A. Halûk Ünal

 

Bazı insanlar hayatta öğretmeniniz olur.

Farkında bile olmazsınız.

Yaşınız kaç olursa olsun, iyi okullar her yerde sıcak kapıları aralık dururlar.

Yeter ki siz aramaktan vazgeçmemiş olun.

Üzerinden zaman geçip de yaşananları sindirdiğinizde, neler öğrendiğinizi farkeder; sizi, tevazu dolu gülümseyişinin altında çarpan yüreğiyle, cesaretinin engin sularına nasıl taşıyıp götürdüğünü anlarsınız.

O engin sular önce ürkütür insanı, sonra yunus balıkları gibi onlarcası yüzlercesi ortaya çıkar, aralarında konuştukları dili anlamasanızda, hiç bir yabancılık çekmeksizin olabilecek en güvenli yerde süzüldüğünüzü farkedersiniz.ibrahim-ayhanin-cenazesi-sanliurfaya-getiriliyor-10145

Onu ilk gördüğümde Suruç Measer köyünün meydanında bir grup arkadaşıyla hızlıca benim geldiğim yöne, araçlarına doğru ilerliyorlardı.

İstanbul’dan selam getirmiştim. Rojava’ya geçmek için onun yardımcı olacağını söylemişti İstanbul’daki heval.

Önünü kestim ve kendimi tanıttım.

Bir an tereddüt etti. Gözlerime baktı bir süre. Üç gün sonraya Amara kültür merkezine randevu verdi. Yürüyüp gitti.

Üç gün sonra gittiğimde bir masanın çevresinde 7 kişiydiler.

Sonra anlayacaktım ki, Kobane direnişi sırasında can güvenliği nedeniyle sınırın bu tarafına gelen 150 bin kadar insanı Kürdistan belediyelerinin desteğiyle çadır kentlere yerleştiren, dünyanın her yerinden yağan dayanışma malzemelerinin koordinasyonunu yapan, devletin açık veya örtülü her tür manipülasyonu ve provakasyonu ile baş etmeye çalışan ekiple tanışıyordum.

(2015 Temmuzunda Amara’nın devlet komplosuyla bombalanması tesadüf değil yani.)

fft99_mf12370912

İbrahimle o gün başlayan dostluğumuz, yoldaşlığımız, onu bedenen yitirdiğimiz güne kadar da sürdü.

Twitterde birbirimizi izleyip, paylaşmak, whatsapptan yazışmak, birbirimizin iyiliğinden, selametinden emin olmakla yetinen, fiziken mesafeleri aşamasa da kalben hep yanyana olabilen bir yoldaşlık…

İkinci güzel buluşmamız Kobane 2015 newrozunda oldu.

Yağmur, rüzgar, ayaz altında yaptığı konuşmayı hiç unutmayacağım.

Şimdi İbrahim’ı anarken aslında yüzlerce belki binlerce İbrahim’ı daha anıyoruz.

Kobane direnişi diye bir destan yazılabildiyse, cephede canlarını ortaya koyanlar kadar, cephe gerisinde insani koridorları açık tutan, savaşçıların ailelerini Türk devletine (AFAD) teslim etmeksizin güvenceye alan kahramanlardı onlar.

İbrahim’in yanısıra bir çoğunu tanıma fırsatım oldu.

Yirmili yaşlarını süren, sınır tellerinde her gece defalarca Türk askeriyesinin ateşi altında cepheye ilaç, erzak taşıyan İbrahimler.

Measer gecelerinde yaptığımız odun ateşinde çay sohbetleri.

Şimdi bakıyorum ki hepsi öğretmenlerim olmuşlar.

Batıda yaşadığımız 80 yenilgisi ve 90 hezimetinin üstümüzdeki ölü toprağını silkeleyip atmama sebeb olmakla kalmamışlar; en önemlisi de “inadına” değil “umuda” devrimcilik zamanı olduğunu göstermişler.

İbrahim, onların içinde en yakın olduklarımdan.

Anlatabileceğim sayısız anektodu şimdilik kendime saklamak zorundayım.

Paylaşacağım tanıklıklar hala insanlara zarar verebilir.

Ama bir gün Rojava’ya sayısız kez gidiş gelişlerimi, sınırı geçip, geçemeyişlerimi, ve İbrahim Ayhan başta olmak üzere, bütün İbrahimleri anlatmak isterim.

7/24 çalışan, günde bir kaç saat kıyıda köşede uyuyan.

Sabırla, yüzlerinden gülümseme eksik olmaksızın çok yüksek bir inanç ve adanmışlıkla koşuşturan gençler. Tıpkı 1970 lerdeki “biz” gibi.

Ama biz, yalnızca Suruç gibi devasa bir süreci ne gördük ne bildik.

Abartmıyorum, her saniyesi can sorumluluğuyla dolu, yüzbinin üzerinde insanın ağırlanıp, korunması, devlet provakasyonlarından uzak tutulması, ve bunu başaranların tevazu dolu tebessümleri.

En önemlisi de Batı’da çoktan unuttuğumuz, insana verilen değer.

Kendinizi değerli hissetmenize sebeb olan yalın bir özen ve içtenlik…

Tevazu dolu gülümseyişinin altında çarpan yüreği, meğerse yaralıymış, aksarmış.

Hastalıklar içinde kalp kadar sinsisi yok bence. Kanser bile daha delikanlı kalıyor.

Uyanır uyanmaz… ilk haber… O güzelim kalbi, onca yorgunluğa dayanamamış.

Onunla yeniden yazışamama, konuşamama buluşamama gerçeği, çok ağır geldi.

Özellikle de cenazesinde taziyesinde hazır olamamak.

Ama tahmin ettiğim gibi yoldaşlarınca hakettiği saygı ve özenle uğurlandığını gördüm.

İbrahim seni tanımış olmaktan onur duyuyorum.

O yakışıklı yüzün zihnimde hep bilgece gülümseyecek.

Aynı toprağın parçası olana kadar, seninle yürüyeceğim dostum, yoldaşım, kardeşim.

ibrahim_ayhan_in_cenaze_torenine_polis_mudahalesi_h5845_7cae6

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.

Şenol Karakaş, 14 Ağustos tarihli yazısında sabırla, Bilal’e anlatır gibi anlatmış; ve “bize” saldıran – evet, eleştiren değil, saldıran- cepheyi resmetmiş?

“Türkiye’de karşısında hemen bütün siyasi güçlerin birleştiği ve bu birliğini en uzun süreyle korumayı başardığı politik hasımdır “Yetmez ama evet” kampanyası. Polis, genelkurmay, basın, AKP’den Haziran hareketine, ÖDP’den Odatv’ye, Doğu Perinçek’in hareketinden sendika yöneticilerine, dizi film oyuncularından her türden CHP temsilcisine, 12 Eylül 2010 referandumunda boykot tutumu alanından “Hayır” tutumu benimseyenine, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşan iklimde ortaya ve öne çıkan internet sitesi yazarı parlak hukukçulardan3, MHP’lilere ve İyi Partililere, arkadaşlarıyla arası bozulandan trafikte yaşanan sıkışıklıktan rahatsız olanına kadar memleketin bütün suçlu arayanları, linç edilmesi gereken suçlu olarak “Yetmez ama evet”i işaret etmekte birleşmeyi başardı. Bu listeye teorik konularda yetersizliklerini açık saldırganlıkla birleştiren ulusalcı “Yetmez ama evet” düşmanı sosyalistlere, teorik cephane sağlama görevini üstlenen bazı troçkistleri de ekleyince, cephenin ‘birlik içinde çeşitliliği’nin ilgi çekici bir zenginlik taşıdığı daha iyi görülebiliyor.”

Ne ilginç bir cephe değil mi?

Bu cephenin bir başka konuda daha böylesine “hem fikir” olduğunu gördünüz mü?

Ben gördüm…

Birazdan anlatacağım bu, neyin “tesadüfü”?

Uzun yıllar boyunca en galiz hakaretlere, en utanmazca küfürlere aldırış etmedim. Ama bu konuda “bize” en “şefkatli” yaklaşanlardan sevgili Ayşe Düzkan bile yaptığımız seçimi, “ayıp” diyerek, ahlak kategorisinde ele almayı seçince bardak taştı; toplu bir yanıt elzem oldu.

Üstelik benim gibi özeleştiri yapmayanları “erkek kibriyle” de suçladı.

Yanılmıyorsam, şu ana kadar kullanılan argümanlara “feminist” bir katkı da yapılmış oldu, ilk kez.

Paylaşmadığın siyasal bir tutumu tartışmasız yanlış kabul etmek, karşı tarafın özeleştiriye mahkumiyetinden bu kadar emin olmak (?) hak oluyor da, karşı görüşün kendi tutumundan emin olması neden “erkek kibri” oluyor anlamış değilim?

Neyse, az sonra benim de iki torbaya dolduracağım topluluğun içinde değil kendisi, hep “yanlış” kavramıyla tartışmıştı.

Bir kere ayıp dedi diye, linççilerle birlikte anamam.

Ben de yazarken tıpkı “yetmez ama evet” cadı avcıları gibi ortaya ve genele yazacağım.

O kadar çoklar ki; üstelik hepsi yılda bir kaç kez, bazen bir yazıda bir kaç kez, “bize” hakaret etmeden yazamaz durumdalar.

Bir katharsis nesnesi olmak ilginçmiş doğrusu.

Yeterli politik katharsis imkanları olsa böyle yapmazlar biliyorum.

Durum bi yanıyla tamamiyle psikolojik yani.

Üstelik hakaretlerin tamamı geleneksel sosyalizmin en gerici, en ilkel geleneğinden devşirilmiş : 5. kol…

Yani “hainler, dönekler” için kullanılan, en çok da Stalinizmin Troçkist ve muhaliflere dönük cadı avında gelenekleştirdiği kavram.

Bu nedenle saldırının bütün cepheleri öyle ya da böyle ahlakçı saldırı içeriyor.

Peki, “biz” kimdik?

Hiç bir ortak örgütlülüğü olmayan, farkli eğilimlerden demokratlar, aydınlar, sanatçılar. Liberali, sosyalisti, müslümanı, komünisti…

Peki nasıl oldu da böylesi bir buluşma süratle gerçekleşti. Kendisini “yetmez ama evet” sloganında ifade etmeyi seçti?

Nasıl ki; cadı avcılarının birleştiren bir “zamanın ruhu” varsa, sanırım bizi de birleştiren “zamanın ruhu” idi. Birazdan bunu da açmaya çalışacağım.

Ancak örgütsüz oluşumuz, ortak hiç bir pratiğimizin olmayışı, herkesin bu sürece dahil oluşunu ayrı ayrı açıklamasını da gerekli kılıyor.

Ben de esas olarak kişisel pozisyonumu tartışacağım; Şenol’dan farklı olarak bir “ikna” yazısı da yazmayacağım. Cadı avcılarını resmetmek daha eğlenceli olacak.

Ancak bu parelelde yazılmış Ohannes Kılıçdağı’nın yazısını da buraya iliştirmeden geçmek olmaz; biz de bari biraz kalabalık görünelim. (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/20248/allah-bu-millete-bir-yetmez-ama-evet-yazisi-daha-yazdirmasin)

Ayrıca söz konusu linçperverlerin kahir ekseriyetinin ikna olmak ya da etmek diye bir dertlerinin olmadığını ortaya koydukları tutumlardan gördük.

İkna etmeye filan çalışmayacağım. Ama suskunluğu da bozmak lazım, alttan aldığımı, çekindiğimi sanmalarını istemem.

 

Linçperverleri birleştiren ruh

Yazının girişinde kurduğum cümleyi tekrar hatırlatayım.

“2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.”

Bence uzun uzun analizlere gerek yok, Şenol’un çizdiği resimdeki beş benzemezi birleştiren ruh LAİSİZM’dir. İslamo fobidir.

Laisizm ise bu ülkede İTC ve Kemalistlerin ideolojik omurgasını oluşturur.

Laisizmin tarihi bagajı evrensel olarak da yerel olarak da bellidir; önüne özgürlükçü sıfatı koyarak da aklanması mümkün olmayan bu kavram; pozitivist ideolojilerle birlikte tarihin çöplüğüne atılmadıkça, sol fikriyatın içinde truva atı rolünü oynamayı sürdürecektir.

Çünkü kavramın politikası açıktır, kullanıldığı tüm ülkelerde ve özellikle T.C. ‘de din ve vicdan özgürlüğünü kamusal alandan tasfiye etmenin aracı olmuştur. Tıpkı şimdi AKP’nin rövanşit zihniyetle seküler olan her şeyi kamusal alandan tasfiye etmek istemesi gibi.

Yani Osmanlı’dan bu yana devlet katında süren temel çatışmalardan biri, kamusal alanı kimin, nasıl denetleyeceği meselesidir.

 

İslam mı, laisizm mi?

Her iki taraf da tekçi, devletçi, erkek ve militarist olduğu için, bu alandaki kavga 1913 den ber bir darbe, komplo ve soykırım silsilesi olarak günümüze ulaşır.

İslam ve din, laisizm denilen milliyetçi, devletçi, kapitalist üstyapı alternatif oluncaya kadar, toplumun üst yapısını oluşturmuştur.

Yani söz konusu olan son derece karmaşık, çok katmanlı bir çatışmadır.

Bu kökler kendisini modern cumhuriyete de devretmiş; O gün bu gün toplumun ana akımlarından birisi islamcılık birisi modernizm olmuştur.

Kemalizm, geleneksel sol, modernizmin lokomotifleridir. Her iki kesim de liberallere düşman olduğu için liberalizmin bu ülkede yaşama şansı pek olmamıştır.

Kemalizmle geleneksel solun içsel bağı, akrabalığı da laisizm üzerinden kurulur. Bununla da kalmaz elbette her ikisi de tekçi, devletçi, erkek ve endüstriyalisttir.

Bu da geleneksel solun TSK ve TSKP(CHP) ile ilişkilerini hep belirlemiştir.

Öyle 12 Eylül öncesine gitmeye de gerek yok 1989 Kuru çeşme toplantılarında solun birliği için verdiğimiz emek 1995’de Özgürlük ve Dayanışma Partisi olarak vücut buldu. Kurucusu ve birinci parti meclisi üyesi olduğum partinin benim gözümde bitişini tescil eden iki olaydan birisi 28 Şubat karşısındaki tavrımızın belirlendiği meclis toplantısıdır.

Çok hayal kırıcı hatta utanç verici bazı ayrıntıları bir başka yazıya bırakıp, sonuca bakalım; çıkan karar meclisin orta yolunu temsil ediyordu: “ne postal ne takunya…”

Oysa sosyalistler demokrattır, demokrat olmayana sosyalist de denemez. Demokratlar askeri darbe kime karşı yapılıyor olursa olsun, “it iti boğsun” tavrında olmaz, darbecilere karşı net, açık bir tavır alırlar.

Bu karar ise, slogandan da anlaşılacağı gibi darbecilerin çok işine gelecek bir pozisyon yaratmıştır.

Laisizmin ÖDP gibi önemli bir birlik dönemecinde, solu soktuğu durum budur. Adını siz koyun. Solun müftülerinin kulağı çınlasın.

1980 darbesi sonrası siyasal alandaki bu bölünme esas olarak etkisini yitirmedi.

Ancak, 80 sonrası Cumhuriyetin kuruluş zeminini ve konseptini dağıtan  önemli, tarihi üç gelişme oldu.

Birincisi Türk Devleti ve onun himayesindeki sermayenin neoliberal küresel politikalara eklemlenme kararıydı. (24 Ocak kararları, Teatcherizm/Özalizm)

İkincisi de Sovyet yayılmacığı karşısında İslam tophlumlarında yükselen öfkenin ABD politikalarıyla buluşup; yeşil kuşak projesinin omurgasına dönüşmesiydi.

Üçüncüsü ise, Kürt halkının isyan hakkını kullanmaya karar vermesiydi.

Bu üç sosyo politik gelişme Anadolu’nun kaderinde de çok köklü değişimlere neden oldu. Olmayı da sürdürecek.

Bu zeminde egemen sınıf içinde ortaya çıkan üç odaktan söz edebiliriz.

Biri TSK – Ergenekon , CHP; diğeri AKP, ve MÜSİAD üçüncüsü de TSK – Atlantikçiler ve Cemaat. TÜİSAD her iki ata da oynuyordu.

Bunlar geçişli ve sürekli yerdeğiştiren ilişkiler içindeydi.

Ancak koç başları Ergenekon vs. AKP- Cemaat idi.

Ergenekon TSK yı büyük ölçüde ele geçirmiş, yeni darbe hazırlıklarına başlamıştı.

İşte 2010 referandumuna bu zeminde gidildi.

Hayır oylarının kazanması müesses nizamın kazanması, Evet oylarının kazanması AB ci güçlerin kazanması anlamına gelecekti.

“Yetmez ama evet” tam da böylesi bir zamanda bir partisi örgütü olmayan, ama Kemalist statüko ile de yüzleşmiş herkesin siyasal taktiği haline geliverdi.

Elbette “bizim” içimizde AKP’nin demokrat olduğunu, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçebileceğini düşünenler de vardı; benim gibi burjuvazinin hiç bir dönemde demokrat olmadığını, temiz kapitalizmin hiç bir zaman hüküm sürmediğini düşünenler de…

Egemen sınıfların reformist yollara başvurması kapitalizmin gelişiminde dönem dönem bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar ve eğer bizlerin daha serbest ortamlara, probaganda özgürlüğümüzün gelişmesine kapı aralıyorsa, taktik olarak desteklenebilir.

Gotha Erfurt tartışmalarından bu yana Komünistlerin burjuva reform çabalarıyla taktik ittifaklar kurabileceği sayısız kez konuşulmuş ve kabul edilmiştir.

Yanılabilir miyiz, elbette yanılabiliriz?

Ama bu ahlaki değil, tamamiyle siyasi bir tartışmadır.

2010 gerçekliğinde ise yanılma lüksümüzün olmadığı seçenek, binlerce yoldaşımızın kanını dökmüş TSK kazanırsa olacaklardır.

İlle de ahlaki zemine çekmek istersek, 1960 dan başlayarak 2010’a bakmak bile yeter.

Hayır kazanırsa, kim kazanır? Son elli yılın katilleri. Çok açık değil miydi sizce de?

Ama laik oldukları için, müslümanlara karşı dolaylı müttefik olabilirler mi?

Gerçek akıllar böyle yürütüldü; tıpkı 28 şubat ÖDP parti meclisinde solun müftülerinin akıl yürüttüğü gibi.

Bizlerse yine de “hayır” seçeneğini, yani en azından bilinen katilin, müesses nizamın yanında olma halini, ahlaki bir tartışma yapmadık.

Mandelayı baştacı etmek kolay, ama De Klerk faşistiyle masaya oturduğunu ve birlikte resim çektirdiğini de unutmamak kaydıyla.

MANDELA_M_

Tıpkı bu desteğin bir süre sonra barış masasına yol açması gibi.

Özgürlük hareketinin bütün özgüveniyle oturup müzakere etmesi ve iki yıl süren çatışmasızlık sürecini yaratması gibi.

Yani zaten güvenilmez, demokratlıkla alakası olmayan, reformları ayak sürüyerek yapan sermaye fraksiyonu bu kadar itelenebildi.

Gerekirse it ile çuvala bile girilir. Yeter ki abdestinizden emin olun.

Burada kısaca boykot tavrına da değinmek gerekir.

Boykot aktif boykot değilse, yani en azından Gezi isyanı gibi bir toplumsal hareketle desteklenmiyorsa, seçimlere dönük bir değer taşımaz. Pasif boykot olur ki, matematik olarak hep iktidara yarar.

Özgürlük hareketinin boykot taktiğini ben biraz değneği ortasından tutmak gibi anladım.

Üstelik bu tartışma başladığında hala “Kürdistani” stratejileri sürüyordu. Birleşik mücadele imkanı henüz ortada yoktu.

Özgürlük hareketinin kendi topraklarındaki taktiğini ise tartışmak zaten bize düşmezdi.

Zaten onlar da kurumsal ve resmi olarak bu güne kadar bize hakaret etmediler.

Kurdukları ilişkilerde eşit, karşılıklı saygıya dayanan tarzlarını hiç değiştirmediler.

 

Linçperverlerin İnce ve Akşenerle sınavı

Benim için eğlenceli süreç CB seçimlerinde yaşandı elbette.

Hem ulusalcılar, hem de laikçi sosyalist Türk solu topyekün İnce’ye yazıldı.

Yani “yetmez ama evet” in şahikasına vardılar.

Bütün hakaretlerini de yalayıp yutmuş oldular.

Burada ulusalcıları ayıralım. Onlar için İnce ve Akşener hem gerek şart hem de yeter şart. Daha ötesi zaten yok.

Ama ya sosyalist “Türk” soluna ne oldu.

Mesele yalnızca kağıt üstündeki programlarsa; İnce ve Akşener yanında 2002 AKP programı “demokrat” kalır.

İnce’nin CHP’nin demokrat olmayan, devletçi kanadından olduğu açık değil mi? Derin CHP’nin öne sürdüğü bir jokerden öte anlamı var mıydı?

Biz bu kadar hakareti hakeden, ahlaki olarak yargılanacak bir seçim yaptıysak, AKP nin programına ve uygulamalarına bakarak yaptık.

Siz İnce’nin nesine baktınız ve ne gördünüz?

Ben ya da benim gibi egemen sınıf fraksiyonlarıyla taktik uzlaşmalar olabilir diyenler, İnce’ye (Akşener’ asla) Kürt meselesindeki bir kaç vitrin hareketi nedeniyle destek verebilirdik. Yani yine “yetmez ama evet” diyebilirdik.

Kurumsallaşan faşizme karşı, ufukta bir devrim görünmediğine göre, modernist görece bir serbestleşme bizlere bir süre daha avantaj sağlardı.

İyi de siz pür, katıksız komünistler, reform ve uzlaşmaya yan bakanlar, hangi yüzle ve bu kadar rahatça İnce’nin arkasına sıralandınız?

İnceyle ilgili tek bir eleştirinizi, görmedik.

Bizim yaptığımız gibi “ama” deyip, İnceyle peşin pazarlığa oturan bir tutumunuzu da izlemedik.

İnce’nin “kazandık, kazanıyoruz, aldık gidiyoruz” kasaba söylemlerini sosyalist saflara da yaygınlaştırdınız.

Benim için 2010’da Ergenekon neyse bu gün AKP daha beteridir.

O gün AKP ne ise bu gün de İnce ondan daha geri bir pozisyondur.

Örneğin AKP, danıştayın askeriyeyi denetim kararını çıkardı, TSK genel sekreterliğini lağvetti, ikili yargıyı tekleştirdi.

Özden Örnek4in günlüklerindeki darbe hazırlıkları hep bu adımlar üzerine gelişmiyor mu?

Bir süre sonra püskürtüldü. Nasıl püskürtüldüğünü de hep beraber izledik.

Yani, velev ki biz yanıldık, ama böyle girişimlere yanıldık.

Sizler İnce’nin ve Akşener’in nesine yanıldınız?

Aslında bu çifte standrt durumunuz arkasında da başlangıçta değindiğim genetiğiniz yatıyor.

İnce de Akşener de genetik şifreyi temsil ediyor; LAİSİZM.

İster önüne Özgürlükçü sıfatını koyun, ister koymayın.

Sanki Özgürlükçü Laisizmin bir oksi moron olduğunun farkında değilsiniz.

Ama laiklik kodunu terkederseniz CHP ile ittifak imkanlarının kaybolacağından korkuyorsunuz.

Son sekiz yıldır  CHP ile ittifak peşindesiniz.

İnceyi ve CHP yi eleştirerek geliştirmek, dönüştürmek yerine, susarak, onaylayarak uzlaşma arıyorsunuz.

Yine de bu bile ahlakınızla ilgili değil, zihniyetinizle ilgili.

Neden mi; en az benim kadar sizler de adanmış, bir ömrünü içtenlikle mücadeleye harcamış arkadaşlarsınız.

Öyle kolay kolay ahlak eleştirisi yapılır mı? Hakaret edilir mi? Ayıp.

Sözlüğünüz bu kadar mı daraldı?

Bu kadar mı dışına düştünüz entellektüel faliyetin?

Çünkü 12 Eylül sonrası geleneksel sosyalizmle, kırık dökük ikinci el, kötü çevirilerden öğrendiğimiz bilgilerle yüzleşmediniz.

Tek bir “eser” denilebilecek çalışma yapmadınız.

Derli toplu tek bir yazı, kitap, tez bilmiyorum.

Nehir söyleşilerle idare ediyorsunuz.

Tekçi, cinsiyetçi, devletçi, merkeziyetçi, endüstriyalist geleneksel sosyalizmle hesaplaşmadınız.

Şu meşhur burjuva demokrasisi kavramında saklı indirgemeci yaklaşım oralardan geliyor. Ben de savunmuştum bir zamanlar.

Burjuvazinin bir zamanlar demokrat olduğu; AB’nin burjuva demokrasisi olduğu. Burjuvazinin bir demokrasisi olabileceği…

Stalinizmden devralınan, 1990 larda sola damgasını vuran orta sınıf solculuğunun sürdürdüğü defektler.

Bence siz, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçme ihtimalini bile gizli gizli sevdiniz.

Milli demokratik devrimciler sizi…

 


A. Halûk Ünal

Türkiye solu olarak, politik yolculuğumuzun antagonisti konusunda büyük ölçüde anlaşıyoruz.

Adı ve niteliği konusunda belirli farklar olsa da küresel sermayenin yerel müfrezeleri TÜSİAD ve MÜSİAD’ın – farklı gerekçeler ve derecelerde- desteklediği Saray ittifakı, 1980 den bu yana “neoliberal politikalar” ile bölgesel bir “alt emperyal” ülke hedefine ulaşmaya, bir üst lige geçmeye çalışıyorlar.

Kuşbakışı resmi bozmamak için, Saray ittifakının zig zaklarını, savrulmalarını bir kenara bırakıyorum.

Bırakın bir üst lige çıkmayı, Ellerinde avuçlarındaki Türk egemenliğini koruyamayacaklarını, T.C. nin dağılıp gitmekte olduğunu gördükleri andan bu yana iktidarlarını koruyabilmek için Kemalizmi islamcılıkla bulamaç yapıp, açık diktatörlük (faşist diktatörlük) düzenine geçerek ilerlemek istiyorlar.

Önemli ölçüde de yol aldılar.

Ancak, küresel güçlerin kabul edemeyeceği bir istisna olma, dokunulmazlık talebinde ısrar etmeleri – ki buna mecburlar, AB standartlarında kapitalist bir serbestlik ve hukuk çerçevesi bile kabusları-  Atlantik paktıyla ciddi bir çatışmanın içine sürüklenmelerine neden oluyor.

Eş zamanlı olarak gelişen iktisadi yapısal kriz, zaten Yerel finans güçlerinin faşizm silahına sarılmalarının önemli gerekçelerinden olsa da, görülen o ki, krizin derinliği ve şiddeti, faşizm silahına da tutukluklar yaptırmaya başlamış görünüyor.

Başka bir açıdan da tarihi bir dönemdeyiz, tarihen ilk kez Kemalistlerin bir kanadıyla İslamcılar Saray’da ittifak içinde.

Bütün zoruklarına ve ödediğimiz bedellere karşın, tahite sık bulanamayacak kadar, sistemin bütün örtülerinden arındığı, bütün maskelerin düştüğü bir zamandayız.

 

Bazı Tarihsel fırsatlar

Türkiye solu olarak bence hiç bir dönemde bu kadar önemli fırsatlarla karşılaştığımız bir zaman aralığı olmadı.

Çok büyük bir iktisadi, siyasi ve ekonomik krizin içindeyiz artık.

Yönetenler yönetemez durumda. Ve yarattıkları merkezileşme, hatalarını, yönetme yeteneklerini, rıza üretim imkanlarını da hızla tüketecek.

Bu koşullarda yine ilk kez Kürt ve Türk solunun hemen bütün müfrezelerinin çatısı altında toplandığı bir odağımız var.

Üstelik bu kez CHP ve Kemalizm kendi kitlesi önünde bile ciddi ölçüde teşhir olmuş, AKP’nin payandası haline gelmiş durumda.

Yani sayısal olarak “ana muhalefet” olsa bile, siyasal olarak ana muhalefet HDP merkezli güçler.

Bir başka çok önemli fırsat, bu krizin oluşumunda rol oynayan vektörler içinde belirleyici olan, HDK/HDP hareketinin oluşmasında öncü rol oynayan Kürt Özgürlük Hareketi.

Hiç kuşkunuz olmasın ki bu vektör olmasa sistemin krizi bu kadar derin ve şiddetli olmazdı.

Çünkü KÖH, salt Türk egemen sınıflarının, kendi iç sömürgelerinde hareket edemez hale gelmelerine sebeb olmadı; aynı zamanda bir üst lige geçmek için ihtiyaç duydukları ek kaynakları temin etmek amacıyla yayılmak, işgal etmek istedikleri Irak, Suriye coğrafyalarında da bu politikanın boşa düşmesinde önemli bir rol üstlendiler.

Bu nedenle HDK/HDP misakı milli sınırları içinde, izole olmuş, lokal siyaset üreten bir güç değil. Tersine asıl oyun alanı olan Ortadoğu çapında oyun kuruculardan biri olan KÖH’ün projesi.

“Türk” bileşenlerin bu gerçeği ne kadar gördükleri tartışmalı olsa da, Suriye, Irak ve İran’da da bir iki yıldır bu türden odaklar inşa ediliyor. Yani KÖH öncülüğünde bir tür bölgesel bir devrimci enternasyonal oluşmuş durumda.

Kapitalist moderniteyi teşhir etmek, kitlelerin sonuçlarından tanıdığı sistemin sebeplerini de anlatabilmek için, sonsuz fırsatlar önümüze serilmiş durumda.

Türkiye’de dahil Ortadoğu’daki bütün güçlerin önünde iki yol var.

Ya bu yeni devrimci enternasyonalin sunduğu “demokratik konfederalizm, ortadoğu ortak evi” projesine destek vermek, ya da artık kapitalizmin çözemeyeceği bölgesel krizlerle cehennemin dibine yuvarlanmak.

İşte bize resmi böyle çizecek, bu yaklaşımın ne kadar gerçek ve mümkün olduğunu Ayşe teyzeye anlatacak bunu kitlelere yayacak bir strateji ve söylem gerekiyor.

Evet HDP vekilleri, yöneticileri bizi hiç bir zaman ne ahlaken ne cesaret bakımından mahcup ettiler. Tersine övündüğümüz yeni bir profil yaratmakta önemli roller üstlendiler.

Ama kuruluşundan bu yana HDP’nin stratejisi ve söylemi kendi hakikatimizi tam olarak ifade etmiyor.

Uzun zamandır bir sosyal demokrat parti gibi konuşuluyor. Hatta zaman zaman söylem, bir Barış Örgütü söylemine dönüşüyor.

“iktidar alternatifi” 6 milyonluk bir hareketin söyleminden uzağa düşülüyor.

Fıratın Batısındakilere sömürgeci bir devletin halkı olduğumuz ve bu suça ortak oldukça burnumuzun pislikten kurtulmayacağını açıkça anlatmak gerekiyor.

Zaman, alternatif Türkiye, alternatif Ortadoğu anlatmanın zamanı. Hem de Ayşe teyzeye.

 

Ofansif siyaset ve med cezir

Sevgili Ertuğrul Kürkçü yazmıştı, ofansif siyaset diye. Kendi blogunda da yayınladığı söyleşiyi ben de paylaştım.

Bir çok önemli ve bence doğru önermeye sahipti söyleşi.

Elbette ofansif siyaset derinliğine nasıl tahayyül ettiğini bilmiyorum. Kısıtlı bir alandaki söyleşide o kadar derinleşmesi kolay değil, haliyle.

Örneğin söyleşisinde onun da gördüğünden emin olduğum kitlelerdeki geri çekilme eğilimi içinde ofansif siyasetin nasıl kurulacağını anlatmamış.

Ben güçlü bir geri çekilme eğilimi görüyorum, ama buna karşın bu eğilimi durduracak, tersine çevirecek bir ofansif siyasetin de çok önemli olduğuna katılıyorum.

Çelişkili, iç gerilimi yüksek bir yaklaşım.

Böyle dönemler siyasal eylem çizgisinin kitlenin en geri kesimini de gözetmesi şarttır.

Ya da kitlelerin katman katman farklı bilinç ve irade düzeylerinde olduğunu biliriz.

Önemli olan her bir kesimin içinde kendisini ifade edebileceği itiraz ve pratik tavır alanlarının bizlerce yaratılmasıdır.

Batı’da yaygın olan kötü alışkanlığımız, merkezi gündeme göre reaksiyoner tepki siyaseti. Bu çalışma tarzı ve uslup bakımından geleneksel solun genetik bir hastalığı.

Sokak siyaseti dendiğinde de tek anladığımız, korsan eylem ve basın açıklaması.

Buna rağmen garip bir sokak kutsaması içindeyiz.

Oysa sokak, planlanmış, biriktirilmiş ve örgütlenmiş öfkeler için anlamlıdır. O zaman gündem belirleyici olur. Reaksiyoner eylemler ise çoğunlukla zarar verir.

Hele 12 Eylül sonrası 5-7 yıl süresi gibi, şimdi olduğu gibi açık diktatörlük ortamlarında çok daha risklidir.

Bu nedenle eylem zenginliği ve yaratıcılığına ihtiyacımız var.

 

Bir tarz olarak siyasi kampanyalar

Lenini putlaştıran siyasi örgütler bile bu tarz çalışmayı gelenek hale getiremedi. Bunu biz (Kurtuluş Sosyalist Dergi ) 80 öncesi ortaya atmıştık ve uygulardık, sonra biz de terkettik.

Yakın zamanda bu tarz çalışmanın iki etkili örneğini gördük.

Biri “Hırant Dink Kampanyası” diğeri tutuklu çocuklar için yürüttüğümüz kampanya.

Bu tür kampanyalar tekil hedeflere yönelir ve bu hedeflerle ilişkili partiler üstü bir gücü toparlamayı başarırlar.

Sokağı kullanırlar ama esas olarak şehrin kılcallarında. Sayısız iletişim aracı, sosyal medya bu tür kampanyaların önemli mecralarındadır.

HDP’nin bu tür alan etkinliklerini planlaması, zeminlerini oluşturması çok önemli.

Mesela şu günlerde bir kaç çok önemli başlık çerçevesinde alan hareketleri oluşabilir.

Bunlardan ilki ekonomi haline geldi.

Bence hiç durmaksızın, acilen HDP’nin bir Demokratik Cumhuriyet İktisat Kongresi toplaması gerekmez mi?

Kemalizm ve Özalizm kendi iktisat kongrelerini toplayarak kuruldular.

Demokratik Ulus’un da kendi kongresini toplayarak yola çıkması gerekmez mi?

Bütün dikkatleri üzerine toplayacak, bütün muhalif iktisatçıları biraraya getirip birlikte düşünmelerini sağlayacak, ortak noktaları tezleştirecek/programlaştıracak bir kongre.

Partiler üstü bir ilgiyi toplamaz mı?

Bu kongrenin çıktıları ülkenin kılcallarında bir çok insanın gündelik ilişkilerine sızmaz mı?

Bu çıktılarla inisiyatifler oluşmaz mı?

Eskiden listenin başına yazdığım ama artık listenin ikinci sırasında olan, en az ekonomi kadar Saray ittifakının aşil topuğu Eğitim.

En az ekonomi kadar kapsayıcı, partiler üstü bir sorun.

Saray ittifakı bu konuda büyük bir hezimet yaşıyor. Ona oy verenlerin tümünün çocuklarının geleceği kararmış durumda ve herkes bunun farkında.

HDP’nin kendi bünyesindeki eğitimcilerle başlayıp, bünyesinde olmayan tüm demokrat, modern, seküler eğitimcileri toplayacağı bir Demokratik Cumhuriyet eğitim çalıştayı organize etmesi, gündem belirlemesi gerekmez mi?

Demokratik Cumhuriyette, yeni yaşamda nasıl bir eğitim olacak, Ayşe teyzeye anlatmanın tam zamanı değil mi?

Doğrudan siyasi sokak eylemlerine katılmaktan çekinen yüzbinlerce veli böyle çok meşru ve hakiki bir sorun çevresinde öyle ya da böyle hareketlenmez mi?

Ülkenin kılcallarına sızmaz mı bu bilgi ve öneriler?

Önümüzdeki 7 ay sadece yerel seçim kampanyasıyla mı idare edeceğiz?

Önerileri çoğaltmayacağım, sizler aklınıza yatarsa çoğaltırsınız zaten.

Her iki alanla sınırlı bile kalsa, 6 ay-bir yıl sürecek kılcallara yayılacak kampanyalar, bu kampanyaların belirli evrelerinde çıktı olarak planlanmış yerel ve genel miting ve salon etkinlikleri ile kitleleri somut alternatif ofansif bir sürece yönlendirme şansımız az mıdır?

Alan mücadelesi ayrıca HDP bileşenlerinin kaynaşmasında çok önemli katkı sağlar.

Alanların çoğalması yeni yükler getirmez, tersine partinin şu anki piramidal, klasik örgütlenmesinin üzerinden çok ciddi yükler alır.

 

Strateji ve söylem

Söylemimiz, stratejimizin süzülmüş, çalışılmış, dil birliği kurulmuş en yalın, en kapsayıcı ifadesi olmak durumunda değil mi?

O zaman HDP sözcülerinden, “Ortak ortadoğu evi, demokratik konfederalizm” genel hedefini de Demokratik Cumhuriyet alternatif hedefini de sıkça ve güçlü biçimde duymamız gerekmez mi?

İsyan hakkı ve özsavunmanın meşruiyetini HDP “seçmenine” sık sık hatırlatmak önemli değil mi?

Bu gece Medya Haber’de ilk kez dinleme fırsatı bulduğum ve tanıdığıma çok memnun olduğum Hişyar Özsoy çok güzel anlattı bütün bu meseleleri.

Ülke çapında yerel seçim stratejisi noktasında da “hadi inşallah” diyeceğim ipuçları verdi.

Onda tanık olduğum öz güven, sukunet, yalın ve kapsayıcı tasvirler az ya  da çok partinin dilbirliğinin çerçevesi olur, dilerim. Bütün sözcülerimiz kültürel donanım ve hitabet bakımından bunu başarabilecek nitelikte.

Böylece seriyi tamamlamış oluyorum.

Elbette fikri takibimi sürdürmeye çalışacağım.

Öneri ve eleştirilerim en doğru fikirler olmayabilir, ama en azından yeni ve daha iyi fikirleri çağıracağını umuyorum.

Çünkü HDK/HDP hepimizin geleceği.

 

 

 

 

 

 


Mezopotamya Ajans / kültür sanat

2 Eylül 2018

img

ADANA – Kuzey Suriyeli kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadeleyi “Jiyan’ın Hikayesi” filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, çekimler esnasında önce kendi ön yargılarının altüst olduğunu ifade etti. Ünal, tanık olduğu kadın devrimini “Erkekler tek cephede savaşıyor. Kadınlar iki cephede” sözleriyle anlattı.
Güneydoğu’da çocuk olmayı anlatan “Küçük Kara Balıklar”ın 5 yönetmeninden biri olmasının yanı sıra imza attığı “Esrarlı Gözler” ve “Saklı Hayatlar” filmleriyle tanınan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, son filmi “Jiyan’ın Hikayesi” ile kamerasını Kobanê’de DAİŞ’e ilk yenilgiyi yaşatan kadın savaşçılara çevirdi. Kasım 2014’te bölgeye giden yönetmen Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cezire ve Afrin’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi.
Yönetmeni Ünal ile çekimleri Ağustos 2015’e kadar süren filmi, “Jiyan’ın Hikayesi”ni konuştuk.
Öncelikle sizi ‘Jiyan’ın Hikayesi’ filmini çekmeye iten şey neydi? 
Geçmişte Kürt dostlarıma “Batı ile bir köprü arıyorsanız kadınlardır, ama bunun belgeselini yapın” diye defalarca ricada bulunmuştum. 2014’e geldiğimizde malum DAİŞ kabusu başladı. Kulağımıza “Rojava Kadın Devrimi” cümlesi çalınmaya başladı. Merakım iyice yükselmişti. Tam o günlerde bir de elime Rojava Anayasası’nın Türkçe metni geçti. Metin karşısında şapkam uçtu. Ben arada ne kaçırmıştım? Stalinist bir gelenekten böyle bir anayasa nasıl ortaya çıkmıştı? İki ihtimal vardı, ya bu bir vitrindi ya da gerçekten tarihin ilk kadın devrimi ile yüz yüzeydik. O dönem bağımsız filmlerimizi üretmek için 2010’da kurduğumuz Drama İstanbul Film Atölyesi’nde güzel bir ekip oluşmuş, üçüncü projemize hazırlanıyorduk. Ben herkesi yüzüstü bırakıp, Rojava’ya gitmeye karar verdim. Aralık 2014’te de Rojava toprağına ayağımı basmıştım. Devlet geçişlerimize yasal olarak izin vermiyordu. Ben de sınır tanımayan devrimcilerle, bütün sınırları zevkle ihlal ettim.
Dünyanın da gündemine oturan noktalardan biri olan DAİŞ’e karşı savaşan kadınlara kameranızı çevirdiniz. Burada sizi en çok etkileyen ve şaşırtan neydi?
Şehirde bile depresyondaki insan, suyla çok daha az temas eder, kendine bakmaz. Onlarsa cehennemin ön cephesinde tam tersi bir ruh hali içindeydi
Biliyorsunuz sinema yolculuğumun tamamı, son iki film hariç, konulu filmlerle biçimlendi. O yıllarda bir senaryoda savaşçı bir militan yazmaya kalksam, mutlaka travmatik az ya da çok vahşileşmiş bir karakter geliştirirdim. Kadınlar önce bu ön yargımı altüst etti. 7 ay boyunca hep cephelerde, kadın taburlarında geçen yolculuğum süresince kadınların yaşama sevinci, mücadele azmiyle dolu oluşuna tanık oldum. Üstelik daha şaşırtıcı olanı, o yokluk, yoksulluk içinde, mazotlu jeneratörlerle elektrik ve suyun güçlükle temin edilebildiği bir ortamda, kadınların tırnak uçlarına varan temizliği ve bakımlılığı daha da şaşırttı. Şehirde bile depresyondaki insan, suyla çok daha az temas eder, kendine bakmaz. Onlarsa cehennemin ön cephesinde tam tersi bir ruh hali içindeydi. Örnek çok ama yerimiz dar…
 Kuzey Suriye’de kurulan sistem, birçok kesim tarafından “Kadın Devrimi” olarak tanımlanıyor. Bölgedeki kadınların yaşamına dair ne tür değişiklikler gözlemlediniz?
Bundan on yıl sonra Rojava için tarihçiler ne yazacak emin olamam. Emin olduğum tek konu kadınların erkek egemenliğinin belini kırmış olduğudur. Erkek egemenliği, bütün sınıf çelişkilerinden daha eski ve kadim bir sınıf çatışmasının sebebi. Özellikle Ortadoğu’da bu çok derin, koyu… Erkekler tek cephede savaşıyor. Kadınlar iki cephede. Kadınlar bir yandan kapitalizme karşı omuz omuza savaştıkları erkeklerin egemenliğine karşı mücadele veriyor, öbür yandan emperyal güçlerin devrime yönelttiği çok yönlü kumpas ve şiddetle mücadele ediyor. Düşünsenize devrim saflarında erkek egemenliği Truva atı değil de nedir? Buna rağmen kadınlar çok zarifler erkek yoldaşlarına, ama tavizsizler. Bugün erkek tavrına karşı tartıştığın yoldaşın yarın yanı başında ölüyor bir taraftan da. Bu iklimi dokunmadan anlamak imkansız. Savunma Bakanı, ‘Savaş herkesi vahşileştirir, eğer YPJ olmasa askeriyemiz savaşta vahşileşebilirdi’ cümlesini kurabiliyor.
“Rojava Devrimi” hedeflerinin birçoğu inşa halinde ama kadınlar komutayı ele almış, bu çok net görünüyor. Her alanda son sözü söylüyorlar desek yanlış olmaz. Kadın bakanlığı, o zamanki adıyla Yekitiya Star ve YPJ bu alandaki en stratejik kurumlar.
 7 ay boyunca Kuzey Suriye kentlerinde bulunup, çekim yaptınız. Orada nasıl bir yaşam örülmek isteniyor?
Sayın Öcalan’ın kendisi hapiste, fikirleri iktidarda. Sosyalizm tarihinde bu da bir ilk sanırım. Sürdürülen inşanın perspektifi “demokratik modernite”. Adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, ekolojist, cinsiyet özgürlükçü ilkeler her uygulamaya karakterini kazandırıyor. Ben oradayken yerel komünler ve meclisler yeni kuruluyordu. Geçtiğimiz yıl Kuzey Federasyonu seçimler yaptı ve 6 bin küsur köy ve mahalle meclisi seçimle göreve başladı. Kendi kendine yeten bir ekonomi kurmayı kısmen başardılar.Erkeklerin binlerce yıllık hak saydığı bir sürü geleneğe karşı çok net yasal engeller getirdiler. Kadın Bakanlığı, sistematik olarak erkeklere cinsiyetçilikle ilgili seminerler veriyor. Asayiş genel yönetiminde kadınlar çok etkin ve zihinleri çok açık. Ben ilk defa halkın dost olarak baktığı bir güvenlik gördüm.
 Peki, filmi çekerken karşılaştığınız zorluklar neler oldu?
Her filmin en zor yeri para bulmaktır. Ama ben bütün filmlerime hiç zorlanmadan para buldum. Bu da öyle oldu. Jenerikte de adını sakladığım yatırımcı ve ortaklarım projeyi çok beğendi ve inandılar. Çok hızlı para sorununu çözdüm. Rojava yönetimine Türkiye’de beni çok iyi tanıyan onların da çok iyi tanıdığı dostlarca tanıtıldım. Kendimi tanıtma sorunum da olmadı. Ancak sınır geçişleri beni bitirdi. 9 teşebbüs 6 başarılı sonuç. Yat, kalk, koş, tekrar yat… Haydi fark ettiler kaç, silah sesleri, acaba havaya mı üzerimize mi atıyor Türk devriyesi?
60 yaşındayım, 2010’da bypass oldum, 5 damarım değişti ve 110 kiloydum. Ekipmanım da 30 kilo ve tek başımayım. Bu sınır geçişleri bir kara komedi filmi olur çok rahatça. Çekim sürecinde Yekîtiya Star ve YPJ, bana VİP muamelesi yaptılar. Amatör de olsa ekip, flaşım, konaklama bütün sorunlarım çözüldü. Biliyorsunuz, normal hayatta kendi yiyemediklerini size sunarlar, misafir olmaya görün.
Filminizle izleyicilerin dikkatini özellikle nereye çekmeye çalıştınız?

 Önceden seküler, güzel savaşçı kızlar diye bakıyorduk. Şimdi meselenin silah olmadığını, gerçekten feminist bir devrim süreci yaşadıklarını düşünüyoruz diyorlar. Hatta bunu biz de burada yapmalıyız diyen kadınlar oldu

Belgesel sinema kurmacadan çok önemli farklara sahip. En önemlisi de her şeyi kurup, oturamıyorsun. Hazırlık bir öğrenme süreci, çekim bir başka öğrenme süreci, kurgu başka bir öğrenme süreciymiş. Kurmacanın birçok konforuna sahip değilsiniz. Hem bir de benim gibi hiç bir ön hazırlık yapamadan çekime başlarsanız, çekimler müthiş bir anlama, öğrenme sürecine dönüyor. Oradayken üstelik her gün bir şeye şaşırıyordum, olumlu anlamda. Döndüğümde bir yıl 150 saate yakın görüntü ve arşivi sindirmem gerekti ve tek sorumluluğumu olup biteni sindirip, abartmadan, eksiltmeden çarpıtmadan aktarabilmekti. Geldiğim noktada bunu büyük ölçüde başardığımı düşünüyorum. Hem Rojavalı kadınlar, hem Türkiyeli dostlarım, hem de Yunanlı solcular filme umduğumuz üzerinde beğeni sundular.
Örneğin Yunanistan’da film sonrası söyleşilerde hep soruyorum, önceden nasıl biliyordunuz şimdi nasıl? Aldığım yanıtlar mutluluk verici. “Önceden seküler, güzel savaşçı kızlar diye bakıyorduk. Şimdi meselenin silah olmadığını, gerçekten feminist bir devrim süreci yaşadıklarını düşünüyoruz” diyorlar. Hatta bunu “biz de burada yapmalıyız” diyen kadınlar oldu.
Çektiğiniz filmin şimdiye değin nerelerde gösterimi yapıldı. Nasıl tepkiler aldınız? 
Filmin dünya premiyerini 8 Mart’ta Afrin’de yapmayı planlamıştım. Ama Afrin işgali ve Ortadoğu koşulları gitmeme elvermedi. Selanik’te kendi girişimimle bir gösterim yaptım. Arkasından Yunanlı demokratlar ve solculardan filmin çevresinde şahane bir dayanışma ağı oluştu. Yunanca alt yazısını yaptılar. Dört gösterim daha gerçekleşti. Sonra yaz geldi zaten. Sonbahar’da gösterimler sürecek. Öte yandan bir Avrupa turnesi planlıyorum. Biliyorsunuz dünyada bizim gibi filmler için teatrical iki ana mecra var.
Butik/art house ve ana akım popülist olan. Her ikisi de kültür endüstrisinin tekelinde. Oysa siyasette olduğu gibi bu alanda da bir üçüncü yola ihtiyacımız var. Batılı sendikalar ve NGO’lar (Non-Governmental Organization – Sivil Toıplum Kuruluşları) üzerinden alternatif bir dağıtım ağının da taslağını yaratma tasarısı üzerinde çalışıyorum. Benzer filmlerin kullanabileceği kalıcı bir model. Bunun için yatırımcılarla görüşmelerim ancak bir noktaya vardı. Çok yeni planlama görüşmelerine başladık. Önümüzdeki sonbahar ve kış sezonuna gerçekleştirme hedefiyle çalışıyoruz.
Son olarak Türkiye’de sanat ve sanatçıların resmini çektiğimizde ne durumdayız?  

Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan kadim toplumların -Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap, Fars- entellektüel birikimleri de soykırımlarla yok edildi. Bu nedenle bizler birçok coğrafyaya göre çok daha geri, köksüz bir yerden yolculuğa başladık

Beter durumdayız. İlk olarak, ‘Sanat nedir?’ sorusunun anlamı kültür endüstrisince büyük ölçüde dejenere edildi. Sibel Can’ın bile sanatçı kategorisine kabul edildiği bir ülkedeyiz. Ama bu Batı’da da böyle, herkesin kendi Sibel Can’ları var. Oysa bilim, sanat ve felsefe insanlık tarihinde ilk boy gösterdikleri andan itibaren aynı amaca farklı yollardan ulaşmak istedi: İnsan kimdir? Hayatın anlamı nedir? Bilim ve felsefeden farklı olarak sanat hiçbir zaman bunun cevabını vermeyi temel görev saymadı. Sanat hep anlamı sorguladı, sorgularken de anlam üretti. İnsana dair, hayata dair en güçlü soruları sordu, ezberleri yıktı.
Bu nedenle sanat hep geniş anlamıyla politik ve poetik oldu. Kapitalist modernite sanatı iki koldan zehirledi. Birini siyaset aracılığıyla yaptı, diğerini para aracılığıyla. Siyaset sanatı araçlaştırdı, propagandaya dönüştürdü. Ulus devlet ve milliyetçilik bir yandan, karşısında da pozitivist sol birlikte sanata büyük zarar verdiler.
Ticaret ise, sanatı kar amaçlı yeniden tanımladı. Basit bir eğlence aracına indirgedi. Tıpkı bilimin insan için olmaktan çıkarılıp, teknoloji üzerinden endüstrinin hizmetine koşulması gibi. Üstelik Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan kadim toplumların -Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Kürt, Arap, Fars- entellektüel birikimleri de soykırımlarla yok edildi. Bu nedenle bizler birçok coğrafyaya göre çok daha geri, köksüz bir yerden yolculuğa başladık.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tarihi sanata ve sanatçıya saldırıyla geçmiştir. Ardından kültür endüstrisi ve tüketim toplumu kuşatması. Üzerinde konuşulmaya değer çok az şeyimiz var bu nedenle. Sanat alanına büyük ölçüde sinizm egemen; alay ve kaçış sanatı.
MA / Hamdullah Kesen

A. Halûk Ünal

 

HDP’nin masaya yatırması ve özeleştiri süzgecinden geçirmesi gereken hususları sıralamayı sürdürüyorum.

Birinci yazıda ilan edilen “strateji metinlerinin” muğlak, anlaşılmaz niteliğini tartıştım. Bir başka deyişle ne yazık ki HDP’nin strateji olarak anlayacağımız bir yol haritası olmadığını eleştirdim.

İkinci yazıda “parti içi demokrasi”nin strateji bahsindeki önemini tartıştım. HDP’nin hem klasik bir parti formu olması hem de “bileşen hukuku” nedeniyle sol tarihimizin en merkeziyetçi partisi oluşunu eleştirdim.

Üçüncü yazıda ise, amaç araç ilişkisini tartıştım. Sayın Öcalan’ın Türkiye soluna sunduğu ve üzerinde mutabık olunan orjinal projenin “kongre siyaseti” HDK olduğunu ve bu asli aracın kullanılamaz hale getirildiğini tartıştım.

Amaca uygun olmayan araçlarla çok başarılı stratejiler üretseniz bile – ki üretemiyoruz- aracın yarattığı defektler nedeniyle uygulanamayacağını biliyoruz. Bu çağda nalbant kerpeteniyle diş çekilmez.

Hatırlayalım; HDP,  Barış ve Demokrasi PartisiDevrimci Sosyalist İşçi PartisiEmek PartisiEzilenlerin Sosyalist PartisiSosyalist Demokrasi PartisiSosyalist Yeniden Kuruluş PartisiYeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi sol partilerin yanı sıra bazı sol gruplar, feminist hareket, LGBT dernekleri, sendikalar ile AleviErmeni ve Pomakları temsil eden etnik girişimlerin dahil olduğu Halkların Demokratik Kongresi (HDK) oluşumunun partileşme kararı almasıyla ortaya çıktı.

O dönemde Yavuz Önen başta olmak üzere bir çok temsilcinin vurguladığı gibi, “HDK’ya bir alternatif olarak düşünülmemiş, seçimlere katılmak ve parlemento kanadını oluşturmak üzere” planlanmıştı.

Bir önceki bölümde anlattığım gibi böyle olmadı ve resmen HDK’nın alternatifine dönüştü.

Kurucu “bileşenler” ile organik bağı olmayan milyonlarca solcu da, partinin – yöneticilerin çok sevdiği ve sık kullandığı deyimle- “tabanı” haline dönüştü(k).

6 milyon oy ve aileleriyle 20 milyona yakın insandan söz ediyoruz.

Bu topluluğun çok büyük çoğunluğunu KÖH kitlesi oluşturuyor. Bu kitlenin örgütlülük ve davalarına bağlılık derecesinin ne kadar yüksek olduğunu ölçmek için yalnızca Amed mitingine yapılan bombalı saldırı sırasındaki kitle refleksleri bile yeter. Kaldı ki, KÖH medyasını bile izlesek, Kürt halkının her gün onlarca olumlu örnek yaratarak yaşadığını görebiliriz.

Üstelik Fırat’ın doğusunda potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu. Bizler Fırat’ın batısında son iki yılda devlet zulmünün ulaştığı nitelik karşısında büyük bir feveran içindeyiz. Kürt halkı kendi vatanında sömürgeci işgal güçlerinin –bırakın bir kaç yüzyılı- yalnızca son 40 yıldır yaşattığı zulmü hayal edebilecek eşiğe hala gelmedik.

Batı’da ise HDP kitlesinin partiye katılım kanalları esas olarak “Türk” sol örgütleri. Kısmen meslek örgütleri ve sendikalar.

Bu da demek oluyor ki, parti batıda “türk” kitlesiyle büyük ölçüde seçimden seçime ilişki kuruyor. Çünkü batıdaki HDP oylarının büyük çoğunluğu bağımsız solcu ve demokratlardan geliyor.

Peki partinin kuruluşundan bu yana batıdaki bu büyük bağımsız kitleyi örgütlü bir iradeye dönüştürmek için ne yapılabildi?

Bence yanıt, büyük bir hiç.

Çünkü bu coğrafyada yüzbinlerce bağımsız HDP seçmenini örgütlemenin HDP formundaki tek yolu ilçe örgütü merkezli yerel çalışmalar.

Bu noktada tıpkı ÖDP’de olduğu gibi bizler bulunduğumuz alanda hangi bileşen güçlüyse onun dili, söylemi, tarzıyla muhatabız.

Yani aslında muhatap olduğumuz bir parti yok, birden çok farklı parti var.

Kota gereği her il, ilçe yönetimi genel merkez gibi bu partiler arasında eşit dağılımla paylaşılmış durumda.

Buradan ortak bir kitle çizgisi üretilmesi, ortak bir kadro politikasının varolmasını umabilir miyiz?

Peki partinin bizlere batı’ya dönük politikası ne oldu?

Yalnızca 6 milyon seçmeni bile baz alsak, Türk solunun hiç bir zaman bir arada görmediği, böyle bir kitleselliğin güçlü, yerel bir örgütsel yapıya kavuşması, yüzbinlerce bağımsızın örgütlü bir güce dönüşmesi. Birikim ve zekalarını harekete katmaya başlaması bile siyasette devasa sonuç farkları yaratabilirdi.

Milletvekillerinin ortak bir kitle çizgisi, ortak bir kadro politikası çerçevesinde her hafta seçim bölgelerinde arı gibi çalışması beklenirken, 4 yıl içinde ben kendi payıma bir tek toplantı hatırlamıyorum.

Vekillerin kendilerine bu yetkiyi veren gerçek “patron” olarak, hesap vermekle yükümlü olduğu seçmeni görmesi gerekmez miydi?

Görmediler. Çünkü “batıda” gerçeğimiz böyle değil. Gerçek “patron”; “bileşenler hukuku”. Bizler de bu hukukun “tabanı”yız.

Med Cezir

Son dört yıl içinde HDP kitlesini belirleyen iki önemli süreç içinden geçtik.

Bunlardan biri hemen her yıl yaşadığımız bir veya iki seçim, diğeri ise öz yönetim direnişleridir.

Sürekli zafer vaadedilen ve sürekli yenilgi ve hayal kırıklığı ile biten seçim ve referandumlar. “Batıda” ve Doğuda kitlesel olarak hareketin yükseldiği, tırmanışa geçtiği ve yaygınlaştığı referandumlar ve seçimler sürecinde, 2014’de yakaladığımız rüzgarı bir daha yakalayamadık.

Son üç yıl kazandığımız mevziyi korumakla geçti. Elbette siyasette bu da bir başarıdır. Hele gelişen ve kurumsallaşan faşizm karşısında önemli bir başarıdır.

Peki bu “başarı”nın niteliğini belirlerken mukayeseyi nerden yapıyoruz?

Zaten bundan daha iyisi başarılamazdı diye mi düşünüyoruz?

Bu durumda HDP nin bir savunma mevzisi olduğunu, büyümek, kültürel ve siyasi hegemonya kurmak, toplumun çoğunluğunu kazanmak için değil, eldekini korumak için kurulduğunu mu kabul ediyoruz?

Eğer böyle bir kabul varsa, zımnen stratejimiz de savunma üzerine kurulu demektir.

Yok HDP yanlış bir araç da olsa “iktidar” hedefli birz kuruluş ise; ciddi bir özeleştiri konusu daha önümüzde duruyor anlamına gelmez mi?

Üstelik, artık suların geri çekilme dönemine girdik.

Batıya egemen olmuş korku ve çekingenlik, ne yapacağını bilememe hali çok yaygın.

Üstelik başta CHP olmak üzere HDP de dahil (bir oyluk canları var, biz kazanacağız) muhalefetin son derece yanlış, 25 Haziranı hiç hesaplamayan kitle pedagojisi, bu ruh haline önemli bir katkı yaptı.

Faşizm kurumlaştıkça, kitlesel çekilme hız kazanır, tecrübeyle sabittir.

Devlet de güçlendikçe geçmişte tasfiye etmeye gücü yetmediği mevzilere yeniden saldırır. En son cumartesi annelerinde gördüğümüz gibi bizi bütün mevzilerden söküp atmak için ellerinden geleni yaparlar.

Siyasi irade ne kadar güçlü olursa olsun, med cezir süreçlerini belirleyemez. Sadece etki derecesini tartışabiliriz.

Öz yönetim ve “yerellerden iktidarı kuşatmak”

Bu durumda “yerellerden iktidarı kuşatmak” cümlesini nasıl anlamalıyız?

Biliyoruz ki bu ülkede yerellerden iktidarı kuşatmak cümlesinin anlamlı olabileceği asli coğrafya Kürdistandır.

Aslında bu siyaset KÖH’nin nin kuruluşundan bu yana gündemde.

Silahlı isyana parelel, sivil serhıldanlarla hareketin geldiği noktanın ölçütlerinden biri mitingler, newrozlar ve sandıktan çıkan oy sayıları, kazanılmış yerel idareler.

Bu da gösteriyor ki, Kürdistan’da potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu.

Yalnızca “Kopehhag kriterleri” bile geçerli olsa, seçilmiş valiler, Kürtlerin belirlediği ve yönettiği asayiş ve yerel ekonomi, kuşatmanın çok önemli mevzileri olmaya aday.

Oysa sömürgeci devlet buna izin vermemek için 40 yıldır Kürdistan’da büyük bir tasfiye, kıyım ve yoketme politikası uyguluyor.

KÖH – nasıl başladığından bağımsız olarak – öz yönetim direnişlerinde ikili iktidar potansiyelini fiilen test etmiş oldu. Ve ciddi bedeller ödeyerek geri çekilmek zorunda kaldı.

Ardından gelen seçimlerde ise kitle, gerek newrozlarda gerek seçim mitinglerinde gerekse sandıkta harekete olan çok yüksek desteğini teyit ederek, bu sürecin kendisi için bir yenilgi sayılmayacağını, veya yenilgiyi meşru gördüğünü ilan etmiş oldu.

Bütün bu deneyimin ışığında “yerelden kuşatmak” nasıl okunacak?

İnsan ister istemez, “yerel iktidarları” gasp edilmiş şehirlerde, önce yerel faşist iktidarın kuşatılmasını düşünüyor. Böyle bir sivil kuşatma olmaksızın, yereli “ele geçirmek” ve merkezi kuşatmanın mümkün olmayacağı açık.

Yerel mevzileri geri almak için yine yalnızca sandıktan mı umut bekleyeceğiz?

Kaldı ki çok yeni bir yasayla seçilmiş yerel yöneticilerin sarayın izni olmadan tek bir kuruş dahi harcamasının önü kesildi. İdari mekanizmanın kısmi özerkliği de sıfırlandı.

Demek ki yerellerden kuşatmayı sağlayacak araçlar, T.C. idaresinin araçları anlamına gelmeyecek.

Halkın öz iradesini temsil eden güçlü yerel araçlara ihtiyaç olduğu açık. Zaten bizler de tarihen iktidar meselesini böyle biliyoruz.

Peki bıraktım merkezi resmi iktidarı kuşatmayı, yerel resmi iktidarla mücadelede ne tür çalışmalar yapacağız?

Mesela, kayyımla gaspedilmiş her yerel yönetime karşı bir gölge yönetim mi açıklanacak?

Kayyımın her uygulaması sistematik teşhir mi edilecek?

Örneğin Amed’de ulaşımın ücretsiz olması gibi bir başlık seçip, 6 ay, bir yıl sürecek bir sivil kampanya ile bu hedefe mi ulaşılacak?

Kısacası slogan kulakta hoş bir sada yaratsa da üzerine düşünmeye başlayınca, üzerinde yeterince düşünülmemiş olduğunu farketmek mümkün.

Aslında buraya kadar anlattıklarım, aslında en temel stratejik gerilimi yeniden anımsatıyor. Gördüğünüz gibi Kürdistan coğrafyası ile, fıratın batısı arasında stratejik hedefler bakımından ciddi farklar var.

Yerellerden merkezi kuşatmak cümlesi, artık Kürdistan için bile gözden geçirilmeye muhtaçken,  iki coğrafyayı senkronize edebilecek bir önerme niteliği hiç taşımıyor.

(devam edecek)