A. Halûk Ünal

HDP’nin siyasi stratejisi konusunu anlamaya çalıştığım yazıları sürdürmeyi düşünürken kriz, beklendiği gibi patladı.

Ben de yazı silsilemi biraz değiştirip, bu kısa yazıyla çok önemli bulduğum bir öneriyi paylaşmak istiyorum.

Olup bitenlerin resmini çekmekle zaman kaybetmeyeceğim.

Tarihimizin en büyük iktisadi (siyasi ve sosyal) krizi içindeyiz ve sonuçları nereye varacak, kimse öngöremiyor.

Serbest düşüş sürüyor, dip nerde henüz bilmiyoruz.

Peki bizler ne yapacağız; zenginin daha zengin yoksulun daha yoksullaşacağı bu kaotik süreci siyaseten nasıl yanıtlayacağız?

Çok moda olduğu gibi sinizmin tipik belirtilerinden asabı bozuk bir alaycılığı mı paylaşacağız?

Orta sınıf solculuğunun yaptığı gibi iktidara akıl mı vereceğiz?

Ya da CHP yöneticileri gibi “Erdoğan gitsin herşey düzelir” yalanına kendimizi inandırmaya mı çalışacağız?

Türkiye’nin tek ve hakiki ana muhalefet potansiyelini barındıran HDP’nin yeni parti sözcüsü Saruhan Oluç, yetkili kurul toplantıları silsilesi sonunda yaptığı basın toplantısında bir strateji ilanı intiba yaratan, “yerellerden iktidarı kuşatma” yönünde bir cümle kurmuştu.

Bütün imkanlarımla bunun ne anlama geldiğini açıklayabilecek bir karar metni, bir parti genelgesi vb. arasam da bulamadığım için, doğrulatamadığım bir bilgi üzerine yorum yapmayı – HDP bizi aydınlatıncaya kadar- şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Kırlardan şehirleri kuşatmayı, ya da Gramchigil hegemonik kuşatmayı biliyoruz ama yerellerden iktidarı kuşatmanın anlamını anlamaya muhtacız.

Oluç’un açıklamalarındaki diğer yaklaşım ve kavramların bulanıklığı ve anlaşılmazlığı hakkında da blogumda  yazmıştım.

Bu nedenle rahatlıkla ve üzülerek söylemeliyim ki, HDP’nin anlaşılabilir, paylaşılabilir, dil birliği ve eylem birliği sağlama yeteneğinde bir strateji metnine henüz sahip değiliz.

Bu durumda; partimizin onursal başkanı sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün Express dergisinin Temmuz sayısındaki söyleşisinde “ofansif siyaset”olarak adlandırdığı öneriyle; bununla bakışan sevgili Demirtaş’ın ANF’de yayınladığı yazıdakiyaklaşımı yaygınlaştırmakta yarar var. (ulaşım kolaylığı için yazının iktibas edilmiş bir kopyasını paylaştım)

Bu tartışmayı önemseyen her kes için iki önemli tartışma çerçevesi.

Parti kurulları hiç bir atıf yapmadığı için her ikisini de kişisel yaklaşımlar olarak kabul etmek zorundayım. Zaten Demirtaş, bunu özellikle de vurgulamış.

Ben de kendi önerimi her iki metnin buluştuğu “ofansif siyaset” cümlesine yaslanarak derinleştirmeye çalışacağım.

Son seçim süreci bir kez daha kanıtladı ki, siyasal demokrasi merkezli birlik çabalarının faşizmin kurumlaşmasını durduracak nitelikte kitlesel sonuçlar üretmesi mümkün değil.

Demokrasi cephesi kavramının altını siyasal olan kadar, iktisadi ve sosyal olanla doldurmadıkça toplumun AKP’yi destekleyen yarısını etkilemek şimdilik imkansız görünüyor.

Onları etkilemedikçe de emekçi sınıfların birliğini yaratmakta yetersiz olacağımız açık.

Bu, Dünya’da da böyle. Toplumlar, emekçi sınıflar iş, aş, konut, ulaşım, sağlık, eğitim vb. konuları, siyasal demokrasi meselesinden çok daha hassasiyetle önceliyor.

Ufkunun kapitalizm ötesi olduğunu iddia eden herkesin kapitalizmin bu alanlardaki uygulamalarına alternatif bir toplumsal kurgu önermesi, burjuva partilerinin her önerisine sosyalist perspektiften bir alternatif sunması solun temel siyaset yapma biçimi olması gerekmez mi?

Ama solun son 50 yılına bakın. Sloganlar ve soyut, probagandif cümleler, bazı teorik metinler dışında bu türden hiç bir çalışma ortada yok.

HDP son seçimde bu konuda çok önemli bir adım attı ve Kürt sorunu, kadın özgürlüğü ve kısmen ekonomi alanında beyannameler yayınladı.

Her ne kadar bu beyannameler, özellikle de ekonomi başlıklı olanı, seçim kampanyasının merkezine yerleşmediyse de, ortaya çıkmaları bile, son dört yıldır yaza yaza dilimizde tüy biten bir tarza geçişin müjdesi gibiydi.

Ofansif bir siyasetten bahsedeceksek, her alanda alternatif hikayelerimizi, kurgularımızı kitlelere ulaştırmaktan, “başka türlü bir ülke”nin mümkün olduğunu kanıtlamaktan söz ediyoruz demektir.

Gerek içinde bulunduğumuz kriz gerek toplumun genel alışkanlığı ve insan tekinin doğası gereği siyasetin merkezine yine ekonomi yerleşmiş durumda.

(Kürt halk önderi Öcalan da, sayısız kez iki önemli kongre talebinde bulunmuştu. Biri Demokratik İktisat kongresi, diğeri ise demokratik islam kongresi)

Şimdi hem gündemi belirlemek, hem de ciddi bir alternatif çıkış yapmak için, demokratik iktisat kongresinin tam zamanı.

Ülkede veya ülke dışında yaşayan feminist, ekolojist, sosyalist, sosyal demokrat, Marksist, Apocu bütün iktisatçıların büyük bir kongrede bir araya gelmesi ve özel olarak Türkiye, genel olarak küresel kapitalizm ile ilgili radikal eleştirileri sergilemesi “ofansif bir siyaset” için çok önemli bir hamle değeri taşır.

Böyle bir kongreden elde edilecek iktisat programı Türkiye’de çok önemli siyasal bir koç başı rolü kazanabileceği gibi; Dünya solunda ciddi ses getirecek, “halk diplomasisi”ne önemli bir katkı sağlar.

Böylece – yine defalarca yazdığım gibi- Türkiye solu birlik arayışlarında başımıza bela olan “ideolojik birlik” arayışından kurtulup; programatik birlik arayışında çok önemli bir gelişme olur.

Böyle bir adım kaçınılmaz olarak CHP içinde ve dışındaki sol, demokrat Kemalistlere de güçlü bir çekim merkezi olma niteliğini taşır.

HDP, böyle bir çabaya öncülük edecek güç, ilişki kapasitesi ve söz ağırlığına sahiptir.

Bu ve benzeri hamleler “üçüncü yol” açmanın da zorunlu adımlarıdır, bence.

 

 

 


A. Halûk Ünal

 

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde astsubay eşi Nurcan Karakaya ve 11 aylık oğlu Mustafa Bedirhan, içinde bulundukları aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada hayatlarını kaybettiler ve malum tartışma yeniden alevlendi.

Fırsat bekleyen devletlilerin yanısıra, kendisine sosyalist, devrimci diyen bir çok kurum ve kişi kınama, lanetleme, ve eylemi sıfatlandırma yarışına girdi.

Eğer benim baktığım yerden bu tür olaylar karşısında takınılan tavır salt ahlaki bir mesele olarak kalsa, herkesin düşüncesi kendine diyip geçmek mümkündü.

Ancak eğer içinde bulunduğumuz açık (faşist) diktatörlük inşasının tamamlanma sürecinde, bu türden tartışmaların birer ideolojik hegemonya aracına dönüşmüş olduğunu unutmazsak, tartışmak da elzem oluyor.

Yani yaratılan gündem tamamiyle siyasi.

Çünkü bu tartışmalarda yeterince dikkat etmezsek, gerçekten vicdanlarının sesini dışa vuranlar bile, muhalefetin en temel değişim gücü olan “isyan hakkı”nın da dolaylı olarak mahkum edilmesine katkı vermeye başlıyor.

Bu özgül olaydan hareketle isyan hakkı, savaş, şiddet tartışmasının vazgeçilmez ve öncelenemez iki düzeyi; sebeb ve sonuç üzerine kendi pozisyonumu açıklamak istiyorum.  Bundan böyle de çok istisnai olaylar dışında bu tartışmayı arkada birakmak niyetindeyim.

Tartışmaya bir anımı paylaşarak başlamak, derdimin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

 

Öfkeyle merhamet, sebeble sonuç

Bir çoğunuz biliyor, bilmeyenler için tekrar edeyim. Rojava kadın devrimini anlamaya çalışan son filmim “Jiyan’ın Hikayesi” için 2014 Kasımından 2015 yılı temmuzuna kadar Rojava’da, her üç kantonda, kadın taburlarında yaşadım.

Kobane’de doğu cephesi komutanlığında bir gece… bir yandan yemeğin hazırlanması bekliyor bir yandan da taburdaki bir kaç erkekten biri olan Azadla sohbet ediyoruz.

Azad, sempatik, candan, şakalaşmayı seven bir genç. Benim meraklı sorularım nedeniyle savaş anıları anlatıyor.

Gözünüzün önüne yerle yeksan olmuş, taş üstünde taş kalmamış Kobane görüntülerini getirin. YPG/YPJ savaşçıları ile İD(İslam devleti) çeteleri bu mekanda mevzi tutuyor, mevzi değiştiriyor, pusu kuruyor, pusu bozuyor.

Bir an Azad, kendisini yıkıntıların arasına saklanmış yaralı bir çeteyle karşı karşıya buluyor.

Çeteci kendisini savunamayacak kadar yaralı, ama bilinci yerinde.

Azad “bir sigara yaktım, iki nefes çektim adama uzattım” diyor.

“Adam aldı iki nefes çekti. Sonra kurşunu bastım öldürdüm.”

Gülümsedi mi?

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Bir çok farklı komutana esirlere ilişkin tutumla ilgili sorduğum sorular ve aldığım yanıtlar zihnimde uçuşup duruyor.

O sırada yemek hazır diye sesleniyorlar, tek katlı üç odalı karargah binasının salonuna yer sofasının çevresine toplaşıyoruz.

Çay, yağda yumurta, beyaz peynir, zeytin, tandır ekmeği, domates ve taze yeşil soğandan oluşan yemek bitiyor; sigara ve çaylarımızı içiyoruz.

Dayanamayıp, aramızda çok sıcak bir dostluk kurulmuş olan komutanlardan Heval Çiçeğe, “geçenlerde ziyaret ettiğim kamplardan birinde bir arkadaş bana bir hikaye anlattı” diye başlayıp, az önce Azad’ın anlattığı hikayeyi masada herkesle paylaşıyorum.

“Bu arkadaşın yaptığına ne diyorsunuz?”

Hep bir ağızdan tepkiler dile getiriliyor. Çiçek bunun bir savaş suçu olduğunu, esirlere nasıl davranıldığını benim de gördüğümü hatırlatıyor.

Azadla göz göze geliyoruz, hatasının böyle tartışma konusu yapılmasından şaşkın, mahcup, adını saklı tutmamdan da memnun.

Yeni çaylar geliyor, savaşın insanları vahşileştirmesi, bu açıdan kadın ve erkek savaşçıların farkı üzerine çok ilginç bir sohbet başlıyor.

Bir süre sonra çayım, sigaram, bahçedeyim. Yanıma geliyor Azad.

“Kusura bakma sizi anlamak için mecburdum bu sorunun yanıtını almaya” diyorum.

Elini omuzuma koyuyor; “ mamoste – diyor- öfkeyle merhamet her zaman uzlaşmıyor” sonra bir sigara uzatıyor. Benimkini yere atıp onun ikram ettiğini yakıyorum.

 

Değerler mücadelesi

Ciddi ve içten her muhalefet hareketi bilir ki, temelimizde değerler mücadelesi var.

Değerleri temel almayan hiç bir siyaset tutarlı olamaz, alternatif yaratamaz. Giderek hasmına benzer.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. İsraile bakın. Yüzyıllarca her tür zulme uğramış, sonunda tarihin en büyük soykırımlarından birinin mağduru olmuş Yahudi toplumuyla İsrail devletini nasıl ilişkilendireceğiz? Hangisi sebeb hangisi sonuç?

Örnekleri sınırsız çoğaltabiliriz, ama hepsi bizi tek bir yere ulaştırır, “ahlaki politik bir toplum” yaratmak isteyenler için sebeb de çok önemli sonuç da…

Hiç biri diğerinin gölgesinde bırakılamaz; hiç biri tek başına ele alınıp üzerine zihniyet bina edilemez.

Merhameti öfkeye, isyanı merhamete kurban edemeyiz.

 

İsyan hakkı

İsyan hakkı, insanlığın en kadim, en kutsal haklarından biri.

Ezilmişlerin, dışlanmışların, horlanmışların biricik silahı.

O olmasaydı, tarih de olmazdı.

Bu nedenle hangi renk, hangi sıfatla olursa olsun bütün iktidarlar, devletler, muhalefetten korkar, nefret eder, isyan hakkını en büyük suç olarak tanımlar.

Bütün ulus devletlerin sözde topluma karşı yükümlü oldukları hizmetler içinde en başarılı oldukları alan, “güvenliktir.”

Mücavir toprakları içindeki her türden muhalefeti şeytanlaştırmak, psikolojik ve fiziki olarak en şedit biçimlerde tasfiye etmek için yapılandırılmıştır.

Bu kadar yoğun ve profesyonel bir şiddet örgütlenmesine karşı da öz savunma ve isyan hakkı kaçınılmaz olarak zorun farklı biçimleriyle buluşmak zorunda kalır.

Devletin psikolojik savaşı da isyan edenleri şeytanlaştırmak, kriminalize etmek üzerine kurulur.

Önce de söyledim, elbette sebeb de sonuç da birbirinden bağımsız olarak çok önemli.

Gezi isyanında sağlıklarını, bedensel bütünlüklerini ve yaşamlarını kaybedenler, gezi parkına polislerin canını yakmak için gelmemişti.

Kendi başlarına gelecekleri de – özellikle gençler- bir yere kadar tahmin edebilirlerdi.

Yerlerdeki parke taşlarını, sapanlarını kaldırdıkları andan itibaren de tarihi bir savaş kuralı onları da kuşattı : kurşun/taş adres sormaz.

O günlerde barikatların ardında veya yakınında duranlar, evlerinden barikatlardan aktarılan bilgileri paylaşanlar ne düşünüyordu?

Koşulsuz, şartsız şiddet karşıtlığıyla bizleri lanetliyor muydunuz? Potansiyel katiller miydik sizler için? Barikatları kurmak yanlış mıydı?

Burada uzun uzun son Kürt isyanının neden ve nasıl başladığını anlatmayacağım.

Dün polise taş atan bu gün dağda savaşan;  kendisini öldürmek, sömürgeci Türk devletinin işgalini sürdürmek için Gever’e gelmiş bir askerin karısını ve çocuğunu öldürme talihsizliğini yaşayan gençleri – eğer gerçekten o gençlerden biriyse tabi- yani Azadları anlamak için “Küçük Kara Balıklar”filmini izleyebilirsiniz.

Onlarla tanışmadan, ortadoğu gerçeğini iyi anlamadan bazı şeyleri anlamanın zorluğunu gidip görmeden ben de bilmiyordum.

Ama artık çok iyi biliyorum ki, Azadlar “milli davaları” için değil hepimiz için ölüyorlar. Sadece yaşamlarından değil “kutsal masumiyetlerinden” de vazgeçiyorlar. Çünkü öldürüyorlar.

Dilerim bunu göze alıp alamayacağınız kısa zamanda Erdoğan çetelerince sınanmasın.

Üzerine onlardan söz ederken hiç tereddüt etmeden “katil” terimini kullanabilen, kınamayla bile yetinmeyip lanetleyebilenler için de ölüyor ve öldürüyorlar.

O gençler, Azad’ın hatasını anladığında mahçup olacağı bir atmosferi yaratan, savaş esirlerine davranış konusunda 40 yıldır örnek gösterilen bir hareketin çocukları.

Cephelerin de ahlaki politik toplumun kuruluş pratiğinin farklı bir alanı olduğuna en sizler kadar inanıyorlar.

 

Beyaz Kuşatma

Bu kadar acul, bu kadar sabırsız, ölçüsüz ve acımasız sıfatlarla eleştiri furyasının önemli bir nedeni, beyaz orta sınıf solculuğunun kuşatmasıdır.

Bunun bir dış halkası da modern muhafazaklarlar da diyebileceğimiz Kemalistlerdir.

Devletin psikolojik harbi öyle bir psikolojik iklim yarattı ki, “terör” kavramı KÖH ile birlikte anılır hale geldi.

Beyaz orta sınıf solculuğu da bu dalgaya karşı bir dalgakıran örmeye yardımcı olacağına, neredeyse “ben onlardan değilim” bayrağı haline gelen “terörün her türlüsü” mottosunu sallayıp duruyor. Yani bindiği dalı kesiyor.

Sizlerin fikirlerinizi özgürce dile getirmesi için o çocuklar da ben de canımızı veririz. Ama böyle yaparak yarın yüzyüze kalacağınız devlet şiddetine karşı yalnızlığın mevzisini kazdığınızı hatırlatmak da görevimiz.

Ya da bizden başka bir bildiğiniz olmalı.

Özellikle HDP yönetiminin bu konularda çok daha dikkatli, çok daha özenli olması gerekir.

İma taşımayan samimi bir soru soruyorum? Yaptığınız açıklama metninin HDP’nin ta kendisi olan 6 milyon insanın nabzı olduğu kesin bilgi mi? Gerçekten böyle mi atıyor oylarımızın %90’ını aldığımız Kürt halkının nabzı?

Benim tanıdığım bir çok HDP linin nabzı böyle atmıyor.

Teşhis birliği olmadan mücadele birliği olmaz.

Bu gün Türk devleti ve onun güvenlik güçleri, onların beslemesi cihatçı çeteler ve benzerleri dışında bir terör odağı, ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da mevcuttur.

KÖH terör eylemi yapmaz. Özgürlükçü bir isyan hareketidir.

Bu tür elim kazaların sebebi savaş politikalarından vazgeçmeyen sömürgeci Türk devletidir.

KÖH savaşçılarının hatası olamaz mı? Elbette olabilir.

KÖH dediğimizde ne bir peri masalı, ne de dikensiz bir gül bahçesi anlıyoruz.

Onların bir hatası, ilkelerle çelişen bir pratiği olup olmadığını anlamak, varsa eleştirmek elbette herkesin hakkıdır.

Ama beyaz kuşatmadan, psikolojik harp söyleminden kendimizi ayırmak şartıyla.

Bunun için de bir kaç gün durup dinlemek, anlamak, klişe açıklamalardan uzak durmak gerekmez mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

HDP, parlemento grubu ve onu izleyen PM ve MYK toplantılarından sonra bir basın toplantısıyla yeni stratejisini açıkladı.

Ne yazık ki, yine gerekçesiz bir açıklama ile karşı karşıyayız.

Solun geleneğinde hem dilbirliği hem zihniyet birliği sağlamak için bu tür kararlar, anonim veya imzalı yazılarla gerekçelendirilirdi. HDP geleneğinde bu alışkanlık da yitirildi.

Bu nedenle son bir ay içinde Ayhan Bilgen ve Saruhan oluç’un açıklamalarından “yeni stratejiyi” deşifre etmeye çalışalım.

Sanırım iki başlık altında toparlayabiliriz.

Stratejinin ilk ve önemli maddesini Bilgen’den öğrendik. “HDP, Kürt sorununu artık farklı ele alacak; kimlik meselesiyle sınıf meselesini bir arada yorumlayacak.”

Diğer hedefi de Oluç’dan öğreniyoruz.

Seçtiğim üç paragraf stratejinin antagonistini, kurulan hikayenin aksını ve bu yolculuğun niteliğini özetliyor.

Seçimli bir otokrasi, seçimli bir hükümdarlık (abç)  inşa edilmek isteniyor. Bir tür anayasal diktatörlük(abç); keyfiliğe dayanan, hukukun üstünlüğünü çiğneyen, faşizmi kurumsallaştıran bir otoriter sistemle (abç) karşı karşıyayız. Bunun karşısında demokrasi talebini merkeze alan, iktisadi krizin faturasının emekçilere ödetilmesine müsade etmeyen, toplumu kutuplaştırıp böl yönet taktiğini boşa çıkaran, geniş bir siyasi ve toplumsal ittifaklar zinciri ile cevap vermek gerekiyor.

(…)

Yeni bir otoriter yeniden yapım süreci (abç)var. Bunu AKP-MHP Koalisyonu eliyle sürdürüyorlar. Demokratik toplumsal muhalefeti sürdürenler olarak, bizlerin de demokratik bir yeniden yapım sürecini tartışmamız gerekiyor. Bunu gerçekleştirme kararlılığında olmamız gerekiyor. Bizim toplumsal muhalefetin bütün yapılarına çağrımız ve teklifimiz budur: Demokratik bir yeniden yapım sürecini birlikte örgütleyelim. 

(…)

Bu bir geçiş sürecidir(abç). Bu geçiş sürecinde eşitlik, demokrasi ve barış mücadelesini yeniden güçlendirmek; barış, ekmek ve adalet mücadelesi yolunu yeniden büyütmek atılması gereken en önemli adımlardır.”

Kavramların solun yaşamındaki önemi hepimizce malum. Yukarıda yazıda- ilerleyen bölümlerinde de değineceğim- bence gerekçe metinleri olmaksızın anlaşılması çok zor ve her tarafa çekilebilecek kavramların altını çizdim.

HDP metinlerinin katılalım katılmayalım geçmiş standardı belli. Peki bu kez bu muğlaklığın, açıklanamazlığın sebebi nedir?

Bir tahmin yürütebiliriz.

“Bileşenler” arasında yapılan politika teorisi tartışmalarında ortak kavramlara, ortak tanımlara ulaşılamadığı için, “orta yol” aranmış ve bu türden tuhaf, anlaşılmaz tanımlar, betimlemeler ortaya çıkmış.

 

Kimlik ve sınıfsal mücadele

Şu ana kadar parti sözcüleri içinde bence en başarılısı olan Ayhan Bilgen’in dile getirdiği mesele, aslında partinin kuruluşundan bu güne kulislerde değişik terimlerle konuşulan, ancak kamuoyuna yansıtılmayan bir tartışmanın su yüzüne vurması.

Yine de bu kadar temel bir meseleyi “kavga ve bölünme” konusu yapmadan bunca yıl taşımış olmalarından ötürü herkesi kutlamak gerekir.

Bu mesele aslında HDP’nin – sayısız yazıyla eleştirdiğim- stratejik yalpalama ve “sapmaları”nın (sapmayı ahlaki anlamıyla kullanmıyorum) temelinde yatan dinamik/fay hattı.

Kürt Özgürlük Hareketinin 40 yıllık mücadelesi, yarattığı tarz, dil ve birikimle, “Türk solu”nun tarz, dil ve birikimi arasındaki farklardan neşet eden bu doğal gerilim, bir avantaj mı, dezavantaj mı?

Bu tür “iç gerilimler” doğru ele alınırsa büyük bir avantaj, doğru ele alınmazsa ciddi bir dezavantaj olabilecek niteliğe sahiptir.

Bu nedenle derinlemesine ve açık bir tartışmayı hakederler. (tabi kırıp dökmemek için kararlara gerekçe yazmaktan bile imtina eden bir partide bu nasıl sağlanır, bilmiyorum.)

Bu tartışamada herkesçe malum, kimlik eksenli mücadele KÖH’ne, sınıf eksenli mücadele de “Türk solu”na atfediliyor.

Öncelikle bu tasnif temelden yanlış bir bakış açısını temsil ediyor.

İçinde çok uzun zaman varolduğum, hala da yakından gözleyebildiğim “Türk solu” olarak, tarihimizde hiç bir zaman “sınıf mücadelesi”ni temsil eden bir nitelik arzetmedik. Bu iddia – söz konusu tartışmaya bir ironi olarak sanırım- yalnızca bir kimlikve niyet bildiriminden öte bir anlam taşımadı.

Öte yandan KÖH, çağımızda salt bir kimlik meselesi olarak ele alınamayacak olan “Kürt meselesi”ni bir yandan kitlesel bir çimento gibi değerlendirirken, bir yandan da geleneksel sosyalizmin radikal bir eleştirisini pratikte gerçekleştirmeye çalıştı.

Politika teorisi pratikte somutlanmak içindir, ama biz bir an için pratikte olup bitenleri de bir kenara koyalım.

Öcalan’ın kapitalist moderniteyi antagonist olarak tanımlayıp, protagonisti demokratik modernite kavramıyla ele alması bile, KÖH için “kimlikçi siyaset” (ulusalcının kibarı) denmesini en hafif deyimle derin bir bilgisizlik kabul etmemizi şart koşar.

Dolayısıyla HDP’nin üzerinde yükseldiği “iki kitle, iki coğrafya, iki tarz-ı siyaset” iki ayrı stratejiyi gerektirir ama hiç bir zaman bu gerilimin tasnifi “kimlikçilik ve sınıfçılık” biçiminde yapılamaz.

Yapılırsa kritik dönemeçlerde (hendek direnişleri gibi) ciddi bir dezavantaja dönüşür.

Ayrıca böyle bir tasnifi kabullenmek, “Türk solunun” haklı, KÖH’ün yanlış olduğunun kabulüdür.

Bu durumda da bize sorarlar, “siz haklı ve doğruydunuz da niye yeni paradigmanın ilkeleri üzerinde bir partiye dahil oldunuz? Niye ısrarla sınıf programınızı tartışmadınız?”

Daha önce de yazdım, tekrar edeyim.

Bu meselenin çözümü – geniş bir cephe örgütlenmesinin de başlangıç noktası- ayrıntılı bir demokratik cumhuriyet programıüzerinde anlaşmaktır.

Eğitimden sağlığa, kadından, kimlik mücadelelerine her alanda milyonlarca parti aktivistinin, yani partinin ta kendisinin dil ve eylem birliğikuracağı bir zemini yaratmak olmazsa olmazımızdır.

 

Düşmanın tanımı

Yukarıda alıntıladığım açıklamada altlarını çizmiştim. Dogal olarak her strateji, yakın düşmanı, eski terimle baş çelişkiyi (antagonisti) tanımlayarak başlar.

Son strateji kararında antagonist Seçimli bir otokrasi, seçimli bir hükümdarlık;bir tür anayasal diktatörlük;faşizmi kurumsallaştıran bir otoriter sistem;” tanımlarıyla karşılanmaya çalışılmış.

Kavramlar menüsü üzerine fazlaca zamanınızı harcamayacağım.

Maksat üzüm yemek, bir kısmıyla yakın mesai yaptığım ve kavramlara hakimiyetlerini iyi bildiğim arkadaşlarım bütün bildiklerini unutmadıysa, bu menü bir anlaşmazlığın “adil” ifşası anlamına geliyor.

Ama koskoca bir partinin, hem de tarihin ana muhalefet olmak için bütün fırsatları önüne yığdığı bir partinin hedef tanımı bu kadar muğlak olunca mücadele birliği ve söylem hegemonyasının nasıl sağlanacağını düşünüyorlar bilemiyorum?

Tartışmaya şimdilik, bütün bu karmaşayı aşmak için bulunmuş görünen “otoriter yeniden yapım süreci” tanımını ele alarak katılmak iyi olabilir.

Bu açıklamada temel olarak iki büyük eksik var bence.

Birincisi anti kapitalist bir perspektif ortaya konmamış oluşu.

İkincisi otoriter yeniden yapım süreci kavramının taşıdığı derin anlamsal sorunların kabul edilmiş olması?

 

Kapitalizm ve faşizm

Faşizm bir burjuva diktatörlüğü olarak kapitalizme içkindir.

Bu, yeni değil, tarihi, yapısal bir özellik.

Türkiye tarihi ise her zaman otoriter nitelikte devlet biçimleriyle bu güne gelmiştir.

Çünkü “batılı anlamda” demokrasileri yaratan sınıf mücadeleleri söz konusu olmamış; bu nedenle “burjuva yasallığı” emekçiler lehine nisbi genişlemelere uğratılamamıştır.

Batı ise, sömürgelerinden aktardığı kaynaklarla iç çatışmalarına sus payı dağıtabilmiş, nisbi istikrar sağlamayı başarmıştır.

2008 kriziyle birlikte kapitalizmin içine girdiği son depresyon, küresel olarak açık veya yarı açık diktatörlükleri çağırıyor.

Sermaye, merkez ülkelerde bile, halka sus payı dağıtıcak kaynaklar bulmakta çok ciddi zorlanıyor.

Şimdilik para basarak ve savaş endüstrisiyle aşmaya çalıştıkları sorunlar, azalmayacak, artacak.

Çalışan sınıflar dikey ve yatay olarak bölünüyor, bir kesimi milliyetçi, faşist politikalara iltihak ediyor.

Sürecin bir uygarlık krizi olduğunu ileri sürenler bence de haklılar.

Peki o zaman anti faşist mücadeleden ne anlayacağız?

Anti kapitalist bir perspektiften ele alınmadıkça artık anti faşist mücadelenin hiç bir anlam ifade etmeyeceğini anlamak zorundayız.

Kaldı ki, HDP’nin birikimi açısından burada çok daha büyük bir mesele saklı.

Erkek egemenliğine karşı mücadele merkeze konulmadıkça ortaya koyacağımız hiç bir anti faşist program bir anlam ifaede etmeyecektir.

Çünkü küresel yönelimin inşa ettiği sosyo kültürel iklime erkek ırkçılığının yükselişi demek hiç de yanlış olmayacaktır.

Faşizmler ve savaş kadın ve çocuklara küresel kitlesel kıyımlarla sürmekte.

Bu nedenle artık geleneksel “anti faşist cephe” kavramının bence değeri çok azalmıştır. Elbette cepheye, ittifaklara ihtiyacımız vardır; ama bunun adı kadın merkezli anti kapitalist bir kavramla karşılanmak zorundadır.

Örneğin demokratik modernite kavramı tam da böyle bir ihtiyacın ürünü, alternatif bir uygarlık hipotezi olarak ortaya konulmuştur.

Üstelik tavan yapan erkek egemenliğinin sonuçları ve tahribatı, bence seküler muhalefetin, hatta mütedeyyin kadınların bir kesiminin de en büyük ortak paydası durumundadır.

 

Otoriter yeniden yapım süreci

“Yeniden yapım” denildiğinde, hangi “yapı” yı anlamalıyız?

Marksist terminoljiyi esas alıyorsak, yapı, alt yapıyı ima eder.

Bu durumda ülkede ekonomik temel mi yeniden inşa ediliyor?

Ya da “üst yapı” ise kastedilen, devlet yeniden mi “yapılıyor”?

Geleneğin kitabına bakarsak, faşizm, örtülü bir diktatörlükten, açık bir diktatörlüğe geçiştir.

Örneklerin tamamında devletin tipinde değil, biçiminde bir değişiklik olduğu kabul edilir.

Devlet tipi ise, sosyo ekonomik formasyonca belirlenir. Geleneğin indirgemeci silsilesinde devlet tipleri, hakim üretim ilişkilerince belirlenir. Şu anda Türk devleti de kapitalist bir devlettir.

Bu karmaşayla hangi dil birliği, hangi söylem birliği sağlanabilir, siz karar verin?

Hal böyle olunca “otoriter yeniden yapım sürecine” karşı “demokratik yeniden yapım süreci”nden de ne kastedildiğini anlamak imkansız.

Geçmiş “Demokratik Cumhuriyet, Ortak Vatan” şiarımız bile çok daha net, anlaşılır bir cümleydi.

Bu muğlaklık ve karmaşa bir tek ihtimale kapı açıyor; partinin sol sosyal demokrat parti haline getirilmesi yönündeki eğilimin daha baskın hale gelmesi.

Orta sınıf solculuğu olarak nitelemekte mahsur görmediğim bu yönelim (yine ahlaki bir tartışma yapmadığımı vurgulamalıyım) kuruluşumuzdan bu yana, partinin “PKK teröründen” bağımsızlaşmasını, arasına mesafe koymasını ve CHP ile ittifak etmesini arzuladı. Kısmen de “başarılı” oldu.

Bu yönelim, açık veya örtük, bilerek veya istemeyerek bir “normalleşme” tanımına inanıyor.

“Normalleşme”nin mümkün olduğunu düşünenler “normal” in hangi dönem Türkiye’si olduğunu açıkça söylemelerini beklerim.

Bence aradıkları artık mümkün olmayan bir hayal. Buna “temiz kapitalizm” demek en açıklayıcı kavram olur.

Bu arkadaşların görmek istemedikleri şu; artık orta sınıfın geleceği çok karanlık.

Temiz kapitalizm de yukarıda özetlediğim gibi bir seçenek olmaktan çıkalı epey oldu.

Merkez ülkelerde bile orta sınıf ciddi bir erimeyle yüzyüze.

Batılı sosyal demokrat partilerin erimesi ve iktidarsızlığı da bu sürecin bir sonucu. İktidarda olanlar ise, neoliberal politikaların tetikçiliğinden öte bir şey yapamıyor.

 

Son söz yerine

HDP olarak son seçimde ortaya konan üç beyanname (Kadın, Kürt sorunu ve Ekonomi) bizi bir parti birliğinde çok önemli bir niteliğe taşıdı.

Son stratejiyle, buradan geri mi adım atıyoruz?

Daha ileri programatik bir birliği mi hedefliyoruz, HDP’yi HDK’ya mı dönüştürüyoruz?

Saruhan Oluç’un sunduğu metin, her halde parti tarihimizin en muğlak metni.

Ve böyle bir muğlaklıkla, ne birlik olur, ne ana muhalefet olur. Bütün birikim heba olur.

Şu ana kadar kazanımımız olan ayrıcalıklarımızın, yenilikçi yanlarımızın faşizme karşı birlik diye muğlaklaştırılması son derece hatalı bir seçim.

Muğlaklık, daha geniş bir kapsayıcılık sağlamak bir yana, varolanı da tahrip eder, tecrübeyle sabittir.

Bence düşmanımızın sömürgeci faşist devlet, gücümüzün kadın merkezli ademi merkeziyetçi bir meclisler ağı, hedefimizin de son seçimde başladığımız, henüz tamamlanmamış parti programında resmedilen demokratik cumhuriyetolduğunu ikirciksiz ilan etmeliyiz.

 

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

 

Rojava’ya 2014 yılının Aralık ayında ayak bastım.

Ocak başından başlayarak 7 ay süresince her üç kantonda toplam 7 ay yaşadım ve “kadın devrimi” temalı bir belgesel çektim.

Filmin kurgusu 2017 Kasım’ında bitti.

Rojava hakkında yapılmış ilk ve tek uzun metraj belgeselin “türk ve erkek” yönetmeni olarak, gördüklerimi sindirmek, derinlemesine anlamak için, yaptığım okumalar sonunda, bu sürecin benim dünya görüşüm açısından bir milat oluşturduğunu söylemem mümkün.

Her belgesel iki düzlemde değerlendirilebilir: estetik ve enformatik niteliği.

Yönetmenlerin filmlerinin estetik değeri üzerine konuşmasını ayıp sayanlardanım. Ancak yapmak istediklerimi anlatabilirim ki, eleştirmenler ve izleyici yapmak istediğimle ortaya çıkan sonucu mukayese edebilsin.

Ama filmlerin enformatik niteliği açısından daha özgürce konuşmak mümkün.

Doğru anlaşılabilmek bakımından bir bilgiyi daha paylaşmam iyi olabilir.

Hikaye anlatıcısı yönetmenlerin tamamı bilir ki, ön araştırma yapılmaksızın, yaklaşım metinleri çekim planlamaları yapılmaksızın hiç bir filme başlanmaz.

2014 yılının Eylül ayında iki önemli gelişme oldu.

Birincisi Rojava’daki devrimi bir “kadın devrimi” olarak adlandırıyor olduklarını duymam.

İkincisi ise, ilk toplumsal sözleşme (anayasa) metinlerine “tesadüfen” ulaşmamdı.

Ani bir kararla elimdeki bütün işleri bir kenara koydum ve kameramı Rojava’ya çevirmeye karar verdim.

Aralık ayında Rojava’ya tek başıma ayak basmıştım.

Bir devrime tanıklık ediyordum, ancak gördüklerim ne 1960-80 arası yapmaya çalıştığımız, ne de kitaplardan okuduğumuz devrimlere benziyordu.

Ama bir devrim olduğuna da kuşku yoktu.

O andan başlayarak araştırma, öğrenme ve çekimler parelel gelişti.

Bunun zorluğunu ancak meslektaşlar iyi anlayacaktır.

Söz konusu yedi ayın kamera arkası öyküsü de kesinlikle ayrı bir belgesel ya da kitabın konusu.

Bu yazıya sığmaz, ben yedi ay içinde öğrendiklerimle, bu bilgilerin yarattığı yeni bilgileri edinme ve sindirme sürecim tamamlandı diyemem, ama önemli bir yol kattettiğimin farkındayım.

Bu açıdan benim için Rojava Kadın Devrimi ne anlama geliyor, özetlemek  ve sizlerle paylaşmak, 6. yıldönümü için anlamlı olabilir.

 

İşçi devrimleri ve kadın devrimi

Sosyal mücadeleler tarihinde Marksizmin ortaya çıkışı, modern sosyalizmin de başlangıcı kabul edilir.

Marks ve Engels’in attığı temeller, Lenin ve Troçki’nin katkıları ile büyük ölçüde biçimlenen teorik alan, siyaset teorisinde de önemli değişimlere neden oldu.

Toplumların analiz yöntemi, ekonominin bu analizdeki belirleyici rolü, kapitalizmin analizi ve buna bağlı sayısız tespit, ortaya konuldu.

Binlerce kitaba sığmayan bu alanı bir yazıda özetlemeye kalkmak gibi bir çabaya girecek değilim elbette.

Ama siyaset tarihinde yeni bir paradigmanın ortaya konulduğunu ve bunun insanlık tarihinde önemli değişimlere neden olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ama “kadın devrimi” kavramını anlayabilmek için geleneksel sosyalizmin işçi devrimi kavramı ile mukayesesine girişmek şart.

Marksist paradigmanın en belirleyici önermelerinden birisi, kapitalist toplumlarda temel çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğunu ve yeni devrimin öznesinin ise işçi sınıfı olacağını ileri sürmesidir.

Kürt halk önderi A. Öcalan ise, -1995 ten başlayan ve 2000 lerin ilk çeyreğinde tamamladığı- geleneksel sosyalizmin eleştiri özeleştirisi sonunda “yeni bir paradigma” yı ortaya koydu.

Yeni paradigma geçmiş teorik yapıyı bir çok açıdan eleştiriyor ve yerine alternatifler sunuyordu.

Bunların en önemlisi ve bence başat olanı, gelecek devrimlerin merkezine işçilerden önce kadınları özne olarak koymasıydı.

Burada bence çok fazla çarpıtılan bir nokta var.

Öcalan’ın hipotezini, işçi sınıfının tarihi rolünün bittiği yönünde mi anlamalıyız.

Bence hayır, tersine başka tarihi bir gerçeğin tespit edilmesi ve işaret edilmesi olarak görmek daha doğrudur.

Erkek egemenliği, Marksizm ışığında gerçekleşen devrimlerin tamamında aşılamamış, kendisini yeniden üreten bir egemenlik ilişkisi olmuştur.

Erkek egemenliği bu güce, tarihin en kadim temel çelişkisi olduğu için sahip. Ve devletle toplum arası çelişkilerde de devletin toplumun bir yarısına sunduğu sus payı işlevini görüyor.

İdeolojik ve kültürel olarak kadınlar ve çocuklar erkek cinsinin mülkü ve “üretim aracı” olarak tanımlandığı ölçüde, her sosyo ekonomik formasyonun iktidarına destek veren bir ilişki üretiyor.

Bu nedenle işçi sınıfı erkek egemenliğini aşmadıkça demokratlaşamıyor ve devrimci bir özneye dönüşemiyor.

Bütün “devrimler tarihi” de bunun kanıtı durumda.

Öcalan’ın hipotezi ise önce dağ komünlerinde, ve nihayet Rojava’da vücut buldu.

Böylece bir tez değeri de kazanmış oldu.

Rojava’da ilk gözünüze çarpan – ki dağ komünlerinden mülhemdir- kadınların bağımsız siyasi, kültürel ve askeri örgütlenmeleri olur.

Bu bağımsız örgütlenme, toplumun bütün idari katmanlarında karşılığını bulduğu gibi, Kadın Bakanlığı ile sosyo – kültürel bir odağa dönüşür.

Yani çalışan sınıfın içinde kadınlar bağımsız bir siyasi örgütlenmeyle bir yandan erkeklerle birlikte kapitalizme karşı mücadele ederken, bir yandan da erkek egemenliğine karşı mücadele ederler.

Ve bu konuda katettikleri yol sayesinde en azından KÖH çizgisindeki milyonlarca yoksul, emekçi, ezilen değişmiş, demokratlaşmıştır.

Elbette kadın özgürlükçü bir çizgi tek başına sigorta değeri taşımazdı.

 

Demokrasinin değişen tanımı

1987 yılında açık alanda çıkarmaya başladığımız Yeni Öncü dergisi Türkiye solu için çok yeni gündemler oluşturmuştu.

Bunların başında sosyalist feminizm ve sosyalist demokrasi kavramları gelir.

Her iki kavram da geleneksel sosyalizmin eleştirisi niteliği taşıyordu.

Ama ne yazık ki, bu eleştiriyi sonuçlarından korkmaksızın bütün mantıksal sonuçlarına ulaştıramadık.

Bence Öcalan’ın en büyük başarısı, daha önce hiç bir stalinist örgüt liderinin yapamadığı, yapabilecek donanımı olsa bile cesaret edemediği, Marksist tutumu seçmesiydi: “Var olan her şeyin gözü kara eleştirisini kastediyorum. Hem eleştirinin varacağı sonuçlardan hem de iktidarlarla çatışmaktan korkmamak anlamında gözü kara eleştiriden konuşuyorum.” (K. Marks, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 36.)

Bir önceki bölümde özetlemeye çalıştığım gibi emek sermaye çelişkisinin yanına bir çelişki daha tanımlamış, hatta emekçi sınıfın devrimci rolünü başarabilmesi için bunu şart koşmuştur.

Sosyalist demokrasi konusu da devlet meselesine getirilen bir katkı olarak karşımıza çıkıyor.

Yeni Öncü’nün 1987 de tanımladığı sosyalist demokrasi, gelenekten kendisini çoğulculuk önerisiyle ayrıştırıyordu.

Ama merkeziyetçilik ve devletçilik konusunda kayda değer hiç bir eleştirimiz olmadı.

Yeni Paradigma ise, geleneğin merkeziyetçi/devletçi (demokratik merkeziyetçi) yaklaşımına karşı adem-i merkeziyetçiliği koyarak, radikal eleştirisini derinleştirdi.

Bunun gündelik yaşamda vücut bulduğu en temel alan ise meclis ve komünler.

Rojava devrimi ilk günden itibaren bu bakışla gelişimini sürdürse de, süreç merkeziyetçi biçimde işledi.

Bu nedenle en kısa zamanda ülke çapında genel seçimler aracılığıyla, bütün idari yapının omurgasını meclisler sistemi üzerine oturtmayı hedeflemişlerdi.

Devrim, bu hedefine 2017 yılında ulaştı.

Yapılan seçim takvimine göre Eylül’de köy ve mahalle komünleri, Aralıkta İlçe ve il komünleri, Ocak 2018’de ise bütün kantonların ortak meclisi, Halk Kongresi (Kongra Gel) seçilecekti.

Basından edindiğimiz en son haberlere göre ilk ve ikinci aşama seçimler gerçekleştirildi. Ve vaad edildiği gibi çoğulculuk seçimlerin temel ilkesi oldu.

Efrin işgali sürecinde üçüncü aşamayla ilgili bir haber okumadım.

Ama ilk iki aşamada 6 binin üzerindeki bir sayıda komünün seçimle belirlendiği ve yaşamı günahıyla sevabıyla yönetmeye başladığını biliyoruz.

Yeni Paradigma bu pratiğin devrim sonrası değil, devrime giden bütün süreçte esas alınması gerektiğini söylüyor.

Yani emekçi sınıfların bütün örgütlenmelerinin kadın merkezli ve adem-i merkeziyetçi tarzda inşa edilmesi önerisiyle kendisini gelenekten ayrıştırıyor.

Devlet olmayı ve devletçiliği reddeden bu yaklaşım, mücadele sürecinde, devrim öncesinde geleneksel sosyalizmin bir başka temel sorununa da alternatif öneriyor.

Gelenek, demokrasi mücadelesi kavramını – kitaba uygun olarak- burjuva demokrasisinin genişletilmesi olarak ele alır ve istismar etmekle, genişletmek arasında salınır.

Yeni Paradigmanın ortaya koyduğu hipotez ise, demokrasinin devrim öncesinde komünler, meclisler temelinde örgütlenerek alternatif bir alana dönüştürülmesini önerir.

Bu, aynı zamanda yeni bir uygarlığın, demokratik modernitenin de inşa alanıdır.

Yani yalnızca siyasal değil, kültürel bir mücadele alanıdır. Öcalan’ın ahlaki politik toplum olarak adlandırdığı alternatif değerler sistemi ve ilişkiler burada vücut bulmalıdır.

(Örneğin, bence HDP’nin, kongre siyaseti (HDK) yerine geleneksel merkeziyetçi parti (HDP) siyasetini seçmesi, bu bakışın ortak kabul görmemesindendir.)

 

Yeni aydınlanma süreci

Yazı alanım dar; bir çerçeve çizmeye devam etmek için özetlemeye çalışayım.

Aydınlanma çok uzun bir zamandan beri Anadolu solu için bilgi esaslı bir mesele olarak ele alındı. Modern bilimi ve felsefeyi, sosyalist literatürü ne kadar çok bilirsek o kadar aydınlanırız diye düşündük.

Oysa aydınlanmanın iki önemli tanımından birisi İ. Kant, diğeri Marks tarafından yapılmıştı.

Kant, aydınlanmayı halkın iradesini ele alması, kaderini kendi belirlemeye başlaması olarak tanımlarken, Marks da o ünlü 11. Tezinde “hayatı anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeyi” önererek tanımı farklı terimlerle yeniden inşa ediyordu.

Bence devrimin sürekli kılınabilmesi, aydınlanmanın da sürekli kılınabilmesidir.

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi varolan üretim ilişkilerini aştığında” devrimin temeli ortaya çıkmış olur.

Peki üretici güçlerin gelişme seviyesinden yalnızca üretim teknolojisinin sağladığı marifet ve bilgiyi kast edemeyeceğimize göre, üretici güçlerin kullandığı sosyal ve siyasi teknolojiye de bakmak zorunda değil miyiz?

Siyasi teknolojiden kabaca siyasi örgütlenme formasyonlarını, sosyal teknolojiden de gündelik hayatta egemen kılınan değerler sistemini anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bence bu noktada Öcalan’ın hem “ahlaki, politik toplum” tanımına, hem de kitlelerin öz insiyatifi ve öz savunması temelinde inşa edilen komünler ağı önerisine ulaşırız.

Bunu başarabildiğimizde, artık devrimin sürekliliği, aydınlanmanın da sürekliliği haline gelecektir.

Söz konusu aydınlanmanın sonuçlarını, KÖH’nin gerilla komünlerinde ve Rojava şehirlerinde (aslında bunu KÖH’nin örgütlü olduğu bir çok yerde) ilk okul, orta okul, lise mezunu bilgelerin çokluğunda görmek mümkündür.

 

Sonuç yerine

Bir sanatçı olduğum için benden Rojava dinlemek isteyenlerin çoğunluk beklentisi hep, detaylar, anektodlar vb. olur.

Yedi ay sonra döndüğümde dostlarıma en çok kurduğum cümle her gün yeni bir durum karşısında yaşadığım şaşkınlıktı.

Elbette Rojava ne dikensiz bir gül bahçesiydi ne de bir peri masalı.

Canlı ve maalesef kanlı bir inşa süreci.

Ama sonuç olarak tanık olduğum bütün ayrıntılar, bütün durumlar yukarıda özetlediğim bakış açısının realize edilme çabalarına dairdi.

Ya da bu çabaların anlaşılamaması, tam tersine geçmiş alışkanlıkların ve ilişkilerin nüksetmesine ilişkin anektodlar olarak kendi tarihimde yerlerini aldılar.

Üç yıl içinde yaşadığım tanıklık sayısız yeni okumalara ve araştırmalara da sebeb oldu.

Şu an gönül ferahlığıyla diyebilirim ki, Rojava Kadın Devrimi, 21.yy sosyalizminin inşa sürecidir.

Ve hiç bir şey olmasa bile, Rojavalı kadınlar tarihe erkek egemenliğinin belini kıran devrimciler olarak geçtiler bile.

Ben giderken Paris Komününün 71 günlük ömrünü unutmaksızın yola çıktım.

Oysa 6 yıllık, büyük bir kuşatma altında sürdürülen inşa var elimizde.

Böylece film ve Rojava benim için bir okula dönüştü.

Bu yazıda da ilk kez filmde kurmayı tercih etmediğim cümleleri kurmuş oldum. Filmin kahramanları, kendi hikayelerini kendileri anlattılar.

Benim yorumum ise 150 saatlik görüntü içinden hangi 80 dakikayı seçeceğime karar vermekti.

Filmi henüz Yunanistan’da beş kez gösterebildim.

İlk gösterimden sonraki bütün gösterimler gelen talepler üzerine oldu.

Ve Yunan solcularının Rojava kadın devrimine verdikleri tepki öyle gösteriyor ki – gerekli kaynak ve araçlar yaratılabilirse- bir kaç yıl içinde Yeni Paradigma, Avrupa solunda da çok yaygın bir kabul görecek.

Bana da son söz olarak, başta A. Öcalan olmak üzere bütün Özgürlük hareketi öncülerine, aktivistlerine, savaşçılarına ve şehitlerine şükran duygularımı iletmek düşüyor.

 

 


A. Halûk Ünal

Mart ayında blogumda ve Deng24’te yazmıştım “Faşizm Seçimle Yıkılmaz”

Şimdi yaşadığımız deneyin ışığında bu konunun üzerinde biraz daha durmakta yarar var.

Saray ittifakının kitle destekli açık bir savaş diktatörlüğünü kurumsallaştırmak istediğinde her kes hem fikirdi. (Bonapartizm mi, faşizm mi, otoriter popülizm mi, taşına takılmamak, dikkat dağıtmamak için adlandırma faslını geçiyorum.)

Peki böyle bir iktidarın kendi sonunu hazırlayacak bir seçime evet demesi mümkün olabilir miydi?

Erken seçimin bir baskın seçim halinde önümüze konduğu andan itibaren, büyük bir komplonun da içine girdiğimiz aşikardı?

Bence deneyimli bir çok solcu bunu sezdi veya gördü.

Aslında başta Veysi Sarısözen olmak üzere bir kısmı da çok net bir biçimde ve birden çok kez, HDP’nin diğer muhalif kesimlere ve özellikle de CHP’ye parlementoyubirlikte boykot etme önerisini seslendirmesini, çok önceden dile getirmeye başlamıştı.

“Artık bu parlemento demokratik değildir, sınırlı olan işlevi de yok edilmiştir”, diyerek AKP ve MHP yi gaspettikleri parlemento ile başbaşa bırakmanın önemini anlatmaya çalışıyorlardı.

Burada önemli olan, ve benim de asıl temel aldığım, parlementoyu boykot veya kalma ikileminden önce, açık bir savaş devletini fiilen kurmuş bir diktatörlüğün, ele geçirdiği yargı ve yasamanın, gayrı meşru konumunu kitlelere, sözden daha fazla bir takım eylemlerle anlatmaktı.

Kaldı ki CHP içinde de Cihaner, Böke ekibi benzer sesler çıkartmaya başlamıştı.

Böyle bir role öncülük etmesi yine de CHP’den beklenemeyeceği için HDP nin ön alması gerekiyordu.

Ne yazık ki HDP de böyle bir söylemin kuruluşuna önayak olamadı.

CHP, Muharrem İnce, zaten sistemi, devleti koruyan bir yerden baktıkları için meşreplerine uygun bir söylemle, seçimleri ve önceden planlanmış sonuçları meşrulaştıracak bir söylemi peşinen kitleselleştirdiler.

Bu söylem öylesine hegemonik etki yarattı ki, HDP yönetimi de kendisini bunun etkisinden ayrıştıramadı.

Buna Demirtaş’ın ve bir süre sonra parti sözcülerinin “bir oyluk canları var” mottosu eklendi.

Bununla da kalınmadı, İnce ve benzerlerince HDP, büyük bir söz birliğiyle, seçimi kazanmışız ya da kesin kazanacakmışız, dip dalgası yolda, türünden söylemlerle kuşatıldı.

Peki sonuç?

Şu anda bir çoğumuz farkındayız ki, çok başarılı planlanmış bir seçim darbesi gerçekleşmiş; açık diktatörlük muhalefetin çoğunluğunun da katkısıyla, meşrulaştırılmış oldu.

Böyle bir probaganda sürecinden sonra kimsenin “bu sonuçlar gayrı meşru” demesinin kitlelerde inandırıcılığının olmayacağı çok açık.

Neyseki kitlelerin bir kesimi bu noktada “öncülerinden ve sözcülerinden” daha iyi durumda.

Öte yandan denilebilir ki, iki toplumsal odak dışında “başarı”dan söz etmenin mümkün olmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Seçimin gerçek “kazananı” geleneksel faşist hareket. MHP ve İYİP

Seçim darbesini tek püskürtebilen toplumsal odak ise, HDP merkezli demokrasi ittifakı.

 

Demokrasi mücadelesinde yeni aşama

Bu seçim süreci, HDP’ye önemli kazanımlar ve fırsatlar sunuyor.

Tartışmaya bunların ilk ve en önemlisinden başlamakta yarar var.

Geleneksel (tekçi, erkek, endüstriyalist ve devletçi ) sosyalizm için demokrasi kavramı ve demokrasi mücadelesi programı duvarın yıkılmasıyla birlikte terkedilmesi gereken bir zihniyetin ürünüydü.

Onyıllarca demokrasiden anladığımız burjuvazinin himmet ettiği serbestlikler oldu. Doğrudur, burjuvazi demokrasiyi böyle anladı, ama bizler de bunu genişletmekle istismar etmek arasında salınıp durduk.

Sosyalizmin insanlığa layık gördüğü bütün kazanımları da “devrimden sonraya” erteledik.

Ne kadar oksimoron değil mi?

Devrimden bir darbe anlamıyorsak, çalışan sınıfların, ezilenlerin, sistem dışına itilmişlerin soyut bir takım sloganlar ya da teorik metinlerle ikna olup, ciddi riskler barındıran bir kalkışmaya ortak olacaklarını hayal etmenin nesi bilimsel, bilmiyorum?

Eğer devrimci dönüşümler üretici güçlerin gelişme seviyesince tanımlanıyorsa, kapitalizmi aşan bir zihniyet mevcut düzlemde siyasi, kültürel hatta ekonomik olarak vücut bulmaksızın bir devrim de hep hayal olarak kalacaktır.

Bu zihniyetin aşılması ikibinlerde A. Öcalan’ın hipotezleriyle mümkün oldu.

Demokratik Modernite burjuva devletine karşı, demokrasiyi emekçilerin ve halkların öz iradeleriyle kurduğu yeni bir dayanışma ve değişim alanı olarak tanımlayarak, ona yeni bir anlam ve işlev kazandırdı.

Gerilla kamplarından başlayarak devasa bir komün kuruldu ve günahıyla sevabıyla bu komün, ademi merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, çoğulcu devlet dışı bir olguya dönüştü.

Ortadoğu Kürt toplumu siyasi, kültürel, ekonomik hayatını özyönetim, öz insiyatif esasına göre biçimlendirme mücadelesine başladı.

HDK/HDP de bu zihniyetin Anadolu geneline yansıtılmasının bir aracı olarak varoldu.

Ancak kuruluşundan bu yana ilk kez bu seçimlerde yeterli olmasa da kendisini kurucu bir irade olarak ortaya koyma yönünde çok önemli adımlar attı.

Elbette burada temel kazanım, sol tarihimiz açısından da devrim değerinde.

Nasıl bir ülke istiyoruz, kadınların yaşamını nasıl düzenleyeceğiz, kürt sorununu nasıl çözeceğiz, ekonomide kapitalizmi kısmen aşan, sonuçlarına karşı halkı koruyan değişimler nelerdir; somut olarak tanımladı.

Aslında 2015 te yapılması gerekene, üç yıl gecikmeyle ulaşılmış oldu.

Elbette programımızın bu üç başlığı dışında hala kültür, eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi çok temel başlıklarının yazılmasını bekliyoruz.

Elbette geniş katılımlı çalıştaylarla…

Böylece birlik ve ittifaklar bakımından da soyut sloganları aşan, somut tartışma zeminlerimiz artık mevcut ve başlıklar giderek çoğalacak.

Böylece faşizme karşı demokrasi mücadelesini, geleneksel solun onu hapsettiği siyasal demokrasi alanından kurtarıp, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda da nasıl somutlanabilir, vücut bulur tarıtşabileceğimiz bir zeminimiz var.

Eksik bulunabilir, yanlış bulunabilir; ama bundan böyle bu zeminde alternatiflerle tartışmak çok önemli bir kazanımdır.

Öte yandan solun birlik tartışmaları da böylesi bir program temelinde yürürse sağlanacak çok ciddi kazanımları birlikte göreceğiz.

İster Gramchi ister Laclau – Mouffe ister Öcalan, hepsinin ortaklaştığı hegemonik muhalefet bloku anlayışı ve söylem birliği için çok önemli, güçlü ilkelerimiz ve bu ilkelere yaslanan bir programımız var.

 

Demokratik Modernite ve Siyaset

Demokratik modernite bir politiko kültürel alternatiftir, başta siyaset olmak üzere yaşamın her alanında bir fiziki bir alternatife dönüştürülmeye muhtaçtır.

Bu nedenle önümüzdeki dönem için yapacağımız tartışmaların ikinci büyük başlığı örgütsel yeniden yapılanma olmalıdır.

Yeni paradigma bu konuda da oldukça berrak bir yön gösteriyor.

Kadın merkezli, ademi merkeziyetçi bir siyasal ağlar toplamı.

Herkesçe malum projemiz kuruluşunda HDK temelinde düşünülmüş ve tasarlanmıştı.

Ancak sonradan HDK bir kabuğa dönüştü, HDP de temel araç haline geldi.

Peki HDP kadın merkezli ademi merkeziyetçi bir ağlar toplamı olabildi mi?

Ne yazık ki hayır.

Tersine “bileşenler hukuku” sonucu HDP, Türkiye sol tarihinin tanıdığı en merkeziyetçi açık alan örgütlerinden biri oldu.

Kadın merkezli bir siyasetin merkeziyetçi olması da bir başka oksi morondur.

Evet biliyoruz ki kadınların parti içi yaşamına erkekler karar vermiyor. Ama bu yeterli bir ölçü oluşturamaz, ademi merkeziyetçilik olmaksızın, alternatif bir siyasal iddia ortaya koymak mümkün olamayacaktır.

Merkeziyetçi (demokratik merkeziyetçi de farklı değildir) partiler, her üyeyi merkezi aparatın bir uzantısı olarak istihdam etmek durumundadır.

Tecrübeyle sabittir, hiç bir iyi niyet bu formu kıramaz.

Merkezi aparatın uzantısı olan birey de ne gerektiği gibi bir öz inisiyatif geliştirebilir, ne yaratıcı olabilir.

Böylesi yapılar bireyleri geliştirmez, tüketir.

Bu nedenle bu tür partiler, tıpkı geleneksel partiler gibi kadrolarla, seçmenler arasında derin bir ayrım ve yabancılaşmaya mahkumdur.

Düşünsenize parlemento grubu, myk ve parti meclisi 6 milyon seçmeni yönetiyor. Bu ne kabul edilebilir ne de zamana uygundur.

Bu nedenle gelecek dönemde HDP’nin önünde duran ana muhalefet bloğufırsatını iyi değerlendirmek istiyorsak, ademi merkeziyetçi, kadın merkezli, çoğulcu bir öz inisiyatifler şebekesine dönüşmemiz bence büyük bir zorunluluktur.

Bir “sayın başkanım, sayın vekilim” örgütü yerine, hevaller, yoldaşlar, arkadaşlar örgütüne kendimizi iade etmemiz gerekir.

Eş başkanlık buluşu çok iyidir ama başkanlık kültürü aşılmadan 21. Yüzyılda demokratik modernite vücut bulamaz.

Liderlik sistemi yerine 6 milyonluk bir siyasi özneyi yaratmamız gereklidir.

Bize öncüler ve sözcüler yeterli olmalıdır.

Kendi siyasal örgütlenmesini demokratik modernite temelinde inşa edemeyen, vaadettiği toplumu, önce kendi hegemonik alanlarında kanıtlayamayan, toplumu da dönüştüremez.