A. Halûk Ünal

Bir önceki yazımı bu yazıda başlığa taşıdığım soruyla bitirmiştim. Bu noktayı biraz daha tartışmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta herşeyin gelip dayanacağı nokta, yeni bir “toplumsal sözleşme”nin yazılması.

Bugün ülkede kimliklere sıkışmış siyaset alanında toplumun nitelikli çoğunluğunun rızasını alabilecek bir güç yok.

Bu güce sahip olabilecek yegane merci egemen sınıfların saray merkezli ittifakı olabilirdi ki, onu da referandumda test ettik. Bütün hilelere rağmen toplumun yarısı açık diktatörlüğe hayır dedi.

İktidar bloğunun artık nitelikli çoğunluğu yanına alacak gücü olmadığı gibi, kurdukları ittifaklar da ciddi fay hatlarıyla malül ve çok kırılgan.

Bu durumda, referandumda hayır kesimini oluşturanlar arasından egemen bloka bir iltihak olmadıkça, hiç bir kesimin diğerine bir anayasa dayatma gücü yok.

Bu durumda AKP’nin geriletilebilmesi mümkün olsa bile, iktidarı kolayca bırakmayacağını anlamak için arif olmak gerekmez.

Tersine sarayın barışçı yollarla iktidarı teslim etmeyeceği yönünde sayısız alamet ortada.

Erdoğan’ın barışçı yollara kapı aralaması, yürüyüşe göstermek zorunda kaldığı çekimserliği sürdürmesi imkansız görünüyor.

Bu nedenle önümüzdeki sürecin anahtar sorusu üç tane.

İlk olarak, AKP ve MHP’ye oy verenlerin anlamlı çoğunluğuna nasıl güven veririz?

İkincisi, böylesi bir muhalefet bloğunun örgütsel modeli nasıl olmalıdır?

Üçüncüsü ise, saray ittifakının barışçı yollarla geri çekilmesini nasıl sağlarız?

Adalet Yürüyüşünün hatırlattıkları

Önceki yazıda altını çizdim yine çizelim; “Adalet Yürüyüşü” muhalefetin siyasi tarzında önemli bir değişimin kapısını araladı. Özellikle de solun unuttuğu bir çok önemli siyaset kuralının hatırlanmasına vesile oldu.

Hatırlayalım neler oldu?

Birincisi, görüldü ki reaksiyoner kimlik siyasetini aşmak mümkün.

Doğru talep seçildiğinde (adalet bunlardan sadece biri) hem talebin kitleselleşmesi hem gücün kitleselleşmesi mümkün olabiliyor.

Çünkü toplumun çok somut ihtiyaçlarından hareket eden siyaset, her zaman kimlikleri dikine bölme ve yeni somut talep(ler) etrafında birleştirme yeteneğine sahiptir.

Burda vurgulamak gerekir ki, adalet, bugün somut, toplumsal bir ihtiyaç olduğu kadar, bu toplumda yitirilmiş bir değerdir.

Yani, bu deneyim bizlere kurucu bir siyasi mücadelenin salt talepler değil aynı zamanda değerler üzerinden de ilerlemesi gerektiğini hatırlatmış olmalı.

İkincisi, ilk kez referandumda denenmiş olan, parti kimliğini geri çekerek yeni bir “bayrak” etrafında buluşmanın hem mümkün hem de çok daha kapsayıcı olduğunu gördük.

Tüm adalet türevi sloganlar fiilen beyaz bir zemine yazılmıştı. Böylece eylemin ortak bayrağı beyaz bir bayrak oldu.

Biz bunu aslında hem gezi isyanında hem de öz-yönetim direnişleri sırasında Kürdistan’da ve devletin Kürdistan’daki kıyımına karşı hareket eden Türk demokratların eylemlerinde gördük.

Böylece rakibin üç kurucu kavramından ikisi, adalet ve AK kavramlarının ima ettiği herşey iktidarın elinden çekilip alınmış oldu.

AKP ve MHP kitlesine nasıl güven veririz?

Kılıçdaroğlu, mitingde yaptığı konuşmada, kendi zihniyeti ile tutarlı, belli ki CHP dışındaki “hayırcı”lara kapsayıcı olacağını düşündüğü 10 maddelik bir teklifte bulundu.

Teklifin üç çok önemli eksiği söz konusu. Ya da söz konusu eksikler, CHP’nin geleneksel çizgisini henüz aşmaya niyeti veya cesareti olmayışının kanıtı.

Laiklik… Kılıçdaroğlu’nun da konuşmasında altını çizdiği gibi, yeni bir toplumsal sözleşme olmaksızın bir adım ileri gitmenin mümkün olmadığı bu koşulda, kurucu bir iradeye ihtiyaç var.

Bu irade açık ki, salt adalet yürüyüşüne katılanlarla sınırlı kalamaz; CHP ve HDP kitlesiyle de sınırlı kalamaz. AKP ve MHP kitlesinden anlamlı bir kesimi kazanması gerekir.

Bu noktada en temel ve yakıcı mesele laikliktir.

Laiklik, önüne hangi sıfatı koyarsanız koyun, dindar kitleler nezdinde 90 yıllık adaletsizliğin kirlenmişliğiyle malüldür. Hatta nefret edilen bir kavramdır. Üstelik frenkçedir, bir sürü dipnot olmadan kimse bir şey anlamaz.

Eğer frenkçe kullanmakta mahsur görmesem, mutlaka laiklik yerine seküler kavramını önerirdim. Ancak dindar kesim için bu da çare değil.

Dindar kesim için temel mesele, kamusal alanda din ve inanç özgürlüğünün devletçe garanti altına alınması. Devletin bundan böyle dini denetleyen değil, bütün inançların kamusal alanda kendilerini özgürce ifade etmesinin garantisi olacağının açıkça ilan edilmesi ve güven verilebilmesi. Ya da dindarların AKP döneminde elde ettikleri kazanımlarla ilgili bir rövanşla karşılaşmayacaklarına ikna olmaları.

Bu, dindarlar için bütün meselelerden daha önemli.

Oysa CHP de HDP de hala önüne bazı sıfatlar koyarak laiklik kavramıyla yeni bir ülke vaat edebileceklerini sanıyorlar.

Kalkınma… Kılıçdaroğlu’nun teklifinin ikinci temel zaafı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “kalkınma” kavramına bir alternatif sunamayışıdır.

AKP, anladığımız anlamda bir kalkınma sağlamadı biliyoruz. Ama devletin ve belediyelerin yarattığı partizan paylaşım sistemleriyle kendi kitlesine bir tür sınıf atlattı.

Kısmen ama umut yaratacak ölçüde, yoksulları orta sınıf, orta sınıfı da büyük sermaye haline getirdi.

Sosyal adalet diye yutturduğu bu somut rant paylaşım sistemi karşısında Selin Sayek Böke’nin geçtiğimiz ay açıkladığı dört maddelik perspektif durumu kurtaramaz.

Çünkü artık ne 1990-2010 arası görece ferah günlere dönmenin imkanı kaldı; ne de 1960’ların sosyal devlet politikalarının karşılığı var.

