı bu meclislerin aldığı kararlar,  kültür bakanlığının yıllık planlamalarına, fon destek politikalarına da temel teşkil etmelidir. (Bu yapının İl kültür müdürlükleriyle resmi ve organik bir ilişkisinin kurulması ise çok daha etkili sonuçlar verecektir.)

Yerelde nitelikli sanat üretiminin, genç sanatçıların yetiştirilmesinin, bütün kimliklerin özgürce kendisini ifade edebilmesinin de garantisi yine yerel yönetimlerdir.

Profesyonel sanata katkının yanısıra, amatör sanatçıların da eğitiminin, gelişiminin, özgürce kendisini ifade edebilmesinin güvencesi olmalıdır.

 

Fikri mülkiyet hakları

Her ne kadar, AB ile görüşme süreci tamamlanmış bölümlerden biri olsa da, 15 yıldır İslamcı Türkçü zihniyetin engellemeleri bir yandan, kültür sermayesinin engellemeleri diğer yandan, adına uygun bir yasanın çıkması engellenmiştir.

AB standartlarında bir yasanın nasıl dejenere edilebileceğinin mükkemmel bir örneğini yaşadık.

Elbette AB yasalarını kutsamak doğru değil.

Ama bilmeliyiz ki, her alanda olduğu gibi bu alanda da AB standartları, o alanın emekçileriyle AB sermayesinin mücadelesi sonucu oluşan demokratik kazanımları ve dengeleri temsil etmektedir.

Sonuç olarak; FMH’larının ülkemizdeki durumunu sevgili Av. Sabri Kuşkonmaz’ın veciz cümlesiyle özetleyeyim; “haklısın, mahkemede belki alırsın.”

Oysa fikri mülkiyet hakları, bütün yaratıcıların en temel gelir kaynağı olmalıdır.

Bu yasanın da bütün sanat alanlarının temsilcilerinden oluşan bir mecliste, bakanlığın dayatmacı, devletçi, merkeziyetçi zihniyetinden uzakta yeniden düzenlenmesi ve yasalaşması sonn derece acil ve yaşamsal bir konudur.