Bugün böylesi bir diktatörlükle karşı karşıya oluşumuzu, Erdoğan’ın diktatörlük düşkünlüğü ile açıklamak, siyasi körlüktür.

Bütün dünyada sağ popülizmin gelişmesi, otoriter, despotik siyasetin kitleselleşme eğilimi küresel iktisadi süreçlerle çok ilgili.

Neo-liberal politikalar çöktüğü gibi, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin zenginleşme ve refah dağıtma imkanları büyük ölçüde tıkanmış durumda.

Neo-liberal politikaların hiç bir türevi ülkedeki hızla büyüyen, işsizlik, yoksullaşma, gelir adaletsizliği gibi konularda çare üretemez.

Çare, (kısa vadede bir dünya devriminin nesnel ve öznel koşulları görünmüyorsa, ki görünmüyor) yerel alternatif iktisadi politikalar geliştirmekten geçer. Üretim ve bölüşüm zihniyetini radikal biçimde değiştirecek, radikal reformların tartışılması gerekir.

Bu da en az makro iktisadi alternatif çözümler kadar, öz-yönetim merkezli mikro iktisat alanını da yeni bir ekonomik perspektif haline getirebilmeyi gerektirir.

İzmir’in yoksullarının ve orta sınıfının da, Hakkari’nin yoksul ve orta sınıfının da nefes alabilmesi, öz-yönetim merkezli mikro iktisat projeleri olmaksızın sağlanamaz.

Aksi takdirde bugün Türkiye’nin orta sınıf partileri olan CHP ve MHP, kitlelerinin yoksullaşmasına ve ekonomik kırımına tanık olur.

Kürt Sorunu… Bu ülkede kurucu irade dediğiniz andan itibaren Kürt toplumunun büyük çoğunluğunu temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve onun taleplerini dikkate almaksızın kurucu bir irade, barış içinde yeni bir Türkiye hayal etmeniz mümkün olamaz.

Saray’ın göçertme planı Cumhuriyet tarihinin gördüğü en büyük soykırım planıdır ve son iki yıl içinde TSK’nın bütün teknik gücünü ortaya koyduğu bir iç savaş niteliği kazandı.

Buna rağmen, savaş yoluyla Türk devletinin hiçbir kazanım elde edemeyeceği bir kez daha kanıtlanmış durumda.

Gerek Ortadoğu siyasi konjonktürü, gerekse KÖH’nin askeri olarak ulaştığı nitelik, defalarca denenmiş ve işe yaramaz olduğu paşalarca itiraf edilmiş bu yolun bundan sonra hiç işe yaramayacağını açıkça gösteriyor.

Özellikle üç gelişme KÖH’nin artık geri dönülmez biçimde Ortadoğu’da bir kaç oyun kurucudan biri haline geleceğini gösteriyor:

Birincisi, Rakka düştüğünde QSD, Suriye’de Rejim dışında tek gerçek muhalif kurucu irade konumunu pekiştirecek.

Ilımlı İslam projesinin çöktüğü yerde, yeniden “seküler” eksenli bir Ortadoğu projesinin de kaçınılmaz müttefiki, hatta öncüsü olarak vücut bulacak.

İkincisi, Kuzey Irak’ta bağımsızlık referandumu süreci, KÖH tezlerinin – Goran ve YNK ile birlikte- belirleyici bir role kavuşmasını sağlamış görünüyor.

Önümüzdeki bir iki yıl içinde KÖH’nin Kuzey Irak’taki oyun kurucu rolü çok daha görünür hale gelecek.

Üçüncüsü, dün tamamlanan (oluşumuna KÖH’nin önayak olduğu) Kürt Ulusal Kongresi hazırlık çalıştayı, KDP dışında dört parçanın bütün siyasi partileri, sivil toplum örgütleri ve bağımsız aydın ve sanatçılarının temsilini sağlayarak oy birliğiyle tarihi bir sonuç bildirisi yayınladı.

Bu çalıştay, tarihen ilk kez Kürt toplumunun “Ulusal” birlik eşiğini aşmak üzere olduğunu kanıtlamakla kalmadı; KÖH’nin dört parça Kürt coğrafyasındaki fikri etkisini ve itibarını da göstermiş oldu.

Üstelik çalıştayda geleneksel büyük Kürdistan devleti fikrinin, demokratik, konfederal bir Ortadoğu hayaline zarar vereceği özellikle KÖH tarafından savunuldu.

Bütün bu gelişmeler Sarayın İslamcı Türkçü faşizminin de sonu anlamına gelecek gelişmelerdir.

Diktatörlük karşıtı Türk muhalefetinin bu gerçeği çok iyi değerlendirmesi zorunludur.

Kemalizmin de yüz yıl sonra Lozan ve Sykes- Picot prangasından kurtulup kendisini güncellemesi şarttır.

Suriye ve Irak Kürdistanlarındaki çoğunluğu belirleyen güçler Barzani-Erdoğan ittifakına da karşıdır. Barışçı bir Türkiye ile, bütün Türkiye halklarıyla paylaşmaya, birlikte zenginleşmeye hazır bir zihniyeti temsil etmekteler.

Burada kısaca özetlemeye çalıştığım siyasal sikleti “eşit yurttaşlıktan” kapı açarak dengelemeniz artık imkansızdır.

Kürtlerle savaş seçeneğini reddedip barış içinde birlikte yaşama seçeneğini kabul etmeksizin saray diktatörlüğünü alt etmenin imkanı da yoktur.

Elbette bu noktada CHP’den bütün bu ihtiyaçlara uygun bir gelişme beklemek aşırı iyimserlik olacağına göre, sürecin anahtarı yine KÖH olmak zorunda.

Türkiyelileşmek, bu sorunlara öncülük edecek fikri sermayeyi bir araya getirmekten geçiyor.

Bu nedenle de muhalefetin yapması gereken (KÖH’nin öncülük etmesi gereken) ilk ortak iş “yeni Türkiye” kavramını da iktidarın elinden çekip almak ve bunun içini dolduracak bir “alternatif iktisat kongresini” örgütlemek olmalı.

Muhalefet Bloğu nasıl örgütlenmeli

Gerek Gezi isyanı, gerekse Adalet Yürüyüşünden çıkacak en tartışmasız derslerden biri, yukarıda da tekrar ettiğim gibi, kimlikler üstü, çoğulcu, katılımcı, yatay örgütlenmeler, çok daha kapsayıcı ve birleştirici özellikler taşıyor olması.

Bu özellik, çağın sayısız kent hareketlerinde, Batı’da, Amerika’daki anti kapitalist hareketlerde mevcuttu.

Adalet Yürüyüşünün sonrasından söz ediyorsak, onun kaldığı yerden Adalet Meclislerinin her yerleşim yerinde kurulması ilk önceliktir.

Adalet Meclisleri, her türden kurumun ve hiç bir kurumda temsil edilmeyenlerin de kendisini ifade edebileceği çoğulcu, ademi merkeziyetçi kurucu iradenin yerel organlarına dönüşmelidir.

Böylece “kutuplaşan, çatışan Türkiye” yerine “tartışan, uzlaşan Türkiye” pratik olarak inşa edilmeye başlanabilir.

Bu noktada HDP’nin CHP veya MHP’lilere hiçbir şart koşması da gerekmez. Tek şart yerel meclislerin adında (Adalet Meclisleri) ve çoğulculuğunda anlaşmaktır.

Kaldı ki, bu anlaşma da fiilen yürüyüş boyunca sağlanmıştır. Mesele bunu bir kazanıma ve ortak ilkeye çevirmektir.

Girişte de söylediğim gibi Adalet Meclislerinin bayrağı, barışın rengi ve bütün renklerin sentezi olarak beyaz olmalıdır.

Demokratik cumhuriyet, ortak vatan…

Sivas’ın batısında yaşayan bütün sekülerler artık görmelidir ki, Kürt Halkının aktif katılımı olmadıkça Saray diktatörlüğünün barışçı yollarla iktidarı terketmesi mümkün olmayacaktır. Gerçekçi ve cesur bir biçimde bakarsak görürüz ki, Batı’nın Kürt Demokratik Muhalefetine ihtiyacı var.

Yukarıda çektiğim resimden görüleceği üzre, Kürtlerin ise Batı’nın zaten olmayan katkısına ihtiyacı yok. 1990 lardan bu yana kendi göbeklerini kendileri kesiyorlar.

Ama eğer Batılı sekülerler, vatanseverler, bu ülkenin bütünlüğünü, iç barışını istiyorsa, HDP’nin Demokratik Cumhuriyet, Ortak Vatan perspektifinin önemini anlamalıdır.

Saray diktatörlüğüne karşı tayin edici mücadelede Kürtleri kendi kaderine terk edersek, yarın onların da kendi kaderlerini bizi hesaba katmadan tayin etmelerine söyleyecek sözümüz kalmaz.


A. Haluk Ünal

Bu toprakların tanık olduğu büyük yürüyüşlerin üçüncüsü (15-16 Haziran ve Zonguldak Maden yürüyüşleri) yapılmış mitinglerin ise en büyüğü ile karşı karşıyayız.

15 Haziran’da başlayıp, 9 Temmuz Maltepe’de 3 milyon insanın toplanmasıyla biten yürüyüş, Türkiye için bir milat sayılır mı, karar vermek için erken. Ama CHP için bir milat olduğu tartışılmaz.

Önceki yazılarımda da sık sık hatırlattığım gibi CHP, Cumhuriyet’in, müesses nizamın kurucu unsuru ve omurgası olan askeriyenin (patricilerin) partisi.

Kitlesel bazda da Türkiye’nin en eğitimli ve yüksek gelirli kesimini barındırıyor.

Genetiğinde haliyle Kürt, İslamcı ve Liberal düşmanlığıyla malül.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca da buna uygun son derece tutarlı bir çizgi izledi.

Ancak 2 farklı plebyen hareket, Kürtler ve İslamcılar Türkiye’nin siyasal, toplumsal yaşamına damgasını vurmaya, birer “kurucu irade” olarak rol oynamaya başladığından bu yana ezberi bozulduğu gibi, tabanında da büyük bir değişime zorlanıyor.

CHP’nin sürekli yalpalayan, kekeme, sinik halinin asıl kaynağı da buydu.

Ne zaman ki AKP müesses nizamı dağıttı ve onun kurucu unsuru askeriye içinden Avrasyacı kanatla birlikte devleti ele geçirdi; CHP yönetiminin de kitlesinin de aklı iyice karıştı. Ezberleri bozuldu.

Geleneksel anlamıyla ne askeriye, ne müesses nizam güçlerinin olmadığı yerde CHP yönetiminin ve kitlesinin, kendi öz gücüyle muhalefet etmeyi öğrenme zamanıydı, artık.

CHP için bir milattan söz edeceksen, bence milat budur.

15 Hazirandan beri süren yürüyüş ve dünkü miting ise CHP’nin bu miladı artık anladığı ve net bir biçimde siyaset yapmak zorunda olduğunu kabul ve ilan ettiği sahnedir.

Bence çok önemli bir kavşaktayız.

Yürüyüş’ün Getirdikleri

Yürüyüşü tek bir açıdan okursak yanılırız. Çok katmanlı, karmaşık bir süreç olarak anlamaya çalışırsak çok daha doğru bir tutum geliştirmek mümkün olur.

Elbette ilk elde beni de ilgilendiren -tüm özgürlükçüler gibi- dün alana toplanan 3 milyonu aşkın insan ve mitingi sosyal medya ve bir kaç sınırlı TV kanalından izleyen diğer milyonlar.

Bir kere itiraf etmeliyiz ki ne CHP yönetimi, ne Saray, ne de bizler bu düzeyde bir katılımı beklemiyorduk.

Cesaret bulaşıcıdır. Sinmiş, umutsuz, ezik ve korku içindeki milyonlar, korku gömleğini çıkartıp attığı gibi, “öteki” mahalledeki faşist kesime karşı da çok ciddi, hatta caydırıcı bir gövde gösterisi yapmış oldular.

Mağdurların dilini konuşmaya başlamak. Bir başka çok önemli değişim göstergesi görünür oldu, bu eylemle.

CHP yönetimi ilk kez mağdurların diliyle konuşmaya; mağduriyetin siyasetini aramaya başladı.

Bu siyaseti bulup bulmadığına az sonra bakacağım.

Ancak, kibirli, beyaz Türk orta sınıfının halet-i ruhiyesiyle taban tabana zıt bu yeni duygu durumu, CHP kitlesinin empati yeteneğini öyle ya da böyle artıracaktır.

Pozitif siyasete geçiş. Adalet eylemi, CHP’nin sinik, kekeme, hayırcı, şikayetçi siyaset uslubunu terkedip, gerçek anlamda siyaset dilini kurmaya başlamasını getirdi.

Sokak siyasetini kabulleniş. Bütün devlet/sermaye partilerinin ortak çekincesi sokaktır (Parlamento dışı mücadele). Kitleleri sokağa indirmekten, sokağın meşru bir mücadele alanı olduğunu kabul etmekten titizlikle uzak durmaya çalışırlar. Ta ki, bıçak kemiğe dayanıncaya kadar.

Kılıçdaroğlunun da kastettiği ergen bir sokak eylemciliği değil.

Kürt Özgürlük Hareketinin şehir siyasetinde gördüğümüz, sonra Gezi isyanıyla bütün ülkeyi kuşatan güler yüzlü, barışçı, soğukkanlı, öz güvenli eylem uslubu, yürüyüş boyunca yeniden hakim oldu.

Somut talepler ve ittifak platformu teklifi. Yürüyüş boyunca Adalet kavramını temellendirmekten, derinleştirmekten titizlikle kaçınan Kılıçdaroğlu, Mitingde yaptığı konuşmayla yeni bir pozisyona geçti.

Yaptığı konuşma bence bütün ülkeye yapılan politik bir sunumdu. Hem “Hayır blokuna” bir ittifak platformu teklif etti, hem de kitlelere geleneksel pozisyonunu da kısmen aşan, çok somut hedefler sundu.

Kılıçdaroğlu’nun Teklifi

Kılıçdaroğlu’nun daha günlerce, haftalarca çok konuşulacak teklifini, yazının insicamı için kısaca anımsayalım. Kendi seçici algıma göre özetliyor ve sıralıyorum.

1. Yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var. Mevcut anayasa gayrı meşrudur. Yeniden laik, demokratik bir sosyal devlet kurulmalıdır. 2. OHAL kaldırılmalıdır. 3. Yargı Bağımsızlığı sağlanmalıdır 4. Basın Özgürlüğü sağlanmalıdır 5. Düşünce özgürlüğü sağlanmalı, bütün tutuklu gazeteci, aydın ve vekiller serbest bırakılmalıdır. 6. Fetönün siyasi ayağı açığa çıkarılmalıdır. 7. Parlementer rejime geri dönülmelidir. 8. Kadın hakları ve eşitliği her düzeyde sağlanmalıdır. 9. Eğitim politikaları yeniden ele alınmalıdır. 10. Yeni sözleşme eşit yurttaşlık temelinde olmalıdır.

Teklif üzerine notlar

Teklif CHP gibi bir siyasi güç ve odak tarafından yapılmışsa, kendi dışındaki muhalefetin tümüne, ya buna karşı bir alternatifle çıkın ya da yolculuğuma katılın demektir. Örneğin HDP, bu “demokrasi programına”  radikal demokrasi (üçüncü yol) programıyla rakip olamazsa, niyeti ne olursa olsun, fiilen izleyici ve destekçi olmayı aşamaz. Bu uzlaşmazlık değil, müzakere edebilmek bakımından netlik anlamını taşır. Net ve somut olmayan, müzakere tarafı da olamaz.

Kılıçdaroğlu’nun okuduğu son talepler listesinin bir “ittifak metni” duygusu veriyor. Bu da iyi bir durum bence. “Derin CHP’nin” geleneksel ezberi dışındaki gerçekleri dikkate almak zorunluluğu hissetmesinin işareti.

Sunum ve teklif, gelenek elverdiğince bütün partilerdeki hayırcılara hitap etme çabasının bir ürünü. Ama bu konuda henüz gerekli özgüvene ulaşabildiklerini söylemek zor. Bunun basit bir de göstergesi var. Laiklik laiklik diye bağırıp, her kimliğe, her inanca saygılıyım demek, dindarları ikna etmeye, Cumhuriyet’in 90 yıllık uygulamalarını unutturmaya, Saray’ın, ilk fırsatta kazanımlarınızı geri alacaklar propagandasını etkisizleştirmeye yetmez. Laiklik terimi yerine, onun Türkçe açılımı olarak, asgari; “devlet,  bütün inanç, ibadet ve düşüncelerin eşit ve özgürce ifade edilmesini ve yaşanmasını güvence altına alır; hepsine eşit uzaklıkta durur;” cümlesini kurabilmeniz gerekir.

Teklifin en büyük eksiği açık ki başta Kürt toplumu ve Alevi toplumu olmak üzere bütün kimliklerin nasıl eşit yurttaşlar haline geleceğine ilişkin bir ipucu sunmaması. Yeni bir toplumsal sözleşme için “eşit yurttaşlık” gibi anahtar bir kavram önermiş olması ise olumlu yaklaşılması gereken bir nokta. Bu talebin azami mi asgari mi olduğunu biraz zaman gösterecek.

Çoğulculuk gibi bir ilkeden söz edilmiyor olması da manidar. Her türden bilimsel, düşünsel, sanatsal özgünlüğü talep etmek, hiç bir siyasi görüşün şiddet önermedikçe kendisini özgürce ifade edebilmesi anlamına gelir mi? Çoğulculuğu temel almayan bir toplumsal sözleşme bu ülkenin gerçeğine uyar mı? Bir alternatif olabilir mi? Açık ki bu tür hesaplar, bağdattan dönmeye mahkumdur.

Teklifin en büyük ve temel sorunu ise, tıkanmış küresel kapitalizm ve yerel kapitalizm karşısında  ekonomik ve sosyal adaleti nasıl sağlayacağına ilişkin hiç bir ipucu sunmaması. Oysa zurnanın zırt dediği yer tam da burası olacak. AKP’nin iktidar gücü ve belediyeler marifetiyle yarattığı partizan bölüşüm ağlarına ve rant paylaşımı sistemine karşı, insanların kendilerini ekonomik olarak güvende hissedebileceği alternatifin ne olacağı; tartışmanın belirleyici bir boyutu olacak. Bu konuda inandırıcı olabilmek için CHP belediyelerindeki partizan bölüşüm ve rant paylaşımı ağları nasıl aşılacak? AKP nin Neo Liberal politikalarına karşı, hangi alternatif iktisadi yaklaşım masaya gelecek? AKP yi Erdoğan’ın faşistliğinden dolayı böyle diktatörlük yanlısı görürsek yanılırız. Küresel ve yerel sermayenin tıkanmışlığı hem Ortadoğu savaşını hem iç çatışmayı besliyor, bu çok açık. Ve şu anda diktatörlük siyaseti hiç bir sermaye kesiminin temelden karşı olduğu bir nokta değil.

Barışçı Geçiş Nasıl Mümkün Olur

Sonuçta herşeyin gelip dayanacağı nokta, AKP yönetiminin yeni bir toplumsal sözleşme için müzakere masasına oturmayı kabullenmesi. Şimdilik imkansız görünen bu gelişme nasıl sağlanacak?

Dün ve bu gün sosyal medyadaki yaygın duygu durumu ve tartışmalar, bu noktada herkesin çok karamsar olduğunu gösteriyor.

Erdoğan’ın barışçı yollara kapı aralaması, yürüyüşe göstermek zorunda kaldığı çekimserliği sürdürmesi imkansız görünüyor. Dileyelim bu tahminim gerçek çıkmasın.

Ama bu kötü ihtimale karşı tedbir almak, taktikler geliştirmek şart.

Bu da güçlü aşağıdan gelişen bir kuşatma politikasıyla mümkün olabilir.

AKP kitlesinin anlamlı bir kesiminin kutuplaşma ve çatışma yerine müzakereye oturmaya rıza göstermesi nasıl sağlanacak?

Bir önceki yazımın başlığı “müesses nizamda değişim rüzgarları” idi.

Dış kulvardan Kemal Beyin atağına tanık olurken, iç kulvardan da Meral hanımın çıkışını izliyoruz. Bu iki girişim ve zamanlama müesses nizamın iki güçlü projeyle sahaya indiğini; Avrasyacı bloka karşı yerel kapitalizmi ve devleti restore etme hamlesini izliyoruz.

Dolayısıyla fiilen müzakere masası siyasal güçler noktasında CHP, Yeni Merkez Parti, AKP/MHP ve HDP den müteşekkil olacak.

HDP dışındaki bütün öznelerin de yeniden temel bir soruya yanıt vermeleri zorunlu olacak; Kürtlerle savaş mı; ittifak mı?

Kürt toplumunun katkısı olmaksızın, Erdoğan iktidardan barışçı yollarla uzaklaştırılabilir mi? İktisadi tıkanmışlığımız aşılabilir mi?

Bu sorunun çevresinden dolaşmanın artık kimse için fiilen imkanı yok!

(Yazı, ilk olarak deng24.com da yayınlanmıştır.)

 


A.Halûk Ünal

“Adalet Yürüyüşü” başladığı andan itibaren demokrasi güçleri Kılıçdaroğlu ve CHP ile ilgili sayısız eleştiri yaptı. Kimi koşulsuz şartsız, kimi eleştirel desteğini sundu. Yürüyüşün kitlesi, kapsamı, derinliği giderek büyüyor.

Bunun yanısıra 100 günü aşkın süredir Gülmen ve Özakça’nın ölüm orucuna dönüşen eylemine desteğimizi de sürdürmeye çabalıyoruz.

Yürüyüşün 8. günü itibariyle çok vahim bir paradoksla yüz yüzeyiz: Gülmen ve Özakça’ya yönelen cinayet girişiminin, yürüyüşün gölgesinde kalması…

Önce aslında en açıklanmaya muhtaç olmayan noktadan başlamakta yarar var.

Bir insanın bedenini, yalnız ve yalnız kendisinin sahibi olduğu yaşama hakkını, bir amac uğruna feda etmesi, beğenelim veya beğenmeyelim, bir eylem biçimi.

Bu süreçte kişinin yaşamdan ölüme yolculuğu tamamiyle kendi kontrolünde.

Ancak devlet Gülmen ve Özakça’yı rehin alıp, kendi kontrolleri dışındaki koşullara mahkum ettiğinde bu, artık bir cinayet teşebbüsüne dönüşür.

Şu anda karşı karşıya olduğumuz da böylesi bir aleni, “kasten ve taammüden” cinayet teşebbüsü.

Geçerken söylemekte fayda var; devlet, Kürt toplumuna on yıllardır yaptığını bu kez, “biz Türklere” de uygulamaya başladı. Böyle giderse çok sürmez, “Türk”lerin önemli bir kısmı on yıllardır Kürtlere yapılanlarla empati kurabilecek hale gelecek.

Türk devleti bu konularda Dünyanın en deneyimli organizasyonlarından biri.

Bu tür planlı açık cinayetlerle toplumu suç ortağı yapmak ve böylelikle sindirmek konusunda uzman.

Cizre bodrumlarında yapılanla, Gülmen ve Özakça’ya yapılan arasında emin olun özde en küçük fark yok.

Toplumsal direnişe örnek haline gelmiş birilerini rehin alıyorsun ve aleni yok ediyorsun.

Buna tanık olan, çaresizlik içinde izleyen toplum da ya korkup sindirilmeye, ya da vicdanen suçun ortağı haline getirilmeye çalışılıyor.

Bu, hiç yabana atılmayacak bir psikolojik savaş metodu.

Şu anda Gülmen ve Özakça üzerinden Türk toplumu olarak aynı psikolojik savaş taktiğinin nesnesi durumundayız.

İşte Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” ilk dakikasından itibaren fiilen bu saldırının yükünü de taşıyarak başladı. Yürüyüşe katılan her çevre, kişi veya kuruluş, kaçınılmaz olarak bu sorumluluğun da altına girmiş oluyor.

Kimseye bir imada bulunduğum, açık veya örtük bir suçlama getirdiğim sanılmasın.

Yürüyüşteki hiç kimse Gülmen ve Özakça’yı unutmadı. Hatta aklından da çıkarmadı eminim.

Ama henüz yürüyüşçülerin yüz yüze oldukları bu paradoksa karşı ne tedbir aldıkları da meçhul.

Düşününün, ülkenin tarihindeki en önemli yürüyüşlerden, adalet yürüyüşü sırasında, bu yürüyüşün telaşı; sloganlarındaki tutarlılık vb. uğruna fiilen Gülmen ve Özakça kampanyası silikleşiyor ve kayboluyor.

Üstelik Gülmen ve Özakça eylemi bir çok bakımdan da çok orjinal, yeni ve kapsayıcı.

Onyıllardır ilk kez “Türk” solu – Hırant vb. bir kaç örneği saymazsak- tekil olanda toplumsal olanla buluşmak gibi siyasetin evrensel kuralına uygun bir iş yaptı.

Bireysel feda eylemi, Batı’da yüzbinlerce “sosyal ölüme” mahkum edilmiş insanı kucaklayan ve temsil eden bir nitelik kazandı.

Ne sivilliğinden, ne barışçılığından ne de radikalliğinden taviz vermediği gibi, bu üçünün mükemmel birliğinin sağlanabileceğinin örneği haline geldi.

Önceden yazmıştım ama yine tekrar edeyim, “adalet yürüyüşü” de siyasal iletişim bakımından bence çok başarılı bir adım.

Onyıllardır bir çizgiye dönüştürdükleri negatif siyasetten pozitif siyasete geçmiş oldular.

Bunu yaparken rakip, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurucu iki kavramından birisini çekip aldı.

Adınız bir yalan demiş oldu. (Kalkınma meselesi zaten kendiliğinden kırılıyor)

Burda niyet tartışmalarını da işlevsiz buluyorum.

AKP kullandı diye “Yeni Türkiye” vb. deyimleri bile kullanamaz hale gelmiş olan muhalefet, en muhafazakar kesimi içinden komplekslerinden kurtuluyor.

Eylem büyüdükçe, kitleselleştikçe, biz adalet kavramını temellendirip derinleştirebildikçe, en büyük tutamaklarından birini yitirecekler.

İşte böylesi bir anda ve tablo içinde, slogan karmaşası, kavramsal tutarlılık, iletişim yalınlığı vb gerekçeler, Gülmen ve Özakça’ya yaşam talebiyle, adalet talebinin birbirinden uzak durmasına neden olamaz, olmamalıdır.

Dilerim olmaz ama, ölüm haberleri geldiğinde kaçınılmaz olarak yürüyüş kolunun uzak duramayacağı bu meselenin imgesini, şimdiden en ön safta görmemiz şart.

Yürüyüş kolundakilerden daha akıllı olduğumu sanmıyorum, ama eğer benim bu gördüğüm paradoksu sizler de görüyorsanız, lütfen acilen Gülmen ve Özakça’nın resimlerini yürüyüş kolunun en önüne koyun.

Kılıçdaroğlu’nun Edirneye gitmesi kadar, Gülmen ve Özakça’ya sahip çıkması da yürüyüş için yaşamsal önemde bence.

Benim bildiğim Demirtaş, “bize gelmeseniz de olur, yeter ki Gülmenle Özakça’ya sahip çık” der.

 

 

 


A. Halûk Ünal

Irak Kürdistan’ı Bölgesel Yönetimi (IKBY) bir yıldan beri sürekli ertelenen bağımsızlık referandumu için sonunda kesin bir tarih açıkladı.

25 Eylülde yapılacak referandum, şimdiden bölgedeki bütün milliyetçi hassasiyetleri de yerinden oynattı.

Bu gelişme Ortadoğu’nun yüz yıl ertelenmiş bir sorunun da kısmi çözümü.

Syes – Picot anlaşmasının bittiğinin de en canlı kanıtı.

Referandumun yeniden ertelenmeyeceğinin garantisi elbette yok. Bunu daha çok Ortadoğu’daki konjonktür belirleyecek.

Ama tartışmanın epeyce kanlı canlı seyredeceğine hiç şüphe yok.

Çünkü bu, yalnızca Irak’ı değil, İran, Türkiye ve Suriye gibi sömürgeci, ırkçı, otoriter devletleri de derinden etkileyen bir gelişme.

Konunun teknik ve hukuki değerlendirmesiyle yer kaybetmek niyetinde değilim. Kısa süre içinde bir çok konuya vakıf kalem, bu talebin hem Irak anayasası hem de Birleşmiş Milletler örgütünün kurucu ilkesi bakımından (ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi) hukuki ve meşru olduğunu ayrıntılarıyla anlatacaktır.

Ben çoğu kez yaptığım gibi Türk kökenli bir aydın ve bir yurttaş olarak, kendi tutumumu açıklamakla yükümlüyüm.

Suskunluk, kötüye yarar.

ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI

Eğer bir halk, bir millet, kendi bağımsız devletini kurmak istiyorsa, her demokratın, sosyalistin, özgürlükçünün ilk iş, bu süreci kayıtsız, şartsız, desteklemesi gerektiğine inanıyorum.

Bu noktada söz konusu halkın, milletin, hangi fikirlere sahip olduğu, ne amaçla bu talebi ileri sürdüğü, sonuçlarından ait olduğum milletin ne kaybedeceği, bir önem arzetmiyor.

Önemli olan söz konusu halkın nitelikli çoğunluğunun bu yönde özgür iradesini ortaya koyabilmesi.

Bunun için de özgür iradenin tecellisinin garanti altına alınmasına destek vermek, en az bu talebi meşru ve hukuki kabul etmek kadar önemli.

Bu durumun, fikirlerini hiç paylaşmadığım toplumsal bir kesimin, özgürce fikirlerini açıklayabilmesi için mücadele etmekten bir farkı yok.

Bir başka deyimle bir halkın, bir ulusun, bir milletin bir başkasından ayrılma hakkı, ayrı devlet kurma hakkı, bir başkasıyla birleşme hakkı, sadece ve sadece o toplumun kararı olmalıdır. Bunun önüne her hangi bir iradenin geçmesi ne meşrudur ne hukuki ne de ahlaki.

ULUS DEVLET

Bunları söyledikten sonra ulus devletle ilgili düşüncemi de paylaşmam şart.

Ben, milliyetçiliğin ve buna bağlı ulus devlet formatının insanlığın başına gelmiş en büyük kötülüklerden biri olduğunu düşünüyorum.

Milliyetçilik ve buna bağlı ortaya çıkan ulus devletlerin tamamına bakın mutlaka temellerinde kan görürsünüz.

Hemen hepsi, diğer halkların hapisanesi olmuş, kıyım, zorunlu göç, zorunlu iskan gibi sayısız melanetin sahibidir.

Bunu yaparken görünüşte egemen milletin diğer milletlerle arasındaki gerilim gibi gösterilen düşmanlaştırma pratiği, aslında, egemen milletin burjuvazisinin diğer halklardan varlık transfer etmesinin bir yolu olmuştur. Tıpkı Türkiye’nin de temelinde olduğu gibi.

Varlık transferi her zaman kanlı bir kıyım, çoğu kez soy kırım pratiğidir.

Bunun en bilineni Almanya’nın Yahudilere yaptığı olsa da, bütün ulus devletlerin sicilinde benzeri kıyım ve kırımlar saklıdır. Bütün resmi tarihler bu nedenle kaleme alınır.

DEMOKRATİK ULUS

Bu konuda ilk ve tek demokratik yaklaşımı Öcalan’ın hipotezinden mülhem, Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) programlaştırdı.

Gerek Kuzey Suriye Demokratik Meclisi ve toplumsal sözleşmesi, gerek HDP programı bu konuda atılmış önemli adımlar.

Konu karmaşık ve katmanlı bir tartışmaya açıksa da özetle ve biraz da basitleştirerek söylersek; mesele milliyetleri “politik bir birim” olarak kabul edip, etmemeye dayanıyor.

Bir milliyeti politik bir birim olarak ele aldığınız anda kaçınılmaz olarak politik her türden organizasyonu da milliyet temelinde ele almak zorunda kalırsınız.

Milliyetleri politik bir birim olarak değil, kültürel, sosyal, insani birimler olarak ele alırsanız, politika bunları aşan bir yerde kurulur.

Kaldı ki burada yine önemli katmanlı bir tartışma daha söz konusu; devlet, niçin ve ne kadar ihtiyaçtır; özgürlükçüler ve demokratlar olarak nasıl bir idari sistem kurmalıyız?

Bu tartışmayı da bu yazıya sığmayacağı için geçiyorum.

Bu gün Ortadoğu’da – Türkiye dahil- savaş bittiğinde göreceğiz ki, federasyonlar, konfederasyonlar, kantonal yapılardan geçilmeyecek.

Milliyet bazlı her türden stratejiyi kusan bu coğrafya artık geri dönülmez biçimde farklı bir idari sisteme ihtiyaç gösterecek.

Bu gün daha iyisi tasarlanana kadar demokratik konfederal Ortadoğu evi önerisinden daha barışçı ve adil bir proje ortada yok.

Irak Kürdistan’ı bağımsızlık bayrağını sallamaya başladığında İran, Suriye, Türkiye Kürdünü hangi savaş makinası engelleyecek?

Ama başka bir rüzgar fırtınaya dönüşebilir; Irak Kürdistan’ından başlayan, ertelenmiş bütün milli özlem ve hayallerin yelkenini dolduran bir Ortadoğu süreci, savaşın 30 yıl daha sürmesinin garantisi olabilir.

Çünkü milliyetçiliğin şahlandığı, mezhepçilikle harmanlandığı bir savaşın dibini kimse bulamaz.

İşte bu nedenle KÖH’nin Demokratik Ulus perspektifi ve Demokratik Suriye toplumsal sözleşmesi, bu belayı savuşturabilecek tek projedir.

SON SÖZ YERİNE

Sizlerin, bir önceki bölümün ortalarından itibaren yazının bir iç çelişkiye sahip olduğunu düşünmeye başlamış olmanız muhtemel.

Hem IKBY’nin bağımsızlık talebini destekliyorum, hem de milliyet bazlı ulus devlet olgusuna karşıyım.

Bence bu bir çelişki değil.

Çünkü böyle bir tutum alarak Barzani’nin fikriyatını desteklemiş olmuyorum. Milyonlarca Kürdün talebini gerçekleştirmesi sürecine yönelecek her türlü gayrı ahlaki, kışkırtıcı, komplocu tavra karşı, referandumun adil ve barışçı bir ortamda gerçekleşmesinin güvenliğine tekil katkımı yapmaya çalışıyorum.

Bunu yapmakla da ulus devlet gibi bir belayı başlarına sarmak üzre olan Kürt kardeşlerimle tartışırken adil ve ahlaki bir yerde durabileceğime inanıyorum.

Bu gün İzmirliler Erdoğan diktatörlüğüne karşı, biz seninle yaşamak zorunda değiliz, ayrılma hakkımız için referandum yapacağız deseler, ne tavır alacaksam, benzer bir tavrı almayı ahlaki buluyorum.

Çünkü, bir halkın, toplumsal bir katmanın, ister Bağdad ister Ankara olsun, kendi kendisini yönetmesini, bir merkezden yönetilmesinden daha demokratik ve adil buluyorum.

Ayrıca, şimdiden ter ter tepinmeye başlayan Türk milliyetçi ve ırkçıları, Barzani’nin talebi, Iraktan ayrılıp, petrolümü alıp, Türkiye ile birleşmek istiyorum, olsaydı; ne yapalardı; siz düşünün?


A. Halûk Ünal

Sanırım FOX TV’de yayınlanan, Limon Yapım’ın üstlendiği “Savaşçı” adlı pespaye, devlet projesi TV dizisini duymayan yok.

Kurtlar vadisiyle başlıyan bu derin devlet projeleri silsilesine eklenen üç yeni diziden biri.

Yeni iktidar blokunun faşizm ve savaş hükümeti politikalarına kitle tabanı oluşturmak amacıyla tasarlanmış diziler bunlar. Bu dizilerin setleri de “ideolojik silah fabrikaları.”

23 Mayıs’da Sinema TV sendikasına üye, yardımcı ve 2. yönetmen statüsündeki 250 meslektaşımız, açık imzalarıyla bir boykot kararı açıkladılar.

Bir paragrafını aktarırsam metnin geneli (orjinal metin için linke tıklayın) hakkında asgari bir fikir edineceksiniz.

“Yapımcılığını Limon Yapım’ın üstlendiği ve FOX TV’de yayınlanan “Savaşçı” dizi projesinde, yardımcı ve ikinci yönetmenler ile diğer tüm set emekçisi arkadaşlarımızın yaşadığı haksız işten çıkarılma, ödeme problemleri, çalışma saatlerinin uzunluğu, proje yöneticilerinin taleplerimiz karşısındaki uzlaşıdan yoksun tavırları ve en önemlisi “sendikayı tanımıyoruz” anlayışları nedeniyle, uzun ve sonuç alınamayan müzakereler sonucunda aldığımız boykot kararını basına ve tüm kamuoyuna duyuruyoruz.”

FİLM ENDÜSTRİSİ VE SENDİKAL MÜCADELE

Burada biraz uzunca bir flash back yapıp, kuş bakışı da olsa TFE’nin sendikal yolculuğunu özetlemekte yarar var.

Film endüstrisindeki hayatım 1984-87  yıllarında Bilge Olgaç’ın filmlerinde çıraklık yaparak başladı. 1987 yılında üyesi olduğum Kurtuluş hareketinin açık alanda çıkartmaya karar verdiği “Yeni Öncü” dergisinin sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olunca 3 yıl sinema serüvenime ara verdim.

ÖDP’nin kurucusu ve ilk iki yıl parti meclisi üyeliğini saymazsanız, kalan bütün zamanım, bağımsız bir aydın ve sanatçı olarak film endüstrisinde geçti.

1990 yılında 12 Eylül darbesiyle kapatılmış olan DİSK’in yeniden açılması ve DİSK’e bağlı olan Sinema Emekçileri Sendikası’nın (Sine-Sen) yeniden açılış kongresi gündeme gelince; o zamanki sevgili başkanımız Necmettin Çobanoğlu’nun teklifi ile Sine- Sen’in kurucu yönetiminde eğitim sekreteri olarak yer alma onurunu paylaştım.

Bir yıl içinde 27 sette takım sözleşmesi, TRT Kurtuluş dizisinde 1 haftalık iş bırakma eylemi dahil çok parlak bir başlangıçtan sonra Selim Soydan nam faşistin setinde nasıl mağlup olup, tepenin zirvesinden nasıl eteklere düştüğümüzü uzun uzun anlatmayacağım.

Sine-Sen, bu olaydan sonra bir daha belini doğrultamadı.

Öte yanda film endüstrisi 95 sonrası 71 yılında başlayan büyük uzun krizi atlattı, hızla toparlandı, nicel olarak -nitel gelişme bu nicelikle doğru orantılı değilse de- muazzam bir gelişme yaşadı.

Ancak bu gelişme kapitalist birikim modeli olarak 1880 lar İngiliz maden sektöründen farklı olmadı.

Hiç biri gerçek TV işletmeciliği amacıyla kurulmamış olan özel televizyonlar, Brezilya dizilerinin replikalarını yerli taşeron şirketler aracılığıyla üretmeye başladı.

Film endüstrisinin çalışan sayısı binlerden 15 bine fırladı.

TV ve taşeron şirketler kendi amaçlarına uygun bir çalışan profilini yaratıp, en düşük maliyetle azami kar etmenin yollarını geliştirdiler.

Bu süreçte geleneksel sol hatta CHP bakışından kurtulamayan DİSK ve Sİne Sen yönetimi bu gelişime ayak uyduramadı ve başarısız oldu.

Film endüstrisinde ikinci sendika girişimi sevgili Mehmet Ali Alabora’nın öncülüğünde Oyuncular Sendikası ile 2011 yılında gerçekleşti.

Ardından da oyuncular sendikasına benzer bir bakış açısına sahip Sinema TV sendikası geldi.

Buraya bir not düşelim her üç sendika da bildiğim kadarıyla birbirlerine hasmane bir ilişki içinde olmadılar, rakip olsalar da saygılı bir ilişkiyi korudular.

12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki bütün bu uzun süreçte üç çok anlamlı sendikal inisiyatif gerçekleşti.

Bunlardan ilki  2004-2010 arasında kuruculuğunu ve yöneticiliğini de yapmış olduğum Senaryo Yazarları Derneği’nin Aralık 2010 da “Yerli Dizi Yersiz Uzun”   (haber için linke tıklayın) mottosuyla öncülüğünü yaptığı ve bütün sektöre mâl olan kampanyadır.

Dizi süreleri, çalışma koşullarının gayri insani niteliği üzerine gelişen kampanya, Taksim AKM önünde gerçekleşen, bir çok dizi setinin çalışmayı bir kaç saat durdurup katıldığı, büyük kitlesel bir eylemle sonlanmıştı.

Bu çıkışın ardından gelen ikinci önemli çıkış, görüntü yönetmeni asistanlarının dernekleşmesi ve fiyat standartları belirlemesi ve hepsinin sadakatiyle, uygulanabilir kılmasıydı.

Üçüncü ve son inisiyatif ise üzerinde konuştuğumuz yardımcı ve 2. yönetmenlerin Limon Yapım (Hayri Aslan) karşı 250 imzalı boykot ilanıdır.

İLKELER VE GERÇEKLER

Hayri Arslan, sektörde en kötü ünlü yapımcılardan biri, çalışanlarına hiç bir sendikaya veya meslek birliğine üye olmayacağına ilişkin kontrat maddesi dayatmakta öncü.

Hemen her setinin klasiği olan sorunları bu kez Sinema TV sendikası üyeleri böyle güzel bir tavırla cevapladılar.

Bunun üzerine de Barış Sinemacıları mail grubumuzda bir tartışma başladı ve farklı yazı ve haberlerle de kamuya maloldu.

Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni de bu tartışma, özellikle de şahsen arkadaşım olan çok değerli İlham Adar Bakır’ın Yeni Özgür Politika’da bunun üzerine kaleme aldığı, “sinemacının ahlaki duruşu ve ekmek parası meselesi” (orjinal yazı için linke tıklayın) başlıklı yazı.

Bakır sadece değerli bir meslektaşımız olmakla kalmıyor, “Kürt Sineması”nın da vicdanını yansıtıyor.

Bakır yazısını şöyle bitiriyor:

Silah fabrikasında çalışan işçiler de dahil olmak üzere bu ülkede bütün işçilerin ağır çalışma koşullarından, emeklerinin karşılığını alamamasına, tüm dini, etnik, kültürel, cinsel kimliklerin haklarının gaspını kolaylaştıran koşullar savaş mekanizması ve savaş ortamının sağladığı psikolojik ortam ve buradan üretilen moral değerlerle sürdürülebilmektedir. Yani savaş karşıtı olmadan, savaşı yeniden üreten ve meşrulaştıran tüm mekanizmalarla ahlaki bir sorgulama gerçekleştirmeden işçi hakları savunucusu veya demokrat olabilmek mümkün değildir.”

Bence Bakır, burada birbiriyle ilişkili ama karıştırılmaması gereken konuları teke indirgemekle, demokratik, ilkeli ve gerçekçi perspektiften, ya da “radikal demokrasi” perspektifinden uzaklaşıyor. Geleneksel sosyalizmin “tekçi” söylemine yaklaşıyor.

Çünkü, farklı doğruları ve gerçekleri birbirine rakip hale getiriyor.

Böylece ilkelerin de içi boşalıyor, kullanışlı yol gösterici olmaktan çıkıyor.

İşçi hakları mücadelesi ve sendikal mücadele konuşmak, milyonlarca farklı görüşten ücretliyi kapsayan bir alanı konuşmak demek.

Bu alan çoklu ve çoğulcu bir alan, bu alanda bulunanların ortak paydası ise kapitalizmin sonuçlarına karşı mücadele etmek.

Kaldı ki, ülkemizde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2015 Ocak ayı istatistiklerine göre, 12 milyon 180 bin 945 işçiden, 1 milyon 297 bin 464’ünün sendikaya üyeliği bulunuyor.

Açık diktatörlükler, faşist diktatörlükler tarihine de baktığımızda, örneğin 40 lar Almanyası Fransasında faşizm altındaki işçi sendikalarının en basit, en varoluşsal reflekslerinin bile faşizmin gelişimine nasıl “ayak bağı olduğunu” biliyoruz.

Türkiye’nin Türk coğrafyasında ise sendikalaşma verileri açık diktatörlük inşasından önce de böyleydi.

Sinema TV sendikasının eylemi şu an yapıldığı gibi heves kırıcı, caydırıcı, tekçi bir yerden değil, sürecin çok yönlü, karmaşık yapısını gözden kaçırmadan tartışılmak zorunda.

Bana göre ilk altını çizmemiz gereken bu arkadaşların, sinema sektörü gibi, örgütlenmenin, toplu tutumun umacı gibi algılandığı bir dünyada, örgütlenmiş, ortak bir tutum geliştirmiş olmalarını alkışlamalıyız.

Çünkü yüzleştikleri pespayelik bir çok yapımcının ve dizinin de sorunu. (Elbette böyle rezillikleri yapmadan para kazanan yapımcıların varlığını da vurgulamakta yarar var)

Bu açıdan çok önemli ve tarihi değerde bir örnek yarattılar.

Böyle bir tavır aynı zamanda bütün ücretliler kitlesi için de önemli bir örnek. Bu girişimi amalarla fakatlarla kırmak, tökezletmek yerine, bütün sektöre örnek olacak bir tarzda desteklemek her meslek sahibi sinemacının borcudur.

Konunun diğer yanına gelince, şahsen ben de acımdan ölsem, böyle bir dizide çalışmam.

Ama içerik ve ilke bahsi bununla bitmiyor.

Bakır ve benzer tutumu paylaşan arkadaşların niyeti bu olmasa da bilmem farkındalar mı; bu tartışmayı böyle keskin ve ilkesel düzeye yükselttiklerinde, insan düşmanlığının, ahlaksızlığın, ilkesizliğin kabul edilebilir kabul edilemez ölçülerini tartışmaya kapı açmış oluyorlar.

Amacım üzüm yemek, isim saymayayım, ama dizilerin büyük çoğunluğu, gerek içerik bakımından, gerek üretim bantlarındaki insan ilişkileri bakımından yenilir yutulur değil.

Biz bir kaç arkadaş, kendi payımıza iyi paralar kazanıp, asgari bir ev bir araba imkanından vazgeçip, borç harç kendi filmlerimizi çekme kararını boşuna vermedik.

Çünkü, o içeriklerle yüzleştik.

Eğer bu tartışmalara katılan bir kısım arkadaş gibi kiramızı farklı işlerden ödeyip, yanısıra sinema yapıyor olsaydık, yine kolaydı.

Ama biz sinemayı bir meslek değil, bir yaşama, varoluş biçimi olarak seçmiştik.

Yani hem inandığımız filmleri yapacağız, hem de bu filmlerle mahcup ve mağdur olmadan yaşayacağız.

İçinden çıktığımız dizilerin çoğu, en az bu savaş dizileri kadar insani yıkım yaratan, gençleri ve çocukları cinsiyetçiliğin, otoritarizmin, tekçiliğin, milliyetçiliğin, muhafazakarlığın toplum mühendisliği  çalışmasına nesne kılıyordu.

Yani bu dizilerin tamamı, devletin ideolojik “silah fabrikaları.”

Peki sizin önermenize göre bu dizilerde çalışanlar ne yapacak?

Varsayalım ki herkes bizim yolumuzdan geldi, sistem insan havuzunu yenileriyle dolduracak. Ve bu tartışma tekrar sökün edecek.

Kurtlar vadisi ve onun replikası dizilerin kamerasından geçmeyen kalmadı, bu meslektaşları ne yapacağız?

Söz konusu üç diziye hayır diyen “aklanacak” mı?

Elbette biz özgürlükçüler, demokratlar, binlerce meslektaşımızın ideolojik silah fabrikalarında çalışmakla ortak oldukları sonuçları farketmelerini sağlamak için dostça çabalayacağız.

Bunu aşmanın tek yolunun çoğulcu, ilkeli ve gerçekçi bir perspektifle, örgütlü ve güçlü olmaktan başladığını unutmaksızın